“Varsın Oklar Üstümüze Yağsın – Başaran Aksu

0

Sendikalar yasasındaki düzenlemeyle yılda iki kez Ocak ve Temmuz aylarında SGK kayıtlarına göre iş kollarındaki işçi sayıları ve sendikalara üye olan işçilerin sayıları yayınlanıyor. Bu tablodan hareketle de sendikal hareketin anlık düzeyine dair kimi değerlendirmeler yapılıyor. En son açıklanan oran kayıtlı işçilerin %12’sinin sendikalı olduğudur. İş yerlerinde işçilerin dahil olduğu karar süreçlerine dayalı toplu sözleşme imzalayabilen sendikalara üye işçilerin oranının %1’in altında olduğu ise bizim iddiamızdır. Her tür toplu sözleşmeyi sayarsanız bu oran %5’i belki bulur. Mevcut tablo aslında korkunç bir örgütsüzlüğe tekabül etmektedir. Ancak biz sınıf mücadelesinin gelişimi açısından bu %1’lik oranı bile kıymetli bir başlangıç noktası olarak ele alıyoruz.

İşçinin şu an için sendikadan başka örgütü yok, evet. Ancak bu zaruret sarı ve bürokrat sendikalardaki rezalet pratikleri eleştirmemenin nedeni yapılabilir mi? Bir sendikanın gerçek işlevini anlatabilmek bu pratiklerin yanlışlığının altını çizmeden mümkün mü? Özellikle Hak-İş, Türk-İş ve Memur Sen’de astronomik ücretler alan yönetici ve uzmanların durumunu teşhir etmeden sınıf siyaseti nasıl yapılabilir? Bugün insan kaynağı şirketlerine, paralel işçi denetim aygıtlarına dönüşmüş bu şebekelere nereye kadar sendika demeye devam edeceğiz? Sermaye sınıfının yarattığı, beslediği bu paralel yapılanmalarla mücadeleyi bugünkü yaşama ve çalışma koşullarının kıskacındaki işçilerin içeriden dönüştürebilme ihtimallerine bırakan sorumsuzluk, sosyalistlere sınıf mücadelesinde hangi güncel görevi yakıştırıyor; böyle sendikalarda uzman olmayı mı?

Bu yapıları yıkmayı hedefleyen birleşik bir sendikal hareket geliştirmek yerine sempatizanlarına; işçilerin hayal bile edemeyeceği maaşlar alan, her tür maddi olanaktan faydalanan, birkaç yılda bir astronomik ödemeler yapılan sarı “sendika” başkan ve yöneticilerini övdürerek mi emek siyaseti yapacağız? Üyelerini Cumhurbaşkanına hakaret içerikli paylaşımlarda bulundukları için savcılığa şikayet ettikleri ve sonrasında soruşturma yürüten polisi bu doğrultuda bilgilendirmeye devam ettikleri soruşturma belgelerinin kamuoyuna yansımasıyla ortaya çıkan ihbarcı, işbirlikçi sendika yöneticilerini “kollama” çabasını sendika fikrini koruma çabası olarak mı değerlendireceğiz?

Bir sendikanın eş başkanı, yönetici ve uzmanının disiplin mekanizmasıyla tasfiye edilmesinin ardındaki organizatör şebekenin DİSK’teki çıkar kardeşliğine ses çıkarmazsak, birkaç uzman ve yöneticilik konumu belki kaparız umuduyla sorgusuz sualsiz bu ilişkilere göz yuman siyasi çevreleri eleştirmezsek, sessiz kalırsak, bizi ilgilendirmiyor dersek daha mı iyi insanlar oluruz? Daha sorumlu mu davranmış oluruz? Veya o sendikada filancalar var oradakilerin olumsuz pratiklerini eleştirirsek onlar da kamu emekçileri ya da meslek odaları alanındaki örgütlenmelerde bizim önümüzü keserler gibi hesaplar mı yapmalıyız? CHP’nin filan ilçe belediyesindeki işçiler belediye şirketinden taşeron şirkete aktarılırken CHP ya da belediye ile aramız bozulmasın ya da şimdi bu dönem CHP’yi böyle bir noktadan eleştirmek AKP’ye hizmet etmek anlamına gelir o yüzden bu durumu görmeyelim, eleştirmeyelim mi diyelim? İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait İzdeniz firmasında grev ilan eden Türkiye Denizciler Sendikası adını taşıyan sarı yapının Dr. unvanlı genel başkanı altmış altı yıldır ilk kez grev yaptıklarını, grev yapmak gibi bir anlayışa sahip olmadıklarını, müzakereci sendikacılığı tercih etkilerini söylüyor sakınmadan. İlk grev tercihlerinin bir CHP belediyesinde olması da manidar. İşçileri böyle bir sendikadan kurtarmak da lazım, CHP’li belediyenin insafına bırakmamak da. Burada her iki abukluğa da işaret edemez miyiz?

İşçilerin geniş kesimlerinin dahil olmadığı bir adalet kavgasıyla mevcut rejimin alaşağı edilebileceğini kim iddia edebilir? Peki DİSK yönetiminin bu konuda bir yaklaşımı ve çabası var mıdır? Kendi içindeki parçalılığı aşmak için temsil makamının olanaklarını, diğer sendikaların iç işleyişlerine müdahale etmek için kullanmak yerine birleştirici bir arayış doğrultusunda kullanmak sınıf mücadelesi için daha doğru bir tavır sayılmaz mı? Bu soruları sorunca CHP düşmanı, DİSK düşmanı mı olmuş oluyoruz? Peki solcular, işçiler dahil olmak üzere önüne gelen her muhalif insan ve kesimi vatan hainliği ile teröristlikle yaftalayanlarla mücadele ederken egemen dilin bir benzerini solun dünyasında inşa etme hakkı nereden bulunuyor?

Umutsen.org sitesinde, bir kısmında şahsımın da imzası olan sendikalardaki bu durumlara dair değerlendirmelere sıklıkla yer veriyoruz. Sarı sendikalarca, kimi bürokrat kesimlerce ve bu yapılarla “iş tutan” çevrelerce yüz buruşturularak bakılıyoruz. Hatta bazılarınca düşman olarak görülüyoruz. Aklı zorlayan AKP tarzı karalamalarla, yalanlarla karşılaşıyoruz. Don Quixote olmaya özenmiyoruz. Ancak biz somut durumdan, politik özgürlük mücadelesinin her daim en güncel veçhesinden bakmaya çalışıyoruz tüm olaylara, durumlara. Asla bir kimseye ya da çevreye ya da bir sendikaya tekil bir düşmanlık duymuyoruz. Bir anlayışla mücadele ediyoruz. Solu bugün işçiler nezdinde sıradan kılan, solcu olduğunu söyleyenle düzen içi olan arasındaki farkı görmemesine neden olan bir anlayışla. İşçi sınıfı hareketinin bugünkü etkisiz konuma gelmesinde payı olan bir anlayışla. Bu anlayışı mahkum edebilirsek işçi sınıfı hareketini ve sol teşkilatları çürüten bir rutini de kırmış olacağız diye düşünüyoruz.

Tam da bu yüzden devrimci sınıf mücadelesinin en genel çıkarlarına göre konumumuzu saptamaya çalışıyoruz. Ortodoksiye, dogmatizme, işçiciliğe, sosyalizimciliğe, pragmatizme, şovenizme, ulusalcılığa, liberalizme sapmadan bir mücadele yürütmeye çalışıyoruz. Tek bir iş yerinin örgütlenmesiyle bir havzanın, bir havzanın örgütlenmesiyle bölgenin, bir bölgenin örgütlenmesiyle ülkenin kaderinin kendi başına otomatik olarak değişmeyeceğini biliyoruz. Mücadele ve örgütlenme önceliklerimizi; işçilerin dergimizin okuru, partimizin üyesi olması gibi proletaryanın çıkarları dışındaki tarihsel olmayan tutumlar üzerinden planlamıyoruz.

Erdoğan Rejimi, zaten on yıllardır egemenlerce dinmeyen bir saldırganlıkla inşa edilen neoliberal sermaye birikim politikalarının ömrünü uzatmak için devreye soktuğu OHAL politikalarıyla emeği ve toplumu tümüyle teslim almak istiyor. İşçiler, emekçiler bu politikalara karşı her dönem bir yolla, bir biçimde ama mutlaka direndiler. Küçük ve lokal başarılar dışında elbette işçiler ve emekçiler olarak her zaman yenildik bu süre zarfında. Ancak küçük-büyük yenilgilerden öfke ve umut derlemeyi ihmal etmedi işçiler, emekçiler. Bugün Kemal Türkler’leri, Kenan Budak’ları, Necmettin Giritlioğlu’ları anmanın bir anlamı da düşmanın kim olduğunu daha iyi tanımak ve tanıtmaktır. Cuntanın, faşistlerin, kontgerilla devletinin şimdi ki yüzü ve temsilcisi Erdoğan ve rejimidir. Bu düşman karşısında kurulacak cephe emek ve özgürlük cephesidir. Şimdi hak, hukuk, adalet, barış ve özgürlük isteyenler olarak birleşik bir emek hareketi zemini inşa ederek sermayenin tek adam diktatörlüğünün yıkımına tüm aklımızı ve gücümüzü seferber etmeliyiz. Bunu inşa etme görevi düzene karşı korkusuz, militan bir cephe politikasını zorunlu kıldığı gibi aynı zamanda düzenin emek güçleri içerisindeki uzantılarıyla açık bir ideolojik mücadeleyi ertelemez. Aksine şart koşar.

Biz doğru gördüğümüz bu yolda sonuna kadar yürüyeceğiz.” Mahir Çayan

Share.

Comments are closed.