Peygamber çobanlardan Afgan çobanlara – Murat Özveri

0

Tarihte en çok kutsanan mesleklerden birisiydi çobanlık. Mitolojide tanrı olarak yer almışlardı. Çoban Dumuzi, Sümer’de Ana Tanrıça İnana’nın aşkıydı. En güzel aşk şiirleri Dumuzi ile İnana aşkına ilişkindi.

Tek tanrılı dinler ortaya çıktığında da çobanların kutsanması değişmedi. Tek tanrılı dinlere göre ilk çoban Hz. Adem’in iki oğlundan birisi olan Habil’di. Habil, peygamber değildi ama ondan sonra gelen her peygamberin çobanlık yapmış olduğuna inanıldı. Hazreti Musa, Hazreti Davut Peygamberler hatta Hazreti Muhammed çobanlık yapmışlardı. Çobanlar arasından sadece peygamber çıkmadı, tarihte kral olmuş çobanlar da görüldü.

Eskiden ticaretle uğraşan hacılar, hacca gitmek istediklerinde, hacda harcayacakları paranın içine haram para karışmaması için kazanç değişimi yaparlarmış. Bu değişimde en helal para, sakalarla çobanların parası kabul edilirmiş. Sakalar su dağıtarak kazanç sağladıkları için kazançları makbulmüş. Sakalardan sonra en makbul kabul edilen kazanç ise çobanların kazançlarıymış.

Çocukluğumda tanımasam da adı efsaneleşmiş, dürüstlüğün timsali çobanlar dinlemiştim. Gençliğimde tanıdığım çobanlar eskisi kadar kutsanan, önemsenen bir iş yapıyor olarak kabul edilmezdi. Hatta çobanlık mesleği (Evet, çobanlık bir meslektir), toplumsal hiyerarşide epey gerilemiş, çobanlar da yoksul, yaşamını sürdürecek daha geçerli yetenekleri olmadığı için bu işi yapan insanlar olarak görülürlerdi.

Bir yıl çobanlık yaptım. Bu bir yıl içerisinde çobanları da çobanlığı da yakından tanıdım. Çobanlığın hiç de sanıldığı kadar basit, herkesin yapabileceği bir iş olmadığını öğrendim. Çobanlık yapmadan önce babam, “Ağzı batırmalı kuzuyu getir” dediğinde, şaşkın şaşkın bakardım. Bana tüm kuzular birbirinin aynısı gibi gelirdi. Çobanlık yapınca her kuzunun, her koyunun birbirinden farklı olduğunu fark ettim.

Çobanlığın, koyunları önüne katıp yaylım yerine götürüp getirmek olmadığını anladım. Koyun sürüsünü ip gibi dizip götürmenin sıradan bir şey olmadığını, şafak uykusunu uyuyan hayvanların bu şekilde dizilmesinin olanaklı olmadığını, şafak uykusu uyuyan hayvanların kışın hastalanacağını, şafak uykusu uyutmamak gerektiğini (Dağını aldırmamak) öğrendim.*

Meslektaşım çobanlardan karnı doysa dahi sürünün çayırda yatırılmayacağını, karnı doğan hayvanların poyrazı sınırlı alan, daha önce de yattığı bir yerde yatırmanın gerektiğini, hayvanlar yatarken bağarcık hayvanı tutmak gerektiğini, sürünün ıssız kaçırılmasının bir felakete yol açacağını keşfettim.*

Güneş doğarken, büzüşen, tüyleri kabaran koyunların “ağrı” denilen bir hastalığa yakalanmış olduğunu, hemen o gün koltuk altına deri ile kas arasına ağrı iğnesi yapılması gerektiğini, bu nedenle güneş doğarken tüm sürünün suya indirilip gözle taranarak ağrıyan hayvanların belirlenmesi gerektiğini de bana çobanlar öğretti.*

Zehirli ot yediği için karnı şişen, yediği otlardan karnında gaz biriken kuzunun burnundan çubukla kan alınmasını da sayelerinde becerdim. Karnını delip gazı çıkarmaya cesaret edemedim ama deneyimli meslektaşlarım bu konuda yardımcı oldular.

Çobanların özelliklerine göre isimleri olurdu. Kanniğin Osman, Tenekeli, Zır Osman, Asker gibi. Bunlar babadan çobandılar. Çobanlığı meslek olarak benimseyip bir başka arayışa girmeyen çoban kuşağının sonuncusuydular.

Bu çobanlarla aynı zamanda çobanlık yapan genç çobanlar ise sürekli bir arayış içerisindeydiler. Kimisi kapıcılık yapıp çobanlıktan kurtulmak, kimisi, fabrikada bir işe girmek, kimisi briket ustalığında çalışmak derdindeydiler.

1980’li yıllar tarımdaki iş gücünün kentlere akın akın göç ettiği yıllar oldu. Babaları çoban olan çocuklar inşaat sektörünün gereksinim duyduğu ucuz iş gücü olarak kentlerde yerlerini aldılar. Bir makineyi ortak alıp şap atmak, sıvacılık, kapıcılık, yurt dışında inşaat işçiliği, kalıpçılık gibi işlerde hızla uzmanlaşıp köyleri terk ettiler.

Kanniğin Osman, Asker yaşlandı. Köylerde çoban bulunamaz hale geldi. Koyun sürüleri hızla azaldı. Kalanlar için ise sürü sahipleri önce doğu illerinden Kürt aileleri getirdiler. Ne var ki onlar da gözlerini kente dikmişti, uzun süre kalamadılar.

Şehirler ucuz iş gücü deposu haline gelirken tarımda ciddi bir iş gücü açığı ortaya çıktı. Tarımda ortaya çıkan iş gücü gereksinimi makineleşmeyle kapatılmaya çalışılsa da, üç kişinin yaptığı bir kişiyle yapılabilir hale gelse de tarımda iş gücü açığı kapatılmadı. Çobanlık makineleşmeyle yeri doldurulamayacak bir meslek olduğu için en çok iş gücü açığı çobanlıkta kendini hissettirdi.

Devreye kaçak işçi olarak ülkeye gelen göçmenler girdi. Nisan 2018 itibarıyla Türkiye’deki göçmen sayısının 4 milyon 514 bin 481 kişi olduğu basına yansıdı. Aynı haberde İran sınırında bekleyen 2 milyon Afgan göçmenin bulunduğu belirtildi.**

Nisan 2018 tarihinden geriye doğru 3 ay içinde Türkiye’ye 20 bine yakın Afgan’ın kaçak giriş yaptığı, göç idaresi verilerine göre günde 500 Afgan göçmenin Türkiye’ye girdiği haber konusu oldu.***

Artık bizde makbul sayılmayan çobanlık da böylece Afgan göçmenlerin mesleği haline geldi. Dil bilen bir Afgan birkaç arkadaşını ilginç taşıma yöntemleriyle köylere getiriyor, köylerde kalan birkaç sürüyü şimdilik Afgan çobanlar otlatıyor.

Çobanlığın, peygamber mesleği olmaktan güvencesiz Afganlara uzanan çizgisi, aslında Türkiye’nin son 40 yılındaki demografik değişiminin, bu değişime bağlı güvencesiz iş gücü piyasalarının oluşumunun, bu güvencesiz iş gücü piyasalarında yine en güvencesizden başlayarak oluşan iş gücü hiyerarşisinin somut bir özeti.

Kaynak: Evrensel
Share.

Comments are closed.