Kandıra’dan Şirvan’a Emek Mücadelesinin Yeni Dönemi: Faşizmi Yeneceğiz.. – Başaran Aksu

0

SERMAYENİN BASKI REJİMİ ALTINDA YENİ DÖNEMİN EMEK SİYASETİ

Bursa, İzmit, İstanbul, Sakarya, Eskişehir, Ankara vb şehirlerde Renault, Tofaş, Ford gibi dev işletme işçilerinin başını çektiği BOSCH sözleşmesinin genel uygulama olmasını ve Türk Metal’den kurtulma çağrısı yapan bir ayağa kalkış iki yıl önce ilkbahardan sonbaharın ortalarına kadar sürdü. Metal Fırtına diye anılan bu kalkışma gangster sendikacılığının yerli versiyonu sarı Türk Metal Sendikası’nın MESS işverenleriyle kurduğu yıllardır “başarıyla” süren emek rejimini deldi. Bu gelişmede Birleşik Metal’e geçme tehdidiyle imzalanan BOSCH sözleşmesinin de payı vardı. Seçim arifesinde olunması (İşveren ve Türk Metal’den bu yönde yoğun basınç olmasına rağmen) bu kalkışmaya şiddetle müdahale etmek seçeneği konusunda siyasi iktidarın temkinli olmasına yol açtı. İşçiler hem fiili eylem güçleriyle hem de içinde olunan siyasal süreç nedeniyle belirli bir hareket alanı bulmuş oldular. Birçok irili ufaklı işletmede Türk Metal’in çıkar şebekesinden geçinen bir avuç çürük işçi topluluğu dışında kalan işçiler sendikadan istifa ettiler. Önemli bir kısmı DİSK’e geçtiler. Küçük bir kısmı bağımsız sendika arayışına girdi. Daha büyük kesimi bağımsız kalmak gibi bir seçeneği tercih etti. Bu kesim sonradan Türk Metal ve işverenin kurduğu yeni baskı ve ikna mekanizmalarıyla büyük oranda dağıtılarak yeniden Türk Metal’e kazandırıldı. Hareketin iki temel kazanımı oldu. Birincisi direnişe geçen geçmeyen neredeyse tüm Türk Metal işyerlerinde ek sözleşmeler imzalandı. İkinci olarak ise Türk Metal’den önemli bir kopuş yaşandı ve yıkılmaz, sarsılmaz denilen 180000 üyeli Türk Metal’in ve benzerlerinin nasıl yıkılabileceğini işçiler öğrenmiş ve öğretmiş oldular. Birleşik Metal’e geçen birçok işletmenin kuşkusuz en önemlisi olan Renault işçileri sonraki sınıf mücadelesi açısından da yol gösterdiler. Hem kendi iç demokratik örgütlenmeleri bu anlamda örnekti hem de gelecek dönemin sendikal taleplerinin yaratılması açısından lokomotif rolü üstlendiler.

Bu güvenle seçim sonrası dönemde asgari ücrete yapılan zammın ayrımsız tüm işçi ücretlerine yansıtılması için başlattıkları eylemler dalga halinde tüm işçi dünyasına yayılmaya ve sahiplenilmeye başlayınca 1 Kasım seçimlerini cebren ve hile ile kazanan siyasi iktidarın tüm hiddetini karşısında buldu Renault işçileri. O zamanın Çalışma Bakanı Soylu’nun ve Türk Metal Başkanı Kavlak’ın da katıldığı bir Saray toplantısında alınan kararlar doğrultusunda Renault işçilerine şiddetle saldırıldı. Göz altılarla, işkencelerle, cezaevi tehditleriyle öncü işçiler korkutulmaya psikolojik bir savaşla DİSK’ten kopartılmaya çalışıldı. Halen bugün Renault işvereni ve Türk Metal basıncıyla dönemin ruhuna uygun bir tarzda ikna-sorgu odaları kurularak baskılarla DİSK’ten işçileri koparmak için her türlü yolu denemeye devam ediyor muktedirler.

Hikâyenin sonu burası. Yeni dönemin emek siyaseti bu durumu dikkate alarak inşa edilebilir. Egemenlerin yeni emek siyaseti rejiminin temel iki kolonu şiddet ve psikolojik savaştır. Kuşkusuz “normal” dönemlerin emeğe yönelik saldırılarında da bu ki unsur yoğun kullanılmıştır. Yeni durumun özgünlüğü bu iki etmenin dozajının sınırsız artışıdır. Neoliberal emek rejimi uygulamalarında devlet zor mekanizmasına hep bir son çare olarak başvururdu. Tekel Direnişini ya da özelleştirmelere karşı mücadeleleri hatırlayalım, esas mekanizma rızaydı. Bugün değişen budur. Artık rıza mekanizmasının eski donanımı, işletim sistemi, dili işçileri ikna etmeye, mevcut koşullarda yeniden çalıştırmaya yetmiyor. Makarna, kömür dönemi bitti. Çıplak şiddet ve sendikal faaliyet eşittir terörizm algısının inşasına yönelik bir ideolojik çaba dönemi başladı. Grevlerin peşe peşe ulusal çıkar ve ulusal güvenlik gerekçeleriyle yasaklanması, “izin” verilen grevlerin kısa sürede bitirilmesi için işçiler ve sendikalar üzerinde oluşturulan toplumsal siyasal baskı politikası, her işçi direnişinin mutlaka polis, özel güvenlik, mafya şiddeti ve tehditleriyle yüz yüze kalması, Kiralık İşçilik ve Bireysel Emeklilik yasalarının çıkarılması, kıdem tazminatının gasp edilmesine dönük hazırlık bu yeni konseptin bir ürünü.

Bu dönemin bir yeni özelliği de Özal sonrasındaki hükümetlerde çok az rastlanan işçi düşmanı sermaye dostu dildir. Ortalama toplumsal geleneklerce yadırganan yoksula, emekçiye karşı kullanılınca da geniş bir tepkiyle karşılanacak bu üslup giderek olağanlaşıyor, yaygınlaşıyor. Artık devlet, hükümet işçi düşmanlığında kendini gizlemek, tarafsızmış gibi davranmak zorunda hissetmiyor. Her hafta ya cumhurbaşkanı ya başbakan ya da kabinenin bir üyesi ya da AKP yöneticisinden mutlaka çalışanları aşağılayan yok sayan bir beyanatla karşılaşmak mümkün. Bu konuda küçük bir Google taraması ispat için yeterli olur. Kuşkusuz bu elit sınıfsal dil ve söylemde siyaset konumundan sağlanan kazanç ve ayrıcalıklarla yıllarca içinde oluşan birikimin neticesindeki sınıfsal, kültürel farklılaşma etkili. Yani Marks’ın meşhur saray kulübe metaforu hakikati tanımlamaya devam ediyor.

Yukarıda anlattığımız işçi düşmanlığının son örneğini Kocaeli’nin Kandıra ilçesinde Yüksel Endüstri fabrikasında çalışan işçilerin Birleşik Metal sendikasında örgütlenmesi sırasında gördük. Patron ilk olarak bir işçiyi işten attı. Bunu haksızlık olarak gören işçiler arkadaşlarının işe geri alınmasını sağlamak için üretimi durdurdu. Patron bu kez fabrikadaki tüm işçileri (67 kişi) işten attı. İşçiler direnişe başladı. Önce çevik kuvvet müdahalesi ve polis tehdidi başladı. İşçilere emniyet amirinin tehdit ve hakaretlerinin olduğu görüntüler sosyal medyada mevcuttu İlçenin kayyum olmayan AKP belediye başkanı ve kaymakam yanlarındaki emniyet güçleriyle birlikte işçilerin direniş çadırını kaldırmak için işveren adına seferber oldular ve çadırı kaldırdılar. Emniyet amirini, Belediye başkanını, kaymakamı ve patronu birleştiren ortak çıkar zeminini biz anlıyoruz. Kandıralı Manav işçiler yeni gördüler. Ancak bu gelişmeleri tüm işçilere hepsinin ayrı ayrı deneyimlemesine gerek kalmadan aktaracak mekanizmalara sahip değiliz. Ya da sol ve sendikalar aynı anda böyle bir gelişme yaşanınca “olayı” tek gündeme dönüştürerek bu yaşananın herkesçe görünür olmasını sağlayacak bir maharete sahip değiller. Ya da işçiler dünyasındaki bu gelişmelerin bir birine bağlanmasından bir kurtuluş yolu icat edilebileceğine eskisi gibi inanmıyorlar. Öyle konuşuyor olmalarına rağmen. Bunu aklımızın bir kenarına yazıp geçelim.

Fakat burada esas zorluk rıza mekanizmasının etkisizleşmesine rağmen iktidarın etrafındaki geniş meşruiyet halesinin varlığını sürdürüyor görünmesidir. Görünüyor ifadesini AKP ve Saray için ölümü göze alacak geniş toplulukları göz ardı etmek ve bu topluluklar içinde emekçiler yoktur demek için kullanmadık. 15 Temmuz’da ölen yurttaşların profilini inceleyince ağırlıklı bölümünün işçi emekçi kesimlerden insanlar olduğunu görüyoruz. Kuşkusuz çıkar ilişkilerinin kurulmasında ya da bitirilmesinde bir belediyeden ihale alan şirketin patronuyla o belediyede taşeron işçi olan kişinin politik bağlanmasının kuvveti ve karakteri farklıdır. 15 Temmuz Darbe girişimine karşı ilk bir hafta boyunca AKP’ye oy veren kesimlerin mobilize edilememesi, darbecilerin yenilgisinin kesinleşmesi ve ortamın bir parça sakinleşmesi sonrasında kalabalıkların “demokrasiye” taraf ettirilmesinin sağlanabilmesi süreci de bu kuvvet ve karaktere dair çok şey gösterdi. Kuşkusuz emekçi kesimlerin maddi geleceğinin neoliberal borçlandırma siyasetiyle ipotek altına alınmış olması veya satın alınan ucuz konut, araba vb için ödenen kredi, çocuğun okul, sağlık giderlerinin vb. kesintiye uğramaması gibi hususlar ve benzer maddi konular istikrar adına geniş emekçi kesimleri her tür otoriterizme boyun eğmek için maddi gerekçeler olarak sunulabilir bir “yere” kadar.

Yukarıda anlattığımız 15 Temmuz analizi bunun bir “yere” kadar olduğunu çok açık gösterdi. Ancak coğrafyası Ortadoğu devrimine yapısal ve tarihsel olarak bağlı bir ülke olan Türkiye’yi şu an yöneten yeni oligarşik klik geçmiş örnekleri aşan bir verimlilik ve maharette sermaye adına işçileri bölük pörçük tutmak için, her tür işçi örgütlenmesini ve hak arayışını vatanseverler- teröristler diliyle eskisinden daha etkili bir biçimde lekeleyip parçalayabiliyor. Bu durum benzer biçimde uygulanmış eski emek yönetimi politikasının yeni bir sürümüne geçildiğini gösteriyor. Bu sürümün dilinin kodları milliyetçilik, dincilik, mezhepçilik söylemleri üzerinden sağlanıyor. Kürt Sorunu, Suriye’de, Irak’da süren savaş hem içerideki faşist baskı politikaların geliştirilmesine uygun bir politik atmosfer oluşturuyor hem de zaten güçlü ve etkin sendikal örgütlenmelere sahip olmayan işçi ve emekçilerin yeni emek rejimi altında zapt edilmesini sağlayacak elverişli koşulları sunuyor. Bu durumda yeni emek siyasetine karşı mücadele egemenlerin ilan ettiği her tür propaganda ve örgütlenme teknolojisiyle sürdürdüğü psikolojik savaşı kıracak bir ideolojik mücadele donanımı üretmeyi, yeni ve etkin propaganda tarzları ve aygıtları icat etmeyi şart koşuyor. Sınıfın hakikatlerini sınıfın geniş katmanlarına anlatacak aygıt ve araçların dil, söylem birliğini ve ilişkiselliğini her düzeyde sağlayacak birleşik bir odağa ihtiyaç var. Hem de çok acil.

OHAL’de TCK’yı ilgilendiren suçlar dışında işçinin iş aktinin sonlandırılması yasakken biz binlerce işçinin bu süreçte atıldığına şahitlik ettik, edeceğiz de. Yine OHAL koşullarında işyeri denetimlerinin KHK soruşturmaları, uzaklaştırmalar, ihraçlar gerekçesiyle yapılmamasının da sonuçları olmuştur ve iş cinayetlerindeki olağan üstü bir artış yaşanmıştır. Bunu da bu yeni saldırının bir parçası olarak görmek gerekir. Soma ve Ermenek’ten sonra yine bir maden ocağından, Şirvan’dan yükselen feryatlar bize sermaye düzeninin fıtratında öldürmenin, katliamların olduğu gerçeğini bir kere daha göstermiştir.

İşten atılmalar dışında, doğrudan örgütlenme hakkına saldırı anlamına gelen son iki aydaki saldırı bilançosuna dağınık bir şekilde göz atalım. MSC/Medlog direnişinde polis saldırısı ve gözaltılar, Tedi Direnişinde özel güvenlik saldırısı ardından polis saldırısı ve gözaltılar, Murat Bostancı’nın işten atılan ilk sendika genel başkanı olma hüviyeti taşımasıyla da konuşulan Bomi&Roche direnişinde defalarca özel güvenlik saldırısı ve mafya tehditleri, T.İ.S sürecine itiraz için fabrika önünde toplanan Alstrom işçilerine polisin gazlı müdahalesi, Avon İşçilerinin her iki mahkemesinde polis tehdidiyle OHAL gerekçesiyle Basın açıklamasının yasaklanmaya çalışılması, Yüksel Endüstri’de sendikalı işçilerin topluca işten atılması ve devletin topyekün saldırısı ve en son Günsan işçilerinin sendikalaşma sürecinde altı arkadaşlarının işten atılması üzerine üretimi durdurmasının akabinde polisin tehditlerle eylemi sonlandırma çağrıları, Çerkezköy Belediyesi’nde işten atılıp tek başına direnen Salih Savaş’ın her gün gözaltına alınması, Tekgıda İş üyesi Ferrero grevi ve sarı sendika Demiryol-İş’in İzban’daki grevinin devletten ve siyasetten gelen baskılarla işçiler aleyhine sonuçlarla bitirilmesi. KHKlarla kapatılan özel okullardaki öğretmenlerin lisanslarının iptali, gene KHKlarla kamudan ihraç edilen personelin SGK’da fişlenmesinden dolayı işe giremeyerek açlığa mahkum edilmeleri. Hükümet FETÖ bağlantılıdır dediği için KHK ile mahkemesiz sendika kapatılması. Emekçilerin her durumda yanlarında olan ÇHD ve ÖHD gibi hukukçu derneklerinin kapatılması. Halkın seçilmiş temsilcilerinin cezaevlerine tıkılması. Özellikle, emekçiler arasında görece güvenceli durumları nedeniyle gıpta edilen on binlerce memurun bir gecede işsiz kalması zaten emekçi kesimleri başlı başına terörize eden bir hareket.

İçine girdiğimiz süreçte tek tek iş yerlerinde yürütülen ekonomik demokratik talepler etrafındaki klasik sendikal mücadeleler önemli olsa da kendi başlarına hiçbir anlam ifade etmiyor. Saldırı çok net merkezi ve siyasaldır. Önümüzdeki dönemin emek mücadelesi ve örgütlenmesi sınıfı bölen, birliğini dağıtan işçi örgütlenmesine saldıran sermaye devletinin ana siyasetine karşı çıkmak üzerinden kurgulanmalıdır. Dolayısıyla sınıf mücadelesi politik taleplere dönmelidir. “İşçilerin birliği, halkların kardeşliği” sloganı “Üreten Biziz Yöneten de Biz Olacağız” sloganıyla birlikte önümüzdeki dönemin demokrasi ve özgürlükler mücadelesinde başat hale getirilmek zorundadır. İşçi zeminlerini milliyetçilik, mezhepçilik ve dincilik üzerinden bölmek isteyenlere karşı eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik ve laik bir ülke yaratma hedefi tüm işçilerin emekçilerin hedefi haline getirilmelidir. Bunun yolu ise daha önce başka vesilelerle de ifade ettiğimiz birleşik bir emek mücadelesi ve örgütlenmesi odağının aciliyetle kurulmasından geçiyor. Bu konuda DİSK’in inisiyatif alması ideal olandır. Birleşik bir isim ve bayrak altında katılmak isteyen sendikalı sendikasız tüm işçilerin bireysel katılımına da olanak sağlayan üç talep üç ilke etrafında inşa edilmiş basit bir mekanizmayla ayrımsız tüm direnişleri sahiplenir, dayanışır, tüm işyeri örgütlenmelerini destekler, katkı sunarız. Bunu etkin bir propaganda, eylem, örgütlenme ve savunma zemini olarak öne çıkartılabilirsek, ekonomik krizle rejimin siyasal krizinin çakışmasının giderek derinleşeceği önümüzdeki dönemin sert ve bedellerle örülecek mücadelesinde emekçi halkın kurtuluş seçeneğini yeşertmenin olanağını açığa çıkartmış oluruz. Canlı kalınıp kalınmayacağına dair geriletici, yılgınlaştırıcı bir psikolojik hava tüm emekçilere egemenlerce taşınırken, makam, mevki, bina, koltuk koruma çabası içinde olmak gibi bir vurdumduymazlığın tarihi ayrı yazılır.

Biz, Umutsen olarak bir yandan böylesi bir siyasal sendikal emek odağı yaratmaya çağrı yaparken böylesi bir zeminin oluşmaması durumunu ihtimal dahilinde sayarak kendimizi yeni döneme göre organize ediyoruz. Araçlarımızı ve birikimlerimizi yeni döneme göre yeniden dizayn ediyoruz. Kendi etkinliğimizin dışında gelişecek tüm işçi direnişleriyle de lojistik, hukuksal, mali, propangandif, teknik olanaklarımızı paylaşmaya başlıyoruz. Bu doğrultudaki çalışmalarımızla dayanışmak ve paylaşmak isteyenleri birlikte mücadeleye çağırıyoruz. Bu amaca hizmet etmesi amacıyla Ocak ayında son üç yılın direnişleri, örgütlenmeleri içerisinde yer almış işçilerin katılımıyla büyük bir forumu organize edeceğiz. Umarız bu ileri doğru bir adıma, bir başlangıca vesile olur.

Share.

Comments are closed.