Fırtınada Sınıfsal Yol Tutuş – Başaran Aksu ile Söyleşi / 2 (1+1 Forum)

0

FİKRİ TAKİP / “REDDET, DİREN, ÖRGÜTLEN” FORUMUNUN ARDINDAN –2

“Reddet, Diren, Örgütlen” başlıklı, 30 Eylül tarihli, “birleşik mücadele” gündemli forumun ardından, çağrıcı Umut-Sen’in örgütlenme koordinatörü Başaran Aksu’yla yaptığımız fikri takip oturumunun ikinci bölümünde, Türkiye emek hareketinin ve işçi mücadelesinin güncel ve tarihsel öncüllerini, Umut-Sen’in fikriyatını, üstlendiği işlevi dikkatlerinize sunuyoruz. Sözü Aksu’ya bırakmadan önce, Fransız düşünür Louis Althusser’in şu cümlelerini kaydedelim: “Çatışmalı bir gerçeklikle iştigal ettiğimizde, her şeyi her yerden göremeyiz. Bazı konumlar bu çatışmayı gizler, bazıları açığa vurur. Bundan dolayı, bu çatışmalı gerçekliğin özü, ancak bu çatışmanın kendisinin içinde belli konumların işgal edilmesi, diğerlerinin edilmemesi ile keşfedilebilir.”

Emek mücadelesinin sendikal alandaki tıkanmasının iki nedeni öne çıkıyor, siz de yazılarınızda, konuşmalarınızda onları vurguluyorsunuz: Sendikaların iyiden iyiye sararması, sararmayanların ise bürokratikleşmesi. İki durum da teslimiyet, yolsuzluk ve çürüme üretiyor. Bunlara ilaveten, ama gölgede kalan, “bugünün üretim ilişkilerine, yaşam biçimlerine denk düşmeyen örgütlenme ve mücadele biçimleri” diye özetleyebileceğimiz bir boyut da söz konusu. Bu üç boyuta, içerdikleri sorun alanlarına hangi öncüllerle bakıyorsunuz, nasıl bir yol-yordam öneriyorsunuz?   

Başaran Aksu: Ben klasik metodlardan ayrılalım demiyorum, klasik olanın hakkını verelim diyorum. Sol eleştirisi yapan sadece bu eleştiriyle yetiniyorsa, eleştirdiğinin doğrusunu yapmaya çalışmıyorsa, kötü niyetlidir, eleştirisi egemen fikri besler. Nitelikli polemik önemlidir, şimdi kaçınma var polemikten. ‘70’ler yükselişinin politik aktörleri birbirini açıkça ve çokça eleştirerek yürütüyorlardı faaliyetlerini. Solcuların basın açıklaması ile işçilerin basın açıklaması ya da mitingi aynı şey değildir. Her dönem ve her durum için geçerli çizgi diye bir şey yoktur. “Vardır” diyen Lenin’in meşhur “Uzlaşma Üzerine” metnine bir daha baksın. Yani her zaman hareket noktamız nesnel gerçekliktir. İçinden geçtiğimiz nesnel gerçekliğe göre mücadele biçimleri, taktikler ya da sözler geliştirmek durumundayız. Bunu da esas olarak üretim ilişkilerinde ve sınıf çelişkisinde nereye doğru gittiğimizden hareketle yapabiliriz. Bu tarihsel dönüşümü kavrayabilecek esnekliğe ve yaratıcılığa sahip olmak, bu becerilerimizi geliştirmek zorundayız. Oysa muhalefet bu nesnel düzlemi önemli oranda yitirdi ve öznel dertlerinin peşine düştü. Kendi dertlerimizden söz etmeyelim. Biz zaten dert yüklenmeden yapılamayacak bir yol tercih etmişiz. Kendi dertlerimizi, acılarımızı parçası olduğumuz halkın sömürü ve yoksullaştırılma süreçlerinde yaşadığı dramların önüne koyan yaklaşımlardan uzak duralım. Acılarımızı halkın acısının sıradan bir parçası kılmak, öyle ele almak lâzım, çünkü halk derdinin kaynağını sömürüde, devlette arayacak bilinçle düşünmüyor, kaderinin, genetiğinin bir sürekliliği, uzantısı olarak düşünüyor. Mesela biz Malatya Umut-Sen temsilcisi Hasan Kaya abimizin tutuklanmasını bir kampanyaya dönüştürmekten bu bilinçle uzak durduk. Bunu Malatya halkının yaşadığı daha büyük sıkıntıların önüne koymadık. Oysa bugün sadece kendi sosyal medya takipçilerine hitap etmeye dayalı, kendi sorununu arabeskleştirerek kendi mahallesinin sosyal medya köpüğünü köpürterek, tahkim ederek bir etki yarattığını sanan bir muhalefet etme biçimi türedi.

Her dönem ve her durum için geçerli çizgi diye bir şey yoktur. “Vardır” diyen Lenin’in meşhur “Uzlaşma Üzerine” metnine baksın. Her zaman hareket noktamız nesnel gerçekliktir. İçinden geçtiğimiz nesnel gerçekliğe göre mücadele biçimleri, sözler geliştirmek durumundayız. Bunu da üretim ilişkilerinde ve sınıf çelişkisinde nereye doğru gittiğimizden hareketle yapabiliriz.

Örgütlenme birimi olarak neyi öneriyorsunuz? İşyeri, iş kolu, sektör? Ve birleşik mücadele için nasıl bir zemin oluşturulması gerektiğini öngörüyorsunuz?

Güvencesizleştirme ve esnek çalışmanın kurala dönüştürüldüğü bir çalışma rejiminde iş yeri, iş kolu, sektör, mekân ayrımı olmaz. Fabrika önemlidir, mahalle de önemlidir, sömürü ve tahakküm bütün bir yaşam alanında gerçekleşir, onun bütününü merkeze alan bir yaklaşımla yürütülür sınıf mücadelesi. Sovyetler’in çözülüşü sonrasında, egemen ideoloji alanından sosyalist stratejiye saldırıların ilk müdahale zeminlerinden biri muhalefet etme tarzına, örgütlenmelere bakışın parçalanması oldu. Her meseleye ayrı odaklanan ya da bir meselede uzmanlaşıp diğerine sakat kalan, bakan bir kadro tipi türetti bu saldırı. Fabrika çalışması, mahalle çalışması, ekoloji çalışması gibi “alancılık”, “konuculuk” türedi. Bunları bütünlemek, öyle ele almak mümkün değilmiş gibi bir yaklaşım hâkim hale geldi sınıf siyaseti yapıyorum diyen çevrelerde. İşçi sınıfına yönelik faaliyet ile çevreye yönelik faaliyeti eşitleyen ya da karşı karşıya koyan bir bakış açısı türedi. Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un Hegemonya ve Sosyalist Strateji’de öne sürdükleri teğelleme çizgisi solda egemen hale geldikçe muhalefet spesifikleşiyor. Öyle içeriliyor düzene. Öte yandan ortodoksi de bir kimlik siyaseti olarak icra ediliyor politik gelenek simgeleriyle ve o dolayımdan içeriliyor egemen ideolojinin değişik akslarına… Bu nedenle de örgütlenmede sınıf mücadelesini ileri taşıyacak, işçilerin birliğini geliştirecek her tür yöntemin ve aracın kullanışlı olduğunu düşünürüz. Ne var ki, örgütlenmede de oldukça hassas olunması gerektiğini düşündüğümüz noktalar var. Biz işçilerin, öyle ya da böyle, politik bir akla sahip olduğunu biliriz. Onun bu aklı sınıfın birliği ve kendi özyönetimini tesis edeceği şekilde kullanması için çabalarız. Bunu ise hem yerellerde hem de ülke düzeyinde meclisler ve komiteler aracılığıyla yapabileceğini biliriz. Meclis ve komiteleri sadece işyeri sınırında düşünmemek lâzım. Mahallelerde de, kurumlarda da meclisler ve komiteler üzerinden hareket etmek zorundayız. Meclis ve komitelerde tartışılmayacak, konuşulmayacak hiçbir şeyin olmaması için uğraşırız. Yeter ki sınıf bir biçimde dile gelsin, dile gelirken yaşadıklarını ve bunun kökenlerini keşfetsin. Kuşkusuz bir kendiliğindencilikten bahsetmiyoruz, buralarda ifade edilenleri belli bir siyasi hedefe yönlendirebilmek gerekir. Bu açıdan merkeziyetçi bir politik hareket sınıfın en önemli ihtiyacıdır. Tabii ki bu ihtiyacı öznel gerekçelerle söylemiyoruz, tarihsel nedenler ve nesnel gerekçelerle, bilhassa da devletin ve ideolojik mekanizmaların tarihsel işlevine bakarak söylüyoruz.

Art arda iflaslar ilan ediliyor. İflasını ilan eden işletmelere çalışanlarının talip olması, yönetimini talep etmesi, yakın dönemdeki Kazova örneği gibi, bir özyönetim hamlesi yapması seçeneği için ne düşünüyorsunuz?

Yeni Çeltek, Aşkale, Alpagut gibi gelişkin, önemli özyönetim birikimleri var işçi sınıfı tarihimizin. Ayrıca, Arjantin’de, İspanya’da, İtalya’da yakın zamanlı deneyimleri var işçi sınıfının. İşçi hareketi, önümüzdeki dönemin taleplerinin başına, “üreten biziz, yöneten de biz olacağız” anlayışıyla işgal, grev, direnişin yanına “biz yöneteceğiz”i de eklemelidir. Bu hemen gerçekleşir diye değil, geleceğin yönüne, sınıf çizgisine işaret etmek için gereklidir. Biz bu perspektifle hareket ediyoruz.

“Biz” demişken, “Reddet, Diren, Örgütlen” forumunun çağrıcısı Umut-Sen’le bitirelim. Umut-Sen nasıl bir örgütlenme, nasıl bir politik teori-pratik?

Umut-Sen işçi sınıfı zeminlerinde, işçilerin sermaye ve devlet ilişkileri karşısında var olma hallerini, özneleşme pratiklerini güçlendirmeyi amaçlayan bir çaba. İşçilerin özneleşme pratiklerine, onların önüne kendi etiketini, kadrosunu koymadan o mücadeleye dahil olmayı amaçlayan ilkelerle kendisini sınırlamış bir kolektif çaba. Sendika değil ama, sendika kurma eğilimi olan işçilere kolaylaştırıcılık yapan, var olan bağımsız sendikaları belli ilkeler doğrultusunda güçlendirmeye çalışan bir çaba. İşyerleri ve sendikalardaki yozlaşmaya ve bürokrasiye karşı olan muhalefetleri –eleştirel mesafeyi kaybetmeden– destekleyen bir çaba. Yine bu ilkeler doğrultusunda, sınıf hareketi içindeki yanlış eğilimlerle ideolojik bir mücadeleyi tavizsiz sürdüren bir çaba. Organize sanayi bölgelerine bakan, oralara odaklanan, oralarda kökleşmeyi hedefleyen bir çaba. Umut-Sen’cilerin sayısını artırmak için değil, işçi sınıfının oluşum süreçlerinin mekânsal, kültürel düzeyleri içinde konumlanma eğilimini büyütmeye, teşvik etmeye gayret eden bir çaba. İşçi sınıfı içinden “devşirilmiş” kadroları, bulunduğu sosyal, kültürel ortamdan koparıp solun kültürel, mekânsal, siyasal kimlik dünyasına taşımayı amaçlamayan bir çaba. Mücadele içinde sağlanan ışıklanmayı çevresine yansıtan, bulunduğu mekân ve ortamdan kopmayan, kendi dönüşümü sonrasında etrafındaki ilişkilerde, yaşadığı bakış farklılığını üstten davranış pratiklerine taşımayan, oranın sıradan parçası olmaya devam eden işçi kadroları geliştirmeyi önemseyen bir çaba. Teknolojik ve eğitimsel gelişimin klasik aydın-işçi ayrımını tersyüz ettiğinin farkındalığıyla davranan, işçi sınıfı ve emekçi halkın kendi kendini yönetebileceği hakikatini mücadele, direniş, örgütlenme, dayanışma düzlemleri içinde hep aklında tutan bir çaba. Esas düşmanın sermaye sınıfı ve onun devleti olduğunun farkında olan, ama sosyalist gelenekten geldiğini iddia edip bunu uygun davranmayanları eleştirmek noktasında tavizsiz tutumu olan bir çaba.

Meclis ve komiteleri işyeri sınırında düşünmemek lâzım. Mahallelerde de, kurumlarda da meclisler ve komiteler üzerinden hareket etmek zorundayız. Meclis ve komitelerde tartışılmayacak, konuşulmayacak hiçbir şeyin olmaması için uğraşırız. Yeter ki sınıf bir biçimde dile gelsin, dile gelirken yaşadıklarını ve bunun kökenlerini keşfetsin.

Bu çaba, Umut-Sen olarak ne zaman, nasıl başladı?

Başlangıcını 2000’lerin başına kadar geri götürülebiliriz, ama Umut-Sen 2008’le birlikte bugüne kadar sürekli dönüşen bir “fikri zemin” tanımlama arayışında oldu. Mesela, işyeri komiteleri, meclisleri, konseyleri dediğimizde ya da bunu pratik olarak geliştirmeye çalıştığımız alanlarda, komünler-sovyetler-meclisler tarihinden bugüne damlayan izi sahiden güncellemeyi kastediyoruz. İşçiler fabrikada ya da işyerinde kendi örgütlenmelerine ne ad koyarsa, biz onun bir meclis, bir konsey rüşeymi olduğunun farkındalığıyla davranıyoruz. Esas olan şu: Bizim komite, meclis, sovyet gibi adını koyduğumuz ve işçileri de “partimizin” adını koyduğu bu çuval içine dolduramaya çalışan tarzlarla hiçbir yakınlığımız yok. “İşçicilik” tıpkı “sosyalizmcilik” gibi yanlış bir eğilim. Eşitliğin, özgürlüğün güncel devrimciliğini arıyoruz somut mücadele içinde –fikri ve pratik olarak. İşçinin var olan kültürel eğilimlerini bugünden yarına kendi programımıza göre programlamaya çalışmıyoruz. Onu aşağılayan bir yaklaşımı doğru bulmuyoruz. Mesela cemaatlerin holding olduğunu söylemekten hiçbir zaman geri durmayız, ama bunu söylerken bir cemaat içinde bulunan işçinin bu tercihini aşağılamak ya da ayıplamak tutumunda kesinlikle olmayız. Yani sermayenin, cemaatin dini ile ezilenin dinini ele alışımız, müdahalemiz farklıdır. Biriyle savaşıyoruz, öbürünü yüz yüze konuşarak eleştiriyoruz. Umut-Sen sonuçta neoliberal dönemde maddi ve gayrımaddi tüm kurum ve örgütlülükleri parçalanarak zayıflatılan işçi hareketinin yeniden muktedirleşmesi için bir lojistik ve ideolojik mücadele faaliyeti. Bunun fikri devrimci iddiaları olanlar tarafından oluşturuldu, ama yürütücülüğü bu hedefi paylaşan herkese açık.

Söyleşi : Yücel Göktürk

1+1 Forum

 

 

 

 

Share.

Comments are closed.