Geleceğine çökülürken “Reddet, Diren, Örgütlen!”

0

Türkiye ekonomisi ağır bir krize doğru ilerliyor. Yoğun dış kaynak girişine dayanan ama yeteri kadar döviz geliri yaratamayan mevcut birikim modelinin tıkandığı açık. Dış kaynak ihtiyacı azalmazken gerekli kaynağı bulmak hem iç hem de dış koşullar nedeniyle zorlaştı. Faiz oranları, döviz kurları, enflasyon, işsizlik, bütçe açığı, cari açık eşzamanlı olarak arttı. Sermayeye verilen teşvikler büyümeyi bir müddet sürdürdü ama bu emekçilerin gelirlerine yansımadı.

Dünyadaki yüksek faiz ortamında, bir yandan yabancı sermaye çekebilmek ve döviz cinsinden dış borçların maliyetinin artmaması için faizleri artırma ihtiyacı, diğer yandan inşaat ve sanayi sektörlerinin kârlılığını sürdürmek için (özellikle AKP’ye yakın sermaye fraksiyonları açısından) düşük faiz ihtiyacı arasında ciddi bir sıkışmışlık yaşandı. Ama artık durum öyle bir hal aldı ki faiz artışı gibi hamlelerin bile etkisinin ne olacağı meçhul; siyasi iktidar krize müdahale olanaklarını yitiriyor. Bunu yitirdikçe de yangına körükle gidip krize ve TL’nin değersizleşmesine karşı seferberlik benzeri çağrılar yapıyor, sorunu ekonomik savaş, dolara karşı mücadele gibi yerlere çekmeye çalışıyor. Ekonominin bu hale gelmesinde yapısal sorunlar, emperyalist sistem altındaki bağımlılık ilişkileri gibi faktörlerin etkisi malum, ama mevcut siyasi iktidar da krizin yükünü üstlenmemek, bunu tüm topluma ödetmek için elinden geleni yapıyor, bu da krizi daha da ağırlaştırıyor.

Borçlarını yeniden yapılandıran firmaları, konkordato ilan eden firmalar izliyor, onu da iflas eden firmaların izleyeceği kuvvetle muhtemel. Stagflasyonist bir ortamda bu kadar yüksek (ve daha da yükselecek) faiz oranlarıyla küçük ve orta ölçekli birçok firmanın da ayakta kalması zorlaşacak. Özel sektörün krizi kamu krizine dönüşünce de ister IMF’li ister IMF’siz bir kriz ekonomisi bizi bekliyor. En önemli meselelerden biri de krizin yükünü kimin çekeceği. Her zaman olduğu gibi, “hepimiz aynı gemideyiz” söylemiyle yükü emekçilere yıkmak isteyecekler. Ama zaten emekçilerin milli gelirden aldığı pay bir süredir düşüyor ve ücretleri reel olarak geriliyor.

***
Başta asgari ücretli olmak üzere “Geçinemiyoruz” diyen emekçilerin her geçen gün maaşları Dolar karşısında eriyip, alım gücü hızla düşerken, ekonomik krizi fırsat bilen patronlar hak gasplarına, işten çıkarmalara ivme katmış görünüyor. Edinilen bilgilere göre tekstil fabrikalarında yüzlerce işçi, hakları verilmeden işten atılıyor, kimi fabrikalarda üretim bölümleri kapatılıp işçiler süresiz ve ücretsiz izne çıkarılıyor. Metal sektöründe de benzer işçi kıyımlarının yaşanacağı, 2019 yılında toplu iş sözleşmelerinin yapılıp yapılmayacağı konuşuluyor. Keza, yüzlerce maden işçisinin işine son verildiği haberleri alınıyor. İşçi havzalarında yer alan büyük ölçekli fabrikaların performans düşüklüğü, küçülme trendi gibi bahanelerle binlerce işçiyi kapı dışarı edeceği bilgisi yayılıyor. Sendikal örgütlenme ve faaliyetlerin önündeki mevcut engellere “kriz” adıyla bir yenisi ekleniyor, işçilere sarı sendika veya örgütsüzlük seçenekleri sunuluyor. Elektriğe, doğalgaza, yakıta, gıdaya getirilen fahiş zamlarla emekçi halkın beli bükülürken, halka açlık, sefalet, yoksulluk reva görülüyor.

Peki, ne yapmalı?

İşçiler, hem patronlara hem de Saraya ve AKP’ye karşı örgütlü, birleşik mücadele yürütmeli, fiili direniş eylemleriyle haklarını sonuna kadar korumayı hedeflemelidir. Emekçiler, hak ettiklerinin karşılığını alamazlarken girdaba dönen kriz ekonomisinin borcuna ortak edilmek isteniyor. Bu kabul edilemez! Krize ve krizin yıkımına karşı direniş ve dayanışma ağları kurarak, işyerlerinde komite komite, meclis meclis örgütlenerek, emek düşmanı bu sömürü düzenine karşı çıkılmalıdır. Egemenlerin “tasarruf ve fedakarlık” beklentilerini REDDET, alınteri hırsızlığına DİREN, çaresizleştirmeye karşı ÖRGÜTLEN ve “Hükümet patronları kollama” sloganını yükselterek mücadele et!

Share.

Comments are closed.