Evde kal(a)mayanlardan mısınız? – Gizem Balcı & Pınar Eren

0

Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve dünyanın dört bir yanına yayılan COVID-19 salgını Çin, İran, İtalya ve devamında Fransa, İspanya, ABD’de olmak üzere tüm ülkelerde büyük bir kırıma yol açtı. Türkiye’de ise nam-ı diğer korona 11 Mart’ta ilk resmi vakanın açıklanması ile kendini gösterdi ve birçoğumuzun merak ve endişeyle beklediği salgın süreci bizim için de başlamış oldu.

Virüsün sebebine değinirsek, henüz tam olarak belirlenebilmiş olmasa da dünyanın bir genel kabulü var: Çin’de yenilen yaban hayvanları. Dünya, yedikleri hayvanlardan ötürü Çinlilere tepkili. Ancak atlanan bir gerçek var; her yıl yaklaşık 2 milyon insan, hayvan kaynaklı enfeksiyonlar sebebiyle ölüyor. Ve hayvan temelli olduğu söylenen bu hastalıkların birçoğu tavuk, koyun gibi çiftlik hayvanlarından bulaşıyor. Yedikleri sebebiyle Çinlilere tepki verenlerin birçoğu, çiftlik hayvanlarının yaşadığı koşulların virüs ve bakterilerin üremesi için elverişli olduğuna ve bizzat hayvansal ürünleri tüketerek, yine ve yeniden sistemi devam ettirdikleri gerçekliğine gözlerini yumuyorlar.

Salgın gündeminin gündelik hayatımıza etkisine dönersek; saatler süren Bilim Kurulu toplantıları, her akşam prime time’ların beklenen yüzü olan bir bakan ve ekranlara çıkıp ölülerimizin “sayısını” açıklamasını beklediğimiz yüreğimiz ağzımızda geçen anlar ile salgının gündelik hayatımızın merkezi haline geldiği günlerden geçiyoruz. Tüm bu yüreğimiz ağzımızda durumunu yaşadığımız bu günlerde Erdoğan ise önce “Ekonomik İstikrar Kalkanı” ardından üst üste gelen “üretim devam edecek ama siz yine de sosyal mesafeyi koruyun” talimatlarıyla işçilere “canınızın bizim için bir kıymeti yok” düşüncesini tekrar tekrar hatırlatıyor.  Ölülerimizi sayamaz hale gelirken elbette ki krizi fırsata çevirme hadsizliği sermaye ve hükümet tarafından vazgeçilir bir şey değildi.

Patronların korona salgının yayılmaması için işyerlerinde aldığı göstermelik önlemlerin arka planı, işçilerin artan kaygılarının eylemliliğe dönüşme teşebbüsleriyle gün yüzüne çıkmaya başladı. Devamında gelen “elini yıka, sosyal mesafeni koru, evde kal” gibi öneriler hükümetin de patronların da sadece dillerinde pelesenk olmaktan çıktı. Birçok şirket, küresel piyasa durgunlaştığı için üretimi durdururken mağazacılık sektöründeki devler ise “sizleri önemsiyoruz” açıklamaları ile dükkanı kapatırken göz boyuyor. Marka değeri toplumun gözünde korunuyor fakat firma çalışanları ya ücretsiz izne zorlanıyor ya da yıllık izinlerini tüketmek zorunda bırakılıyorlar. Aynı mağazaların tüketiciye alternatif olarak sunduğu pratik ise “Online satışımızla karşınızdayız!” oldu. Bu uygulama ile karantina günlerini kapısının önüne çıkmaktan dahi sakınarak yaşayan toplumun ayrıcalıklı sayılan kesimi daha yoğun bir şekilde alışveriş yapmaya ve stoklarını güncel tutmaya yöneldi. Bir başka kesimin ise varolan hikayesi daha dipsizliğe çekilen bir hal aldı. Zaten iş sağlığı ve güvenliğinin adının geçmediği depolarda, fabrikalarda, madenlerde vb birçok işyerindeki çalışma koşulları, binlerce insanı ölüme sürükleyen korona ile aksi beklenirken daha kötü bir hal aldı. Mesai saatlerinin uzadığı, baskının ve işten atılma tehdidinin arttığı dört bir yandaki işyerlerinden işçilerin pozitif sonuçları gelmeye başladı. Toplumun bir kısmı güven içinde kartlarının limitini zorlarken bir kısmı ise sistemin tüm çürümüşlüğü içinde ölümle yüz yüze gece mesailerinde.

Virüs bizi kırmasa da halihazırda devam eden ve yabancısı da olmadığımız “kalkanlı” operasyonlarla Kürdistan’da ve Ortadoğu’da sermayeyi ve iktidarını kurtarma çabasını zaten sürüyordu. Burada ısrarla görmek istedikleri ya da çaresizlikten dillendiremedikleri bir nokta var: AÇLIK ORDUSU BÜYÜMEYE DEVAM EDİYOR! Yıllarca emeklerine çökülen, iş cinayetlerinde katledilen, üç beş kuruş için her türlü tacize ve mobbinge maruz bırakılan işçiler yine ölüme götürülüyor. Ancak işçilerin öfkesi daha da büyüyor ve örgütlenmeye, öğrenmeye, öğretmeye devam ediyor.

 

Share.

Comments are closed.