Ana Sayfa Yazı Soma İddianamesi hükümete dokunmuyor

Soma İddianamesi hükümete dokunmuyor

Serpil İlgün’ün Soma katliam davasına dair Umut-Sen Hukuk Kollektifimizden Ceren Uysal ile yaptığı Evrensel.net’de yayınlamış röportajıdır.

Ceren Uysal
Ceren Uysal (Fotoğraf: Erdost Yıldırım)

Türkiye tarihinin en büyük iş cinayetinin davası bugün Manisa’da Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlıyor. Ancak gerek hazırlanan iddianame, gerekse mahkeme heyetinin aldığı ara kararlar, yaşamını yitiren 301 maden işçisinin ailesi ve kamuoyunun adil yargılama umudunu kırıyor.
Zira 8’i tutuklu 45 şüpheli sanık ve 487 madenci yakınının mağdur olarak yer aldığı davada, tutuklu sanıklar güvenlik gerekçesiyle mahkemeye getirilmeyecek, mağdur aileler ikametgahlarına göre duruşma salonuna alınacak ve mağdur avukatlarına sınırlama getirilecek…
Dava avukatlarından, ÇHD Soma Davası Takip Komisyonu’ndan Ceren Uysal’la Soma iddianamesini ve mahkemenin tartışma yaratan kararlarını konuştuk. Uysal, iddianamede katliamın sıradan bir iş kazası olarak değerlendirildiğini, hükümetin sorumluluğuna dokunulmadığına dikkat çekiyor. Uysal’a göre Soma katliamı davasında adalet, ancak toplumsal kamuoyu ile birleşmiş bir hukuk mücadelesi ile sağlanabilir.

Önce, davanın olaydan 11 ay sona başlıyor olması normal mi?
Bizde yargı sisteminin kendisi çok sorunlu olduğu için, hiçbir avukatın bu dosyanın 11 ay sonra başlamasını yadırgadığını düşünmüyorum. Bir de arada iddianame gitti geldi vs. Ama hukuk sistemimizde zaten hızlı diye bir şey yok. Bizde ancak birileri cezalandırılmak istendiğinde yargının daha hızlı işlediği örneklerle karşılaşabiliriz. “Bu kadar sayıda müşteki var, ifadelerin toplanması gerekiyordu, sanık tespiti uzun sürdü, bilirkişi raporları beklendi” gibi gerekçeler üretilecektir ama zaten Türkiye’deki yargı sisteminin bizim bile kanıksadığımız tablosu ile çok uyumlu bana kalırsa.

İlk iddianamenin iade edilmesi, zaman kazanmaya dönük bir hamle miydi?
Son dönemde ceza yargılamalarındaki pratik dikkate alındığında, siyasal iktidarın zaman kazanmakla ilgili bir derdi olduğunu düşünmüyorum. İlk iddianame, delillerin nitelenmesi, delil suç ilişkisinin kurulması gibi gerekçelerle reddedilmişti. Türkiye’de kaç iddianamede bu ilişki kurulmuştur, bu kocaman bir soru. Bana kalırsa, karşılıklı bir sorumluluktan kaçınma çabası var. Savcı bir an önce elinden çıkarmak istedi. Mahkeme, gelebilecek eleştirilerin birincil hedefi olmak istemedi. Yargıda karar veren ve iddia eden makamları o kadar siyasallaştırıp, o kadar kadrolaştırdılar ki, zaman kazanma gibi bir basınçla hareket etmiyorlar.

Savcının hazırladığı iddianame, “Soma’nın sorumlusu kimdir, neden olmuştur” gibi sorulara yanıt veriyor mu peki?
Bir kısmına veriyor, bir kısmına vermiyor. Hatta kişisel değerlendirmem; kendiyle çelişiyor. Sıralı sanıklar var. Şirketin sahibinin oğlundan başlayıp, oradaki vardiya ayak sorumlusu dediğimiz -aslında bu meselede hiçbir şey yapamayacak- kişiye dek uzanan 45 sanıklı sıralama var. İddianame bu anlamda girişteki sanık, müşteki vs kısmına baktığımızda hiçbir şeye yanıt vermiyor ve meseleyi teknik bir mesele gibi özetlemiş.

Sıradan bir iş kazası olarak mı görüyor?
Evet, iş kazası. İş sahibinden sorumlu. Bunun ne devletle, ne sistemle, ne denetçisiyle ya da sendikasıyla ilişkisini kurmamış. İddianamenin kendiyle çelişken kısmı şu; sürekli olarak bilirkişi raporlarına atıf yapmış. Biz bilirkişi raporlarını da eleştirmiştik, çok eksikleri var demiştik ama bilirkişi raporu en azından Maden İşleri Genel Müdürlüğü’nün (MİGEM) sorumluluğunun altını çizmişti. Mesela havalandırma sisteminin problemli olduğuna ilişkin tespitler yapılıyor, bununla ilgili projeler geliştiriliyor ama o projeler uygulanmıyor. Oldukça yetersiz kaçış planları var ve bilirkişi raporu bu planlarda TKİ’nin imzası olduğunu söylüyor. MİGEM’in onayı olduğunu söylüyor. Bu durumda burada ceza hukukuna dair bir sorumluluk var. İddianame bilirkişi raporunu özetliyor ama bakıyorsunuz sanık kısmında böyle bir şey yok. Aynı şekilde iş müfettişlerinin denetimlerinin yetersizliği, bilirkişi raporundan doğru iddianameye giriyor ama bununla ilgili soruşturma izni vermiyor. Ve iddianame sanık profili içinde böyle bir tartışma yapmıyor. Bu kısmıyla kendiyle çelişiyor. Tamamen hasır altı ettiği kısımsa siyasal sorumluluk…

Yani hükümet?
Evet. Hükümetle ilişkili kısmı bütünüyle ortadan kaldırılıyor. Burada bir sorumluluk zinciri var. Zira iş müfettişinin sorumlu olması demek, bakanlığın sorumlu olması demek. Kamu dediğimiz alan böyle bir alandır, bu hiyerarşiyi görmezden geliyor.

Danıştay, Çalışma Bakanlığı’nın sorumlu kamu görevlileri için soruşturma izni vermemesini yürütmeyi durdurma kararı ile kaldırmıştı. Ancak karar hayata geçmiyor. Bu nasıl oluyor?
Bilgim şu; iş müfettişleri ile ilgili izin başvurusu doğrudan Bakanın imzasını taşıyan 30 sayfalık bir raporla reddedildi. Ki, son derece trajik tespitler yapan, yani “bir trafik kazasında emniyetin sorumluluğuna gidemeyeceksek, burada da gidemeyiz” diyen tarzda bir rapordu.

Tam da burada, Çalışma Bakanı Çelik’in, “Soma’da müfettişlerime soruşturma ideolojikti, izin vermedim” sözlerini anımsamak gerek…
Evet. Raporun içeriğinden ceza hukuku boyutuyla ilgili mütalaa alındığı anlaşılıyor. Verilen iki örneği unutmayacağım; birincisi, trafik kazası, diğeri de cinayetler. Yani “öldürülen her kişiden nasıl ki İçişleri Bakanlığı’nı sorumlu çıkarmayacaksak, burada da bunu sorumlu çıkaramayız” şeklinde. Aslında dalga geçen bir rapor… Önlenebilir iş cinayetiyle, sokakta yaşanan cinayeti kıyaslıyorsanız, bütün kamuoyuyla dalga geçiyorsunuz demektir.

İddianamede siyasal ayağa dokunulmaması, Soma’da AKP Hükümeti’nce en başından verilen resimle uyumlu görünüyor, ne dersiniz?
Tabii ki! Öyle bir havzadan bahsediyoruz ki, o küçücük yerden Türkiye’nin resmini çıkartabiliriz. Soma Holding’in sahibi Alp Gürkan’ın oğlu ve şirketin Yönetim Kurulu Başkanı olan Can Gürkan, “Sendika başkanı aradı, kazadan onun telefonuyla haberdar oldum” diyor. Yani o kadar kirli bir ilişki ki. Orada tarımı bitirmişsin, devlet dairelerini bir kenara bıraktığınızda başka hiçbir üretim alanı yok, bu insanlar zorunlu olarak madenlerde çalışıyor. Bu anlamda orada gelişebilecek bir sınıf hareketi son derecece tehditkar olabilecek. Yani böyle bir alanda bir sendika var ve sendika kazadan patronu haberdar ediyor. Böyle bir ilişki…

MAHKEME GERİLİMİ ÇÖZMÜYOR, TIRMANDIRIYOR

Bugünkü duruşmaya ilk etapta sadece Akhisar’da ikamet eden 7 aileye tebligat çıkarılmış. Mahkeme ailelerin, dolayısıyla kamuoyunun baskısını en aza indirebilmeyi mi istiyor?
Aslında sadece aileler değil, kimse çağrılmamış duruşmaya. Normal şartlarda bir ceza yargılamasının başlangıcında tüm sanıkların, müştekilerin, o davada taraf olmuş herkesin kimlik tespiti yapılır. Dosyaya müdahale talebinde bulunmak isteyenler, kendisinin de bir şekilde mağdur olduğunu söyleyenler -iddianamede yer almasalar bile- bu taleplerinde bulunurlar olağan yargı sıralamasında. Kimlik tespiti sonrasında sanıkların savunmasına geçilir. Oluşturulan ara kararlar düzleminde, aslında olağan ceza yargılamaları sıralamalarının hiçbirinin yapılmayacağını görüyoruz. Tutuklu 8 sanık güvenlik gerekçesiyle çağrılmamış. Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) üzerinden dinlenmelerine karar verilmiş. 15 gün boyunca duruşma sürecek. Dolayısıyla bunların hepsinin yetişebileceği bir süre var. Bir kere biz baştan şunu anlamış olduk; bu dosyayı yürüten heyet yine yeterince cesur değil.

Bundan, mahkeme heyetinin iktidar korkusu taşıdığını mı anlayalım?
Tabii, iktidar korkusu taşıyor. Çünkü normalde gerçekten mevzunun özüne inmek isteyen, gerçekten sorumlulukları açığa çıkarmak isteyen, mevcut iddianame ile bile yargılama yapmak isteyen bir heyet için bunlar sorun olmazdı. Ailelerin günlere göre bölündüğü anlaşılıyor. Aslında ilk etapta ailelerin ifadeleri de alınmayacak. Önce “şikayetçi misiniz, değil misiniz”, bu standartta bir soru sorulacak.

Mahkeme heyeti uygulamayı “fiziki koşullar”la gerekçelendiriyor. Ama aileleri duruşma günlerine göre bölerek, aynı zamanda ailelerin tepkisini de bertaraf etmiş ya da zayıflatmış mı olacak?
Bunun için salon sıkıntısı, güvenlik vs gibi bir ton gerekçeleri var ama tüm bunların bir arada yapılacağı koşullar yaratılabilirdi istenseydi. Ayrıca hiç tepkisiz bir tablo ortaya çıkmasını beklemesinler zaten. İnsanlar canlarını kaybettiler ve hayatta kalanlar da ciddi ekonomik sıkıntılar yaşıyor. Burada, evinde ölü olan olmayan ayrımı yok, tüm kent müthiş bir ekonomik sıkıntı içinde, inanılmaz bir travma yaşıyorlar. Tepki elbette olacak ama normal bir “cesur” heyetin bu tepkiyi de göğüslemesi gerekiyor. Bu acıyı anlamak gerekiyor önce. Ama bu tutanak, bu acıyı anlamıyor. Aksine kendini bunun dışında nasıl tutabileceği ve bu süreci nasıl başına iş açmadan kapatabileceğini düşünüyor. Ailelerin buna tepki göstermesi kadar doğal bir şey yok. Bu insanlar 11 aydır yaşadıkları sorunları gerçekçi bir zeminde tartışacak bir muhatapla karşılaşmadılar. Bu olmadığı gibi yaptıkları eyleme biber gazı atıldı, evlerine ekmek götürecek ocaklar kapatıldı, ücretleri kesildi… Bunların hepsini yaşadılar, üstüne üstlük bir de “adaleti arayabilecekleri” tek alanın kapılarının kendilerine kapanması, bana kalırsa bir gerilimi çözmek değil, gerilimi tırmandırmaktır

Aileler, sanıkların salona getirilmemesine de tepki gösteriyor…
Bu da haklı bir tepki. Burada yüz yüzelik ilkesi de yerle bir ediliyor. Mahkeme heyetinin çok gergin olduğu bu tutanaktan anlaşılıyor. 15 gün boyunca yargılamanın başlamaması tablosuyla da karşılaşabiliriz. Bu da olabilir.

Duruşmaya katılacak avukatlarla ilgili de sınırlama getirilmiş. Bu yasal mı?
Hasan Ferit Gedik’in geçen celsesinde de aynı şeyle karşılaştık. Müşteki başına avukat diye bir uygulama başlatmaya çalıştılar. Bu da yasalara aykırı. Bir kişi isterse kendine 50 avukat tutabilir. Yasada biz avukatların birbirine yetki vermesi gibi bir hakkımız var. Müvekkilimiz bize vekaleti verdiğinde bu hakkı veriyor. Belki biz orada binlerce avukat, tek tek savunma yapacağız. İsterse duruşma bir yıl sürsün, bu onların sorunu. Dolayısıyla, oldukça korkak bir ara karar tutanağı.

GÜVENSİZLİĞİMİZİ KİMSE PARANOYAKLIK OLARAK GÖREMEZ

Dava öncesi Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı değişti. Kamuoyunun yakından izlediği böylesi önemli davalardaki bu türden değişikliklere kuşkuyla yaklaşılıyor ama siz nasıl karşıladınız bu haberi?
İlk heyeti de, ikinci heyeti de tanımıyorum. Ama bizlerin artık öğrenilmiş bir güvensizliği var. Bu güvensizliğimizi de kimse paranoyaklık ya da komploculuk olarak niteleyemez. Çünkü dediğiniz gibi bunun onlarca örneğini gördük. Birçok dosyada son anda yapılan müdahalelerle dosyaların nasıl sürüncemede bırakıldığını ya da nasıl terse döndürüldüğünü gördük. Kamuoyunda bunun en bilinir örnekleri Hrant Dink ve Pınar Selek dosyasıdır. Bu açıdan “bu biraz rastlantıdır” deyip geçemeyiz ama teknik hukuk açısından şunu söyleyebiliriz; iddianameyi kabul eden heyet duruşmaya çıkacak heyet olmayacak. Bu kadar kısa sürede, bu kadar önemli bir dosyaya hakim olup olmadıkları koca bir soru işareti. En azından teknik hukuk anlamında basit bir akıl yürütmeyle bunu söyleyebiliriz ama arka planda siyasal bir saik var mıdır, bunu bilmiyoruz.

DAVUTPAŞA’NIN DİRAYETİ SOMA’YA DA GEREKLİ

Hükümetin iş cinayetleri karşısındaki cezasızlık politikasıyla uyumlu Marmara Park, Davutpaşa, Torunlar gibi dava deneyimleri var. Bu deneyimler üzerinden Soma’ya baktığınızda ne söylersiniz?
Bizde, iş kazalarının aslında birer iş cinayeti olduğu algısı son 4-5 yıldır oluşuyor. Bu işin politik bir iş olduğu artık taraflarca da kavranmış bir mesele. Ama siyasal iktidarın bu zamana kadar takınmış olduğu tavır, işin sorumluluk zincirini bir noktada kesmek düzleminde. Soma iddianamesi bunu aynı yerden kesmiş durumda.

Kesmeyi önlemenin yolu nedir peki?
Toplumsal kamuoyu ile birleşmiş bir hukuk mücadelesi. Davutpaşa’da bu başarıldı. Orda arkadaşlar teknik hukuk anlamında da çok ciddi bir emek harcadılar, aileler de sürecin peşini hiç bırakmadı ve yargılamanın yarı aşamasında idari kadrolar hakkında suç duyurusu yapılması başarıldı. Bu ender örneklerden biridir. Soma’da da bu dirayeti göstermek gerekiyor. Buna rağmen çözer mi? Ben hukuksal alandan, politik yaşamdan bağımsız beklentiler duymanın çok gerçekçi olduğunu düşünmüyorum. Seçimlerden sonra karşılaşacağımız Türkiye tablosuyla çok ilişkili. Ama her koşulda, seçimlerden sonra ne olursa olsun, toplumsal baskı ortadan kalkarsa, bu dosyadan bir şey çıkmayacağını ya da iddianame sınırında bir şey çıkacağını şimdiden söylemek mümkün. Onun ötesine götürebilmek ancak ve ancak mücadelenin işi.

HERKES İŞÇİ AMA İŞ MAHKEMESİ YOK!

Tazminat davalarında durum nasıl peki? 
Tazminat, iş mahkemelerinin konusu. Onun verilerine sahip değilim. İlke kararı gereği tazminat davaları almıyoruz. Orda da çabaladığımız şey şu oldu; şöyle bir kent düşünün, herkes işçi ama iş mahkemesi yok!

Neden yok?
Çünkü o zamana kadar hiçbir işçi tazminatını alamamış. İş kazaları geçirmiş, hukuksuz işten atılmış ama hiç dava açamamış. Çünkü oradaki avukatlar o davaları almamış. Bunu bize belki 30 işçi aktardı. Avukat, “Bundan bir şey çıkmaz” demiş, göndermiş. Böyle bir dava açma alışkanlığı olmamış. Çünkü şöyle bir durum var; orda çalışıyor, o madenden çıkıp öbür madene gidecek, önce işin psikolojik boyutu var, cesaret edemiyor “öbür tarafta iş bulamam” diye. İkincisi, arkasında duracak avukat bulamıyor. İş kazası meselesinde şunu yapmaya çalıştık. Toplumsal dilde “kan parası” dediğimiz hikâyeler vardır ya, bu yaşanmasın, insanlar kazanacakları tazminatın, o sırada masrafları ödeyecek paraları olmadığı için yüzde ellisini avukata vermek zorunda kalmasın, (çünkü Zonguldak’ta Karadon dosyasında bu çok acı verici biçimde karşımıza çıkmıştı) bunları yaşamasınlar…  Ama biz de alamıyoruz bu dosyaları, çünkü oraya dayanışma için gitmişken algı sıkıntı yaratabilir. Barolar adli yardım mekanizmaları kursun, işçiler buraya başvursun, hepimize görev versin, çünkü öyle bir durumda işçiden para alma hakkına sahip değiliz, baro herhangi bir adli yardım dosyasında avukata ne ödüyorsa, onu ödesin çağrısı yaptık. Bu çağrı karşılık buldu. Şu an İstanbul’da da açılmış bir dizi dava var. Çünkü şirketin merkezi İstanbul’da. Buradaki davalarda dosyam yok ama aldığım bilgilere göre büyük kısmı ceza dosyasını beklemek istemiş. Bu sıkıntı çünkü kolektif çalışan birçok avukat arkadaşımız bu davaları sadece şirkete açmadılar. TKİ’yi de taraf gösterdiler, sorumluluk ilişkisinden kaynaklı. Ceza dosyası beklendiğinde, TKİ taraf değil şu an. TKİ içindeki bir kısım insan taksir üzerinden yargılanıyor ama esas sorumluluk düzeyinde değil. Bu iş dosyasını da etkileyebilir.

Ayrıca bunca mağduriyet yaşamış insanların, acılarını yatıştırmayacak ama yaşamlarını bir nebze sürdürmelerini sağlayacak tazminata geç ulaşmaları gibi bir sonuç da yaratacak. Soma Holding şirketine tedbir kondu ama şirketten ne kalır geriye, bu tazminatlar ne kadar tahsil edilebilir, gibi kuvvetli sorular da var ortada.

BİR KİŞİNİN DELİLİĞİNİ YAŞAMIYORUZ

Katliamın hemen ardından Soma’ya ilk giden avukatlar arasındaydınız. AKP Hükümetinin Soma’daki tavrına yakından şahit oldunuz. İşi fıtratla açıklayan dönemin Başbakanı Erdoğan’ın tavrı, danışmanın Soma işçisini tekmelemesi, protesto edenlerin avukatlar dâhil gözaltına alınmaları ve hiçbir istifa olmaması… Hükümetin, 301 işçinin ölümü karşısında daha “sakin”, “sabırlı” bir görüntü vermek yerine tam tersi bir pozisyon almasını siz nasıl değerlendirdiniz?
Bütün bunlar aslında korkunun ürünü. Seçilmek her zaman meşruluk değildir ya, ne kadar yüksek oy alırsanız alın, meşruluk zeminini kaybettiğiniz noktada korku büyüyecektir. Bu korku iki türlü pratik geliştirebilir; bir tanesi, korku teslimiyeti getirir ve daha liberal olan, daha sözde demokratik olan tavrı besler. Diğeri ise, daha saldırgan tarzı besleyecektir. Burada daha saldırgan olmak sadece toplumsal meşruluğu kaybetmekle ilgili değil, burjuva siyasal alandaki yalnızlaşmayla da ilgisi var. Yani Ortadoğu politikalarının tamamının çöktüğünü, görülebildiği kadarıyla Avrupa ve Amerika’nın desteğini büyük oranda kaybettiğini, TÜSİAD’la irili ufaklı gerilimler yaşadığını görüyoruz vs. Bütün bunlar birleştiğinde yalnızlaşmanın da yarattığı bir hal var. Bundan şu sonucu çıkarmayacağım; hani bir kişinin deliliğini falan yaşamıyoruz. Tekil bir insanın akıl sağlığı ile ilgili bir sorun değil. Bunlar akılcı hareketler, kişiye özgü olmayan hareketler. İktidarı elde tutmanın bir aracı olarak kullanılan hareketler.

Erdoğan, Soma protestolarını da “Geziciler” argümanıyla karşılamıştı…
Evet.“Geziciler” argümanı Soma’nın ilk dört günü çok baskındı. Bugün de artık iktidarı eleştiren her yer, herkes için “Geziciler” argümanıyla karşılaşıyoruz. Bu da aslında bizim Gezi’de muazzam anlamlı bir şey yaptığımızı ama esasta iktidarın algı manipülasyonunun, toplumun başka bir kesimi ile Gezi arasında bağ kurulmasının önüne geçtiğini gösteriyor.

Hükümetin protesto edildiği eylemler nedeniyle açılmış başka davalar da söz konusu. Oradaki soruşturmalar nasıl ilerliyor? 
Bendeki tekil veriler üzerinden şunu söyleyebilirim; kamu personeli olup gözaltına alınan kişilerle ilgili doğrudan idari soruşturmalar başlatıldı. Bir sonuç oluşmadı çünkü çok hukuksuz yürütmüşlerdi süreci. Orada sürece duyarlı kamu personeli, süreçle politize olmuş ya da önceden politik olanlar ciddi bir baskıyla karşı karşıya. Patronla ortak hareket eden sendika karşısında pozisyon alan DİSK ve DİSK adına çalışan ama doğrudan profesyonel olarak DİSK çalışanı olmayan kişiler çok ciddi hedef gösterildiler. Bu soruşturmalarda henüz ilerlemiş değiliz.

 

 

İlgili İçerikler

Son Eklenenler