Ana Sayfa Manşet Röportaj | Ali Mendillioğlu: Yoksullar yoksulların arkasında

Röportaj | Ali Mendillioğlu: Yoksullar yoksulların arkasında

Artan yoksullukla beraber sayıları giderek çoğalan atık kağıt işçileri, son dönemde İstanbul Valiliğinin talimatı ile başlayan polis-zabıta saldırıları ve bunlara karşı verdikleri fiili-meşru mücadele ile gündemde. 3 atık kağıt işçisinin tutuklandığı bu süreçte çok sayıda atık kağıt işçisinin ‘çekçek’ diye ifade ettikleri el arabaları ve topladıkları çöpler gasp edildi, depolarına baskın yapıldı, yaşadıkları yerler yakılıp yıkıldı. Buraya kadar olanlar herkesin malumu. Şimdi yaşananları ve saldırıların arka planını, ekonomi-politiğini, sorumlularını Geri Dönüşüm İşçileri Derneği Başkanı Ali Mendillioğlu’ndan dinliyoruz.
Tüm bu süreç nasıl başladı?

Bu soruya cevap vermeden önce resmi muhatapların ne söylediğine bakmak gerekiyor sanırım. Öncelikle muhatapların yaptıkları açıklamaların doğru olduğunu varsayarak yola çıkalım. 23 Ağustos’taki Bahçelievler operasyonundan 4 gün öncesine kadar sadece İstanbul Valiliği’nin açıklamaları vardı, 3 ya da 4 açıklama yaptı Valilik. Niye bu uygulamaların, baskıların olduğunu kendince şöyle izah etti, dedi ki: “Siz burada haksız ve kayıt dışı kazanç elde ediyorsunuz, çevreyi kirletiyorsunuz, kaçak ve kayıt dışı göçmen çalıştırıyorsunuz, huzur ve güvenliği bozuyorsunuz”. Arkasından da sokaklarda çekçekçilerin görünmemesi için verdikleri mücadelede halkın, muhtarların ve emniyet güçlerinin desteğini istemişti.

Şu ana kadar Valiliğin açıklamalarının doğru olduğunu varsayalım. Ama bundan 4 gün önce nihayet Çevre Bakanı Murat Kurum bir açıklama yapmak zorunda kaldı. Açıklamasında Sıfır Atık projesinin en önemli bileşinin toplayıcılar, çekçekçiler olduğunu, bu çekçekçi kardeşlerinin alın teriyle helal ekmek kazandığını ve bu çekçekçi kardeşleriyle kendilerinin arasına bundan önce hiçbir grubun girmediğini ve bundan sonra da girmelerine izin vermeyeceklerini söyledi.

“OPERASYONLARLA TOPLAYICILAR BARINAMIYORUZ HAREKETİ’NİN ORGANİK BİLEŞENİ OLDU”

Şimdi iki açıklama arasında çelişkiler var. Birisi sokaklarda çekçekçi görünmemesi için halkın desteğini istiyor, diğeri projesinin en önemli bileşeninin çekçekçiler olduğunu söylüyor. Diğer taraftan şunu da görmüş oluyoruz ki ikisi de bu işi bitirmek için nihai çözümü bulmuş. Çevre Bakanı da arkasından ekliyor, “Bu uygulamalar rutindir” diyor. Binlerce polisin katıldığı, gece yarısı iş makinalarıyla girilen ve gece yapılan bir uygulama nasıl rutin bir uygulama olabilir? Bu artık sizin takdirinize kalmış. Arkasından da diyor ki “Biz bu uygulamaları depolara yapıyoruz, çekçekçilere değil”. Depolara yapıyorsanız çekçekçiler topladığı malı kime satacak, muhatabı kim? İkinci bir soru, çekçekçilerin büyük kısmı depolarda yaşıyorlar, buralarda yatıyorlar kalkıyorlar. Dolayısıyla siz evlerini ellerinden aldığınız andan itibaren bu insanlar nerede barınacaklar? Son bir aydan itibaren, operasyonlarla Barınamıyoruz Hareketi’nin organik bir bileşeni toplayıcılar oldu. Binlerce insanın yaşadığı konteynerler kaldırıldı. Yaşadığı evler yıkıldı.

Şimdi resmi muhataplar bunları söylüyor. Diğer taraftan da siz -haklı olarak- şunu soruyorsunuz: Bu iş 30 yıldır yapılıyor, tarihi çok eskiye dayanıyor, e niye son 2-3 aydır bunlar yaşanıyor? Burada da Çevre Bakanı yine diyor ki; bu uygulamaların ‘rutin uygulamaların’ Sayın Emine Erdoğan hanımefendinin Sıfır Atık projesiyle ilgili olduğunu söyleyenler yalan söylüyor”. Neyle ilişkilendirelim? Sıfır Atık projesi 2017’de yürürlüğe giriyor. Aslında 2004’te Entegre Atık Sistemi devreye giriyor, sonra 2017’de ismine makyaj yaparak Sıfır Atık projesine döndürdüler. Yüksek teknolojili optik okumayla ayrıştırma yapabilen tesislerin kurulum süreci başlıyor, arkasından bu operasyonlar başlatılıyor. Biz neyle ilişkilendirelim?

SALDIRILARI MEŞRU GÖSTERMEK İÇİN ‘KAÇAK GÖÇMEN’ KARTI

Bahsi geçen haksız kazanç, çevre kirliliği, kaçak göçmen çalıştırmak gibi iddialara yanıt vermek ister misiniz? Özellikle kaçak göçmen çalıştırma iddiasıyla konu nereye çekilmek isteniyor, ne amaçlanıyor?

Türkiye’de göçmen meselesi yıllarca dış politikanın malzemesi oldu. Avrupa’yı tehdit eden bir kart olarak kullanıldı. Hatırlarsınız Yunanistan sınırlarına yığılan göçmenleri. Ama büyüyen ekonomik kriz, yoksulluk ve işsizlikle beraber kamuoyunda göçmenlere karşı büyük bir tepki oluştu. Bu tepki oluştuktan sonra, bu tepkiyi yumuşatmanın bir yolu olarak kayıt dışı göçmen meselesini kullanmaya başladılar ve bu argümanla toplayıcılara yönelik operasyonlara bir meşruluk sağlayacaklarını ve kamuoyunu yatıştıracaklarını zannediyorlar. Doğru değil. Toplama merkezlerine gönderilen, gözaltına alınan göçmenlerin yüzde 98’i Afgan’dır. Yüzde 100’ü demiyorum; çünkü son Ataşehir operasyonuna kadar hepsi Afgan’dı. Ataşehir’de de 30 civarında Suriyeliyi gözaltına aldılar.

“KAYIT DIŞI GÖÇMEN DEDİKLERİ BU DEPOLARDA YILLARDIR ÇALIŞIYOR”

Afganlar özelinden konuşacak olursak bu arkadaşlar 2018’de Göç İdaresi kurulduğundan beri kayıt altına alınmıyorlar. 120 bin kayıt dışı Afgan göçmen olduğundan bahsediliyor. 2018 yılı öncesinde, BM’nin bu işin muhatabı olduğu dönemde 180 bin Afgan göçmen kayıt altına alınmışken Göç idaresi kuruluyor ve bu kayıt işlemleri oraya devrediliyor. Sonrasında, 2018’den bu yana Afganlar bilinçli olarak kayıt altına alınmıyor. Birçok Afgan başvuruyor; çoğunun aileleri var, çocukları var ve eğitim göremiyorlar bu yüzden. Kendi kayıt altına almadıkları insanları kayıt dışı kaçak göçmenmiş gibi gösteriyorlar. Kamuoyunu yatıştırmak için de özellikle operasyon yapılırken kayıt dışı göçmen çalıştırma meselesini sık sık tekrarlıyorlar. Kayıt dışı göçmen dedikleri kişiler yıllardır bu depolarda çalışıyor, kendileri de bilir. Zabıtalar sürekli burayı denetler, onlarca yıldır varlıklarından haberdarlar. Son 2-3 ayda fark ettiler onların kayıt dışı olduklarını.

“BİRİLERİNİN YOLU DÜZLEŞTİRİLMEYE ÇALIŞILIYOR”

Daha önce Ankara’da da benzer bir süreç yaşanmıştı. O süreç nasıl sonuçlanmıştı?

Evet, 2004 civarında yaşanmıştı. Bugünleri gördükten sonra o günleri özlemle anıyoruz. Onlar baskı falan değilmiş. Bu yönetmelik 2004’te yürürlüğe girdi; Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği. AB uyum yasaları çerçevesinde girdi. Bu kapsamdaki birçok yönetmelik ve mevzuat gibi bu da bir makyajdı. Burada kritik bir konu var. Yüz binlerce insan çöpten geçinir ve Avrupa’nın hiçbir yerinde, ülkesinde böyle bir realite yok. Yüz binlerce insanın çöpten geçinmesi gibi bir gerçek yok. Bu yasa çıkarken görmezden gelindi bu insanlar. Hiç tartışılmadı bile. Sonrasında da şöyle düşündüler; sisteme entegre etmektense buhar olup uçuralım bunları, gözden kaçıralım. Ankara’daki saldırılar da böyle başlamıştı. 2004’ten bugüne kadar bu yönetmelik 17 kez değişti. 7 Ekim Cuma sabahı bir değişiklik daha yaptılar. Tehlikesiz Atık Tesis (TAT) ruhsatı olan depolar var. Bu ruhsatı bizzat Çevre Bakanlığı verdi. Şimdi Bakanlık diyor ki, bir de belediyeden ruhsat almanız gerekiyor. Yani kendi verdiği ruhsatın yanında bir de belediye ruhsatı istiyor. Pratikteki anlamı şu; belediye de size ruhsat vermeyecek, biz buraları kapatacağız. Yani birilerinin yolu düzleştirilmeye çalışılıyor, bu çok açık. 2004 yılından 2021 yılına kadar 18 kez mevzuat değişikliği var ve 2 yıl önce de benzer bir şey atık alıcısı firmalara uygulanmıştı. Kendileri de ne yaptıklarının farkında değiller. Bir yönetmelik 17 yılda 18 kez değiştirilmez. Ya bir çıkış bulamıyorlar, toplayıcıları buhar edip uçuramıyorlar; ya da yok edemiyorlar, uğraşıp duruyorlar. Biz de kestiremiyoruz sonucun ne olacağını.

Peki, tüm bu yaşananlar, saldırılar sizin içinizde nasıl tartışılıyor?

Büyük bir öfkeye yol açıyor. Aklı olan kişi bunun farkına varır; insan bu işi neden yapar ki? Yapacak hiçbir şeyi olmayan insanlar yapar. Burasının bir yaşam alanı olduğunu sürekli vurguluyoruz. Kimsenin size diploma sormadığı, sizden adli sicil kaydı istemediği, kimliğinizi sormadığı bir yerde insanlar bu işi yapıyor. Diğer taraftan bunu yaparken de bir tercihte bulunuyor. Ben suça bulaşmak istemiyorum, ben kimseye yük olmak istemiyorum diyor. Ancak olaylar bu noktaya vardığında arkadaşlarımızda ister istemez büyük bir öfke beliriyor. Yahu biz ne yaptık? Bizim suçumuz ne? Bu öfkeyi de bir süredir somut halde sokaklarda eylemlerimizle görüyorsunuz. 3 arkadaşımız da tutuklandı.

“ÇÖPÜN BAŞINA ZABITA, POLİS Mİ KOYACAKSIN?”

Sizin basın metninizde bu duyguyu çok iyi ifade eden bir kısım vardı: “Bizi yaşamın kıyısı olarak çöplere sürekleyenlerin bizi buradan uçuruma yuvarlamalarına izin vermeyeceğiz”. Bu duyguyu ifade eden en net cümle olduğunu söyleyebiliriz belki. Peki, bu sürecin sonunda atık kağıt işçilerinin taşeronlaşması gibi bir mesele söz konusu olabilir mi? Böyle bir uygulama bekliyor musunuz?

Zorunlu Kürt göçü olduğunda sayı patladı. 2000’li yıllarda Afganların bu piyasaya girmesiyle patladı. Suriyelilerle birlikte patladı. Her çingenenin çöple şu veya bu şekilde bir ilişkisi var. Yoksullukla birlikte sayı durmadan artıyor. Diyelim ki bugün mevcut toplayıcıları kayıt altına aldınız, güvenceli çalıştırıyorsunuz, bir yıl sonra bir bu kadar toplayıcı geldiğinde ne yapacaksınız? Klasik bir işçi-işveren ilişkisinden bahsetmiyoruz. Bir fabrikayı kapattığınızda bir işçinin direniş seçeneğinin de önünü kesmiş oluyorsunuz. En fazla grev çadırı kurabiliyor, kapının önünde oturma eylemi yapabiliyor. Çöple insan arasındaki ilişkiyi şöyle düşünün; çöpte bir şey var ve ona ihtiyaç duyan bir insan var. İkisi arasındaki ilişkiyi nasıl keseceksin? Kesemezsin. Çöpün başına zabıta, polis mi koyacaksın?

Peki, tutuklu arkadaşlarınızla görüşebildiniz mi hiç?

Maltepe yarı açık cezaevindeler. Moralleri iyi, durumları da iyi. Yanlış bir şey yaptıklarını düşünmüyorlar. Henüz görüş mümkün değil ama avukatlarıyla görüşebildik. Haberlerini alıyoruz.

2016’da lisanssız atık toplayıcılarının topladıkları atıkları alan firmalara ceza kesilmeye başlanmıştı. Şimdi de depoların mühürlenmesinden konuşuyoruz. Çekçeklere el konuluyor, barakalar zarar görüyor. Yani zaten mülksüz olma sebebiyle bu işe yönelen ve çöpten geçimini sağlayan insanlar daha da mülksüzleştiriliyor. Bu kadar büyük bir ekonomik çıkardan mı söz ediyoruz gerçekten? Büyük bir saldırının ardında büyük bir menfaat var mı? Yani onun ekonomisinden de birazcık bahsedelim istiyoruz.

Valiliğin ortaya koyduğu rakam, yani İstanbul’un günlük atık çöpü 19 bin 500 ton. Ben bu rakamın doğru olduğuna inanmıyorum. Daha da altındadır. Buradaki ekonomik girdiyi göstermek için söylüyor. Belki o kadar çöp vardır ama bunların içerisinde organik atıklar, yemek vb geri dönüştürülemeyen atıklar da vardır. Ama tamamını geri dönüştürülebilir atık gibi gösteriyor. Sokaktan toplananlar atık değil, hammadde. Hammadde üretim içerisindeki en büyük girdidir. Yani işçi fiyatlarını aşağı çekebilirsiniz ama enerji ve hammadde fiyatlarını aşağı çekemezsiniz. Sokaktan toplanan pet, plastik değildir; petro-kimyadır. Kağıt, selülozdur. Tekrar dönüştürülebilecek selülozdur. Bunun üzerinden bakacak olursak Valiliğin söylediği verinin doğru olduğunu düşünelim. 1 tonun içerisindeki bütün ürünlerin karışık olarak 1500 lira olduğunu düşünün. Her birinin ayrı ayrı fiyatı var. Plastik ürünlerin, hurdanın, kağıdın vs. Siz hesaplayın 20 bin ton ne kadar yapar.

Son derece büyük bir meblağdan bahsediyoruz…

Tabii, bu iş burada da bitmiyor. Sokaktan toplanmış hammadde haliyle bu fiyat ediyor. Bunların işlenerek piyasaya geri dönüşümünde 4, 5 kat fiyatlar artıyor. Bir örnek vereyim, ortalama olarak bir kg kağıdın fiyatı 5 TL olduğunu düşünelim, sokaktaki değeri 50 kuruşken fiyatı 10 kat artıyor. Dolayısıyla burada dönen sıcak parayı düşünün.

Çeşitli siyasi partilerin bu konuya yoğun ilgisi olduğunu gördük. Onların yaklaşımı nasıl, bu konunun çözümü için nasıl adımlar atıyorlar?
Biz bu ilgiden son derece memnunuz. Başta bize şunu söylüyorlardı; bu sadece Valiliğin aldığı bir karar değil, koordineli yürütülen bir çalışma. Yerel yönetimler, Emniyet ve Çevre Bakanlığı ile birlikte. İstanbul’da yerel yönetimlerin 25’i AKP’li 14’ü de CHP’li belediyelerin elinde. Şöyle bir algı yaratmaya çalışıyorlar; ikisi de bu uygulamanın onaycısı. Ama CHP’li belediyelerle görüştüğümüzde şunu söylediler bize: “Bizim böyle bir karardan haberimiz dahi yok, kimse bize sormadı”. Arkasından Canan Kaftancıoğlu ve Kemal Kılıçdaroğlu bizzat gelerek ziyaret etti. Bunu açıkça deklare etti. Bu, şu anlama gelir, ortada bir yanılma var. Çevre Bakanı diyor ki “Biz çekçekçilerle değil, depocularla uğraşıyoruz”. CHP’li belediyeler diyor ki “Biz bu uygulamayı doğru bulmuyoruz”. O zaman çember iyice daraldı. Uygulamayı doğru bulan elde iki tane kurum var: Birincisi Valilik, -zaten kendi basın açıklamalarınca açıkça bunu söylüyor- ikincisi, hala kulağının üstüne yatan, bununla ilgili çıt çıkarmayan, açıklama yapmayan AKP’li belediyeler. Artık sorumlu kim sorusunun cevabı da yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

Mücadeleniz nasıl devam edecek? Önünüzde bir programınız var mı? Sanıyoruz bir miting örgütlemeyi düşünüyorsunuz.

Böyle bir hedefimiz var, evet. Dikkat ederseniz eylem alanları olarak özellikle muhatabımız olan kamu kuruluşlarının önünü seçmedik. Bizzat kendi yaşam alanlarımızda bu eylemleri örgütledik. Nedeni de şuydu, bizim hakkımızda ithamlarda bulunan insanlara hangi koşullarda nasıl yaşadığımızı göstermek istedik. Arkasından da şunu söyledik: “Biz, burada yaşıyoruz ve buradan sesleniyoruz. Siz de kapalı kapılar ardından ya da mikrofonlar önünde konuşmayın. Siz de nerede yaşıyorsanız kendi yaşam alanlarınızdan, evlerinizden, sosyal alanlarınızdan seslenin. Herkes bizim nasıl yaşadığımızı görüyor, biz de sizin nasıl yaşadığınızı görelim”. Bunu vurgulamak için bu alanları seçtik ve mitingdeki amacımız da budur. Başarabilirsek motor güç toplayıcılar olacak ama Valilik sürekli şunu söylüyor ya “Halkın desteği için teşekkür ederiz”, Biz de şuna çok inanıyoruz; bizler yoksulluğun en görünür haliyiz, toplayıcılar olarak. Diğer taraftan bu halk da yoksul. Bu halk bu uygulamaların arkasında değil. Yoksullar yoksulların arkasında. Mitingte de vurguyu yoksulluğa doğru evriltmek istiyoruz. Yoksulluğu ön plana çıkartmak istiyoruz. Çünkü gıda teröründen, kira zamlarından, faturalardan illallah etmiş halkla bizim yaşadıklarımız sıkıntılar aynı.

İlgili İçerikler

Son Eklenenler