Ana Sayfa Çeviri Neden kapitalist hükümetler için enflasyon işsizlikten daha önemlidir? - Prabhat Patnaik

Neden kapitalist hükümetler için enflasyon işsizlikten daha önemlidir? – Prabhat Patnaik

Küresel bir salgının ardından bile dünyada en fazla konuşulan ekonomik sorunun enflasyon olduğunu görüyoruz. Enflasyonun ABD’de %8,3’e, AB’de %8,1’e ulaşması ekonomi gündemini çalkalamaya yetiyor. Pandemi ile tırmanan işsizlik ve güvencesizlik yerine batı ekonomilerinin neden enflasyon rakamlarına odaklandığı işçi sınıfı için merak uyandırıcı nitelikte. Yüksek işsizlikle beraber hiper-enflasyona sürüklenen Türkiye’de de hükümetin (yine) işsizlik ve güvencesizliği görmezden gelerek sadece enflasyonu konuştuğunu görüyoruz. Çağdaş kapitalizmin finansallaşma süreci ile beraber istihdamı arttırıp, işsizliği azaltacak politikalar yerine enflasyon hedeflemesine odaklanmasının ardında politik bir tercih yatıyor. Üstelik bu tercih işsizliği arttırma tehlikesine rağmen yapılıyor. Profesör Prabhat Patnaik, halkın refahını arttırmak yerine izlenen bu ekonomi politikasının arkasındaki ideolojik dinamiği açıklıyor.

Kapitalist hükümetler her zaman işsizliği arttırarak, enflasyonu kontrol etmeye çalışırlar. Bunun sebebi, işsizlik ve enflasyon arasında istikrarlı bir “değiş-tokuş”u ifade eden Phillips Eğrisi’ne[i], duyulan inanç değildir. Enflasyonu, aşırı para arzı gibi (“çok az metaya yönelen, çok fazla para”) faktörlere bağlayıp, çözümü parasal sıkılaştırmada görenler dahi, aslında enflasyonu daha yüksek işsizlik yoluyla kontrol etmeye çalışırlar. Çünkü parasal sıkılaştırma, işsizliğin artması ile sonuçlanır.

Bu birçok soruyu beraberinde getirir. İlk soru şudur: Neden? Neden hükümetler, doğrudan fiyat kontrolleri veya bir kıtlık olduğunda devreye sokulan karne uygulaması gibi enflasyon karşıtı çeşitli önlemleri uygularlarken, yüksek istihdamı korumazlar? Cevap, kapitalistler ekonomiye “gereğinden fazla” doğrudan devlet müdahalesini istemezler. Çünkü bu, sistemin toplumsal meşruiyetini şu soruyla azaltacağı için sakıncalıdır: Her hastalandığında, şifayı devlet müdahalesinde bulan bir sistem ne kadar iyi olabilir ki?

İkinci soru ise şudur; Nihayetinde işsizlik de (daha az işçi çalıştığından) artı-değer üretiminin azalması anlamına geldiği için kapitalistlerin zararınayken, neden kapitalist hükümetler enflasyonla mücadeleyi işsizliği daha fazla arttırmasına rağmen tercih ederler? İşsizlik, yalnızca çok yüksek oranlı enflasyonla karşılaşıldığında bir enflasyonla savaş silahı olarak kullanılmaz, bu silah çoğu zaman orta hatta düşük düzeydeki enflasyon durumlarında dahi cephaneden çıkarılır. ABD’de pandemi öncesine kıyasla, hala milyonlarca insan işsizken, Aralık ayı enflasyonu yalnızca %7’ye ulaştığı için faiz artışına gidilmiştir. 1982’den bu yana görülen en yüksek enflasyon olan bu oran[ii], son 40 yıldır Amerikan hükümetlerinin enflasyonu kontrol altında tutma konusunda ne kadar hevesli olduğunu gösterir.

Tony Blair‘in İngiltere başbakanı olduğu dönemde, Muhafazakarların (Tories) “%2,5 altındaki” enflasyon hedefini yeterince düşük bulmadığını açıklaması dikkat çekicidir. Bu açıkça şu anlama geliyordu, tam istihdamı hedefleyen eski İşçi Partisi’nin aksine, Blair hükümeti işsizlik ne kadar artacak olursa olsun, sıfıra yakın bir enflasyonu hedefleyecek ve ülkesi de bunun bedelini ödeyecekti.

Enflasyon görece düşük olduğunda dahi, en ufak bir artış hükümetlerin derhal harekete geçmesine ve karşılığında işsizliği arttırmaya başlamasına yol açıyor, yani enflasyonu işsizlikten daha çok umursuyorlar. Neden?

Blair ve sağcı ekonomistlerin verdiği cevap, düşük enflasyonun sonuçta daha hızlı büyüme getireceği ve bunun da uzun vadede daha yüksek ve istikrarlı istihdam rakamları sağlayacağı yönündedir. Fakat bu açıklama sadece ideolojik bir iddiadır; çünkü sıkı maliye ve para politikaları ile artan işsizlik, her halükarda atıl kapasitenin artması anlamına gelir ki, bu da özel yatırımı caydırarak uzun-erimli istihdamın azalmasıyla sonuçlanır. Aslında Blair’in iddiası, uzun vadede istihdamı yükseltmek için, kapitalistlere vergi imtiyazları sağlayarak karları arttırırken, mali açığa karşı işçilerden vergi almak gerektiği fikriyle eşdeğerdir. Teorik saçmalıkları bir yana, her iki önermeyi de destekleyecek zerre kadar kanıt yoktur.

Bu güruhun sunduğu ikinci açıklama ise işçi sınıfının refahı ile ilgilidir. Buna göre işçiler, orta hatta düşük enflasyon durumuna kıyasla işsizliği daha katlanılabilir bulurlar. Ancak, kapitalist hükümetler işçilerin refahını nadiren umursarlar; ayrıca işçilerin, işsizliğe göre enflasyondan daha fazla kaygılandığını doğrulayan bir veri yoktur. Başlarının üzerinde bir Demokles kılıcı gibi asılı duran işsizlik tehdidi, işçiler için küçümsenemeyecek kadar büyük bir güvensizlik yaratır.

Kimi liberal ekonomistler ise bu iddiayı daha da ileri taşımıştır. Örneğin, ünlü ekonomist John Hicks, kapitalist hükümetlerin işsizlikle mücadeledense enflasyon kontrolüne öncelik vermelerini (ki bunun başlıca örneği Britanya’daki Thatcher hükümetiydi) sıradan insanların (yani işçilerin) tercihleriyle açıklamaya çalışmıştır. Fakat bu tip açıklamalar, kendi kuramsal ön kabulleriyle düşünüldüğünde dahi, inandırıcı olamayacak kadar zorlayıcıdır.

Kapitalist hükümetlerin işsizlikten çok enflasyonu önemsemesi, aslında finans sektörünün çağdaş kapitalizmin içerisindeki hegemonik konumunu yansıtır. Bugünlerde kapitalist ekonomilerdeki servet ezici bir çoğunlukla finansal varlıklar biçiminde tutulmaktadır ve finansal varlıklar her ne kadar fiziksel varlıklar üzerindeki iddiaları temsil ediyor olsa da, finansal varlıkların fiyatlarındaki hareketler ile mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki enflasyon arasında senkronize bir ilişki yoktur. Bu nedenle, malların fiyatlarındaki enflasyon ilk etapta, finansal varlıkların reel değerini anında düşürür. Bu, finansal varlıkların fiyatlarındaki artış oranı, zaman içinde mal ve hizmet fiyatlarındaki enflasyon oranını aşsa bile böyledir. Dolayısıyla finans kapital, mal ve hizmet fiyatlarındaki enflasyona her zaman karşı çıkar ve böyle bir enflasyonun sıkı biçimde kontrol altında tutulmasını ister. Kapitalist hükümetlerin ulaşmaya çalıştığı şey de budur.

Enflasyonu kontrol altına almak için işsizliği arttırma politikası, böylece kapitalist hükümetlerin egemen sınıfın çıkarlarına hizmet ettiğini açık ve seçik bir şekilde ortaya koyar. Enflasyonu olabilecek en düşük seviyede tutma arzusunu en yüksek sesle dillendiren grupların, Thatcher’dan Blaire’e kadarki İngiliz Hükümetleri olması da, Londra’yı Avrupa’nın finansal başkenti olarak koruma isteği düşünüldüğünde pek şaşırtıcı değildir.

Akla şu soru gelebilir: Artan işsizlikle birlikte ekonomide üretilen artı değerin de ölçeği orantılı olarak düşecektir ve sermayenin tüm kesimlerinde gelirin (dışarıdan akan geliri bir kenara bırakırsak) üretilen artı değere bağlı olduğu düşünüldüğünde, bu durum finansa akan gelirin de azalmasına yol açacaktır. O zaman, finans sektörü neden enflasyon konusunda olduğu kadar işsizlikle ilgili de kaygılanmıyor?

Cevap, finans kapital hegemonyası çağında kapitalist ekonomilerde, reel ve finansal sektörlerin arasındaki ayrımın daha önce eşi benzeri görülmemiş bir boyuta taşınmış olmasında yatar. ABD’deki konut balonunun çöküşünden bu yana, dünyanın dört bir yanında borsalar iyi durumda olsa bile,  reel ekonomilerin kitlesel işsizlik ve durgunlukla boğuşması gerçeği, bu ayrılığın bir yansımasıdır. Bu durum sonuçta bizi şu hakikate götürür; finans sektörü için zenginlik sadece bir ekonomide üretilen artı değerle sınırlı değildir.

Borsa, girişimin değil spekülasyonun geliştiği yerdir ve borsaya yön veren güdü bir girişimde üretilen artı değerden gelir elde etmek değil, bugün ucuza alınıp yarın daha yüksek fiyata satılacak bir finansal varlıktan elde edilecek sermaye kazançlarıdır. Bu durum bizi şu soruya yönlendirir: Bugün alınıp yarın daha yüksek bir fiyata satılacak finansal varlıktan elde edilen bu kazanç nereden geliyor? Üretilen herhangi bir artı değere tekabül etmiyorsa, o zaman kurgusal olmalıdır ki, bu durumda bir kişinin kazancı bir başka kişinin kaybı anlamına gelir. Çok sayıda insan bir satış zincirinden kazanç sağlasa bile, tüm bu kişilerin kazançlarını dengelemek için eninde sonunda birileri büyük miktarda kaybetmek zorundadır.

Bu kesinlikle yaşanmaktadır ama borsa çöktüğünde altında kalanların zararlarının toplumsallaştırıldığı yani zararın borsadaki katılımcıların sırtından alındığı en az üç durumdan bahsedebiliriz. Bu gerçekleştiğinde yatırımcılar bir bütün olarak kazanç sağlarlar. Bunlardan biri şu gerçekten temellenir: Bir finansal varlığın alımı zorunlu olarak yatırımcının cebinden çıkan para ile gerçekleşmez, kimi zaman ödünç alınan parayla yapılır ve bu doğrultuda piyasanın çöküşü finansal varlığın alıcısına doğrudan veya dolaylı olarak borç veren çok sayıda kişinin dolandırılmış olmasıyla sonuçlanır. İkinci durum, hükümetin yurttaşların vergilerini kullanarak, bu kredilerin düzenlendiği ilgili finansal kurumları kurtarması şeklinde gerçekleşir. Burada, borsa çöktüğünde finansal varlıkları elinde tutan yatırımcıların kayıpları, sıradan vergi mükelleflerinin sırtına yüklenir. Üçüncüsü ise, devletin desteğini vergi gelirleriyle değil kamu varlıklarının satışı ile finanse ettiği zamandır. Bu durum ise piyasanın yeni varlıklar ile zenginleştirilerek kurtarılması anlamına gelir.

Bütün bunlar, Marx’ın ilkel sermaye birikimi dediği sürecin birer örneğidir. İlk iki durumda, finansal oligarşiyi zenginleştirmek için, sıradan insanlardan gasp edilerek gerçekleşen bir kazanç söz konusudur ki bu ilkel birikimin net bir örneğidir. Üçüncü durumda ise yeni varlıkların ortaya çıkması ve metalaştırılması aracılığıyla kapitalistlere akan bir zenginlik söz konusudur.

Bir başka deyişle, finansal oligarşi için, üretilen artı değerden gelen getiriden farklı olarak başka bir gelir kapısı daha vardır: ilkel sermaye birikimi. Bu nedenle oligarşi için, işsizlik enflasyondan daha az önemlidir ve bu tercih hükümet politikalarında da layıkıyla temsil edilir.

Çeviren: Burak Bilgiç

Düzenleyen: İlker İnmez


*Bu makale ilk olarak 13 Şubat 2022 tarihinde People’s Democracy’de yayımlanmıştır

Kaynak Metin: Why Capitalist Governments worry more about Inflation than Unemployment?

[i] [ç.n.] William Phillips tarafından geliştirilen Phillips Eğrisi hipotezine göre, işsizlik ve enflasyon arasında ters yönlü bir ilişki vardır. Yani işsizliğin azalması için ancak enflasyonun yükselmesi gerekmektedir. Enflasyonun düşmesi için ise işsizliğin artması gerekmektedir. 1970’li yıllarda bu hipotezin geçersizliği ortaya çıkmış olsa da merkez bankaları tarafından hala kullanıldığı görülmektedir.

[ii] [ç.n.] Aralık 2021’den itibaren ABD TÜFE endeksi yükselmeye devam etmiştir. Nisan 2022 TÜFE oranı %8,3 olarak açıklanmıştır.

İlgili İçerikler

Son Eklenenler