Ana Sayfa Ekoloji Migros direnişi, GİG ekonomisi ve gıda egemenliği üzerine düşünceler - Alican Boynak...

Migros direnişi, GİG ekonomisi ve gıda egemenliği üzerine düşünceler – Alican Boynak & Umut Kocagöz

Son dönemde kendini gösteren işçi direnişleri, kırsal alanın örgütlenmesi ve kentle ilişkisi üzerine kafa yoran bizler açısından bir takım öğretici sorular sormayı mümkün kıldı. Gıda tedarik ağında dayanışmanın imkanları nelerdir? Küçük çiftçilik ile esnaf kuryelik arasında bir benzerlik kurmak mümkün mü? Bu ne işimize yarar? Gıda egemenliği bunlara nasıl yanıt olabilir? Bu sorulara bağlı olarak, kırdaki mücadelelerle bunların nasıl ilişkilendirebileceğimize dair bir takım hususları tartışmak istiyoruz. 

Migros depo işçilerinin yol gösterici direnişi ve mücadelesi yeni başlamadı. Binbir emekle örülen bu mücadele fiili olarak yıllardır içeride ve dışarıda devam ediyordu. Hem DGD-SEN hem de Migros işçilerine bakmak, sınıf mücadelesinin nasıl sabırlı, ısrarcı, direnişçi ve istikrarlı olması gerektiğini bize hatırlatıyor. Aynı zamanda, bir örgütlenme stratejisinin ne olduğunu da hatırlatıyor. Depo, liman ve deniz taşımacılığı alanları küresel kapitalizmin en çok önem verdiği iş kollarından biri olan lojistiğin büyük bir kısmını içeriyor. Üretimin durma noktasına geldiği dönemlerde bile depolar açık ve işçiler çalışıyordu. Burada elbette gıda ürünleri de yer alıyordu.  

Migros patronları direnişi kırmak için zaman zaman çeşitli açıklamalar yaptı. Bu açıklamaların birinde şirket, gıda tedariğinin bir “kamu hizmeti” olmasından bahsederek, direnişin bu hizmeti akamete uğrattığını ifade etti. İçinde bulunduğumuz şirket gıda rejimi döneminde, gıda sistemi üzerinde şirketler, süpermarketler, zincir mağazalar hâkim konumda ve Migros da bunlardan biri. Haklılar; depoda başlayan direniş, tedariği akamete uğratmayı (doğrudan) amaçlamasa da, nihayetinde tedarik akamete uğradı. Lakin, bu başka bir gerçeği gözler önüne seriyor: gıda tedarik süreçlerinde, işçiler kilit bir rol oynamaktadır.

Gıda sisteminin kontrolünü elinde tutan Migros vb. şirketlerin gıda rejiminde, gıdaya erişim bir hak olarak görülmez, şirketlerin kâr elde ettiği bir sektör olarak görülür. Migros depo işçilerinin direnişi, bu kâr ilişkisinin gerçekleştiği alanlardan birini açığa çıkarmıştır. Emek sömürüsü, gıda hakkının gaspına ortaktır. Şirketler kâr ederken işçileri sömürür; lakin, bu sömürü, tedarik zinciri boyunca uzanan bir ilişki biçimidir. Gıda tedarik ağını geriye sardığımızda, Migros gibi zincir mağazaların sözleşmeli tarım yoluyla, piyasa baskısı altındaki çiftçileri de boyunduruk altına aldığını, güçsüz ve bağımlı kıldığını görürüz. Dolayısıyla, gıda hakkının gaspının bir başka boyutu da, Migros vb. şirketlerin kendilerine tâbi kılarak üretim yaptırdıkları çiftçilik biçimindedir. Sömürünün bir boyutu, sözleşmeli tarım yoluyla bu alanda yaşanmaktadır.  

Şirketlerin sipariş ettiği ürünün tamamını sadece kendisinin belirlediği bir ücretle alım garantisi verdiği sisteme “sözleşmeli tarım” diyoruz. 2000’lerin ortası itibariyle birçok üründe devlet artık taban fiyat belirlemediği için, üreticiler acımasız piyasa koşullarına mahkûm edilmekteler. Devlet kurumlarının, devlet eliyle kurulan ve yukarıdan yönetilen kooperatiflerin yerine geçen şirketler, bu kâr ve sömürü yapısına dayalı gıda rejimini yıllar içerisinde inşa ettiler. Bu sistemde, çiftçiler çoğu zaman üretim maliyetinin altında ürünlerini satmak zorunda kalıyor. Yıl içinde farklı hasat dönemlerinde çaresizlik içinde mahsulünü çöpe atan, uçurumdan aşağı atan, yola döken, isyan eden çiftçileri görüyoruz. Lakin, ancak böyle bir emek rejimi şirket tarımcılığının işlemesi, süpermarketlerin ucuza tedarik ettikleri gıdalardan yüksek kârlar elde etmesini, yurttaşların gıda hakkına erişimin gasp edilmesini mümkün kılabilir.

Mesele sadece çiftçinin ürettiğini ne kadara sattığı değil. Çiftçiler ne üreteceklerine, o ürünü hangi koşullarda ve nasıl üreteceklerine de karar veremiyor. Şirketler, sözleşmelerle bu süreci belirliyor. Bu sürecin kontrolünü, “iyi tarım”, “organik tarım”, vb. türde sertifika ve denetim süreçleriyle yönetiyorlar. Bu dayatmacı üretim ve sertifikalandırma süreçleri çiftçi üzerinde her türlü baskıyı oluşturan, çiftçinin özgüvenini yok eden ve onu kontrol altına alarak güçsüzleştiren pratikleridir.

Ek olarak, sözleşme olmasa bile kitlesel üretim ve organize tedarik süreçleriyle Türkiye’nin ciddi üretim kapasitesi olan fındık, üzüm, zeytin, çay vb. bir takım üründe, çiftçilerin kendini bir tür şirket gibi dizayn etme, bir “küçük işletme” olarak davranma eğilimlerinin geliştiğini görüyoruz. Ana toplayıcı olarak, örneğin Ferrero, Çaykur vb. türünde merkezi tekeller görülürken, bunlar için çalışan alt şirketlerden, taşeronalardan, yerel sanayicilerden, tüccar ve tefecilerden oluşan bir ağ var; ve bu ağda alta doğru gidildikçe, bunlara üretim yapan ve küçük işletmeye dönüşmekte olan küçük çiftçiler (ve tabi, ağın en altında, küçük üreticilerin işçisine dönüşmüş olan mevsimlik tarım işçileri) yer alıyor. 

Çiftçilerin emek rejimindeki bu dönüşüm, Trendyol direnişiyle gündemleşen “gig ekonomisi” modeline benzetilebilir. Eskiden çiftçiler, üretim süreçlerinde görece daha özerk davranabiliyor, yani hangi tohumu kullanacağına, ürünün nereye satacağına, ne kadarını kendine ayıracağına, piyasa dinamiklerinden belirli bir ölçüde de olsa uzak kalarak karar verebiliyordu. Yani, eskinin çiftçisi bu açıdan daha fazla “köylü” idi. Tarımsal yapıda neoliberal dönüşüm bunu bütünüyle değiştirdi. Eskinin büyük patronu, yani ürünü toplayan devlet, yerini şirketlere bıraktı. 

Günümüzde çiftçiler, ürünlerini hasat ettikten (veya topraksız/mevsimlik tarım işçilerine hasat ettirdikten) sonra tekelleşmiş bu “toplama ağlarına” ürünlerini “bırakıyorlar”. Bu toplama ağları, yani şirketler, bu ürünleri işliyor veya ham madde olarak pazarlıyor. Yani pastayı yiyor, ama elbette açığa çıkan gelir bölüşülmüyor. Çiftçi üzerinde sözleşmeler, borçlanmalar, mülksüzleşme vb. üzerinden kurduğu boyunduruk yoluyla, çiftçinin emeği üzerinden kâr elde ediyor. 

Aslında, üreten çiftçiler ve ürünlerin dağıtım sürecinde çalışan işçiler, kentlerde yaşayan emekçilerin beslenmesini sağlayan emek gücüdür. Kentli emekçilerin beslenmesi bir kamusal meseledir. Bu kamusal rolü yerine getirenler, ürünlerin üretilmesi sürecinde yer alan tarım işçileri, çiftçiler, lojistik sürecinde yer alan işçiler, depo işçileri, nakliye işçileri, kuryeler, mutfak emekçileri, vb. bu işin organizasyonunda yer alan bütün kesimlerdir. Eğer Batı Marmara deposundaki işçiler iş bıraktıklarından dolayı tedarik zinciri kesintiye uğradıysa, bu durum göstermektedir ki, burada kamu hizmetini verenler o depoda açlık sınırında çalışmaya zorlanan ve direnerek bu kaderi değiştiren işçileridir. Üretim hakkı kısıtlanan, borçlandırılan çiftçilerdir.

Migros gibi şirketlerse, depolarda ve marketlerde çalışan işçileri güvencesiz çalıştırırken, köleleştirirken; çiftçileri proleterleştirirken, mülksüzleştirirken; kentlerde yaşayan emekçi kitlelere de niteliksiz, sağlıksız ve pahalı gıda ürünlerini dayatmaktadır. Kentte yaşayan emekçilere dayatılan, süpermarket zincirlerinden alışveriş yaparak, burada emek sömürüsüyle üretilmiş, ucuz, sağlıksız, niteliksiz gıda ürünleriyle beslenmeleridir. Halbuki, burada beslenmek mümkün değildir, ancak akarın doyurmak ve bir sonraki güne hazırlanmak söz konusu olabilir. Güvencesiz üretimin, güvencesiz çalışmanın, gıda güvencesi olmadan beslenmenin üç ayağı bu şekilde kurulmaktadır.

Emeğin ekolojisi perspektifiyle bakıldığında, “gıda” gibi toplumsal olarak inşa edilen bir sürecin metalaşması, küçük çiftçinin, lojistik işçisinin ve gıdayı tüketen emekçinin kendi doğasına yabancılaşmasının bir biçimi olarak görülebilir. Halbuki gıda, insanın gezegendeki varoluşunu idame ettirmesi açısından birincil yaşam kaynaklarındandır ve emeğin kendi doğasını gerçekleştirmesi açısından hayatidir. Dolayısıyla, gıdanın metalaştırılması karşısında bir mücadele hattı örmenin, emeğin ekolojisi perspektifinin zorunlu bir görevi olduğu söylenebilir.

Önümüzdeki dönemde, daha çok ve ısrarla, birbirinden bağımsız ve ayrı gibi görünen bu üç alanı yan yana getirmeliyiz. Depo işçisinin de çiftçinin de tüketicinin de mücadelesini birleştirme hedefini koymalıyız. Migros’ta boykot sürecinin yarattığı toplumsal etkileşimin ne kadar etkili olduğunu birlikte deneyimledik. Migros direnişini başarıyla yürüten DGD-SEN, sabır ve inatla, işçilerin birliği etrafında toplumu kenetlendirmeyi de başardı. Burada yaratılan ışığın etrafında, mücadelenin açtığı farklı bağlantıları görerek ve takip ederek, çiftçilerin, emekçilerin gıda üretim, dağıtım ve tüketim süreçlerinde söz, yetki ve karar hakkını hayata geçirecek gıda egemenliğini inşa etmeliyiz. 

İlgili İçerikler

Son Eklenenler