Ana Sayfa Derleme "Kumun Gecesi" belgeseli erişime açıldı: Silikozisi yönetmen Ali Ergül'den dinliyoruz

“Kumun Gecesi” belgeseli erişime açıldı: Silikozisi yönetmen Ali Ergül’den dinliyoruz

20 Ocak 2019’da galası yapılan Kumun Gecesi belgeselinin yönetmeni Ali Ergül ile Gazete Hayır’da yapılan röportajı Kumun Gecesi’nin erişime açılması vesilesiyle tekrar hatırlatıyoruz. Kumun Gecesi ve daha önceki belgesellerini, silikozis hastalığını, bu hastalığın mağduru işçileri, iş cinayetlerini ve Türkiye’de belgeselciliği Ali Ergül’den dinliyoruz.

İlk olarak bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Çok zor bir soru. Bugün gördüm, Artık İşler Kolektifi bir video hazırlamıştı.  Orada “Kimsin? Ne istiyorsun?” gibi sorular vardı. İnsan kendine bu soruları sorduğu zaman çok fazla cevap bulamıyor. Ama eğer kendime dair bir tarif gerekiyorsa sanırım şu şekilde olur: Video çekmeyi bilmeyen ama video çeken bir insan. Bunun formasyonunu almadım çünkü. Sosyoloji formasyonu aldım. Elimdeki imkanlarla bir şeyler üretmeye çalışan bir bireyim. Yaşamla, hak temelli meselelerle, toplumsal hafızayla ilgili yıllardır çalışmalar yürütüyorum. Son dönemde de bağımsız video belgeseller üretmeye çalışıyorum.

Sosyoloji eğitimi aldığınız halde neden belgeselcilik yapıyorsunuz?

Sosyoloji, Türkiye’de formasyonu itibariyle sıkıntılı bir bölüm. Meselenin öyle bir tarafı var. Diğer taraftan bir sosyoloğun çalışma ve yaşam alanı çok dar. Yaptığım belgeseller de aslında sosyolojiyle direkt bağlantılı işler. Hem hafıza hem çocuk yaşam hakkı hem de işçi meseleleri sosyolojiyle bire bir bağlantılı. Tabii yeni bir dünyada yaşıyoruz. Bu yeni dünya biraz imajların dünyası. İnsanlar da artık sadece sözün bir karşılığı yok. Fotoğraf ve videonun çok güçlü yönleri var, etki alanları çok daha geniş. Türkiye’de geri planda kalmış olmasına rağmen birçok ülkede şu anda video ve fotoğrafın gücü, yine yeni teknolojiyle haritalanmanın gücü, başka bir boyuta gelmiş durumda. Aslında hem sosyolojiyi hem de yeni teknolojiyi birleştiren bir yerde duruyorum. Sözünü ettiğim çalışmaların çok farklı örnekleri var, multimedya siteleri var. Orada temel mesele şu, hem haritayı hem sözü hem de videoyu birleştirebiliyorsunuz. Biraz derdim buydu. Bunların hepsinin birleşebileceği bir alan vardı. Bunun adına da video belgesel diyorlar. Documantary yapmıyorum. Yaptığım işler documantrik işler değil. İnsanların hikayelerini anlattım, biraz daha tanıklık üzerine ilerleyen çalışmalar oldu. Bu meseleyi documantarye götürecek boyutta değil ama insanların hikayeleri sosyolojinin de temel hikayelerinden biri diye düşünüyorum.

Kumun Gecesi’nden bahsedebilir misiniz biraz da?

Biz işçilerle alakalı meseleleri genelde cinayet haberleriyle, bir işçinin hayatını kaybetmesi haberleriyle görüyoruz. Kumun Gecesi de bir silikozis hastası olan Faysal Demir’in ölüm haberleriyle başlayan bir çalışma. Tabii silikozis hastaları ne yapıyor, ne ediyor bunların okumalarını da yapmak gerekiyordu. Yükselen bir direniş vardı 2005-2010 seneleri arasında. Belirli kazanımlar olmuştu ama daha sonrasında gündemimizden çıkmıştı. Sonra baktığımda sadece silikozis hastalarıyla ilgili ölüm haberlerini gördüm. Diş teknisyenlerinde görülmeye başlanmış gibi haberler de vardı ama onlar da yine ya ölüm ya da ölüme yaklaşma haberleriydi. Yolculuk böyle başladı aslında. Muş, Bingöl, Erzurum, Batman, Diyarbakır, Ankara, İstanbul gibi birçok ilde çekim planlaması yaptık ancak bu illerin çoğunda çekim yapamadık. Gittiğimiz illerdeki hastalar son anda vazgeçtiler. 20 Ocak’ta yaptığımız galada konuşan hasta işçi belgeselin ana karakteri olacaktı aslında ancak görüşmeyi sürekli erteledi. Galanın olduğu gün de açıkça devletten aylık 650 TL gibi bir maaş aldığından ve bu maaşın kesilmesinden korktuğundan bahsetti. Görüşmelerin çoğu bundan dolayı iptal edildi aslında. İşçilerle temas kurduktan sonra meselenin aslında bizim okuduğumuz şeylerin dışında bir yere dokunduğunu da fark ettim. Yani biz bir işçi ölümü haberini okuduğumuzda bu bizim için bir sayıdan ibaret oluyor ve her ay işçi ölümleri istatistiklerine bakıyoruz, bunun haberini yapıyoruz. Bir okuyucu olarak takip ediyoruz. Bizim için bunlar hep meslek hastalığı gibi kavramlardan ya da sayılardan oluşurken orada olay bir yaşamın yok oluşu üzerine kurulu. Silikozis hastalarının bir kısmı makineye bağlı, günlük ihtiyaçlarını gideremez durumdalar. Sadece onları da etkilemiyor tabii ki. Çocuklarını, kardeşlerini, annelerini, babalarını da etkileyen bir durum var. Açıkçası belgeselde biraz bu durumu anlatmaya çalıştık. Daha farklı anlatımlar da vardı fakat o anlatımlara yer veremediğimiz bir başlangıç filmi aslında. Meslek hastalığı ya da silikozis diye adlandırdığımız, sözlüklerde karşılaştığımız tanımların dışında bir şeyler olduğunu gördüm ve onun hikayesini oluşturmaya çalıştım.

20 Ocak’ta yapılan, Kumun Gecesi’nin galasında izleyici tepkileri sizce nasıldı?

Açıkçası benim için önemli bir gündü. Cemal Süreya şunu söylüyor: İnsan kendi sesini duyamaz. Bir belgesel çekmiştim, arkadaşlarım da izledi ve aslında onların dönüşleriyle iki üç defa kurgulandı bu belgesel. 20 Ocak, belgeselin izleyiciyle buluştuğu ilk gündü. Şunu fark ettim, o gün birçok insanda, benim Faysal Demir’in haberiyle karşılaşmam ve silikozis hastalığını tanımamla bende oluşan etkiyi yarattı belgesel. Bu işi zor koşullarda ve tüm imkansızlıklara rağmen yaptığım için de insanlarda bu etkiyi yaratması benim açımdan çok kıymetliydi. Gala gününde stajyerlere eğitim veren bir doktor gelip, belgeseli eğitimlerinde kullanmak istediğini söyledi. Onlarla da paylaşacağız görüntüleri. Bu bile bizim için bir başarıdır. Çünkü silikozis hastalarının en büyük sorunlardan bir tanesi sağlık personelinin silikozis hastalığını bilmemesi. Hastaların taleplerinden bir tanesi hastaneye gittiklerinde hastalığı bilen biriyle temas kurmaktı. Bu açıdan doktorun isteği çok önemliydi. Diğer taraftan farklı işçi konferadasyonlarından sendika temsilcilerinin, farklı siyasi parti temsilcilerinin orada olması önemliydi. Yine işçi çalışması yürüten, alanda farklı çalışmalar yürüten kişilerin olması da başka bir önem arz ediyordu. Onlarla gala sonrası sohbetlerimizde, onlar için de meslek hastalığının aslında bazı durumlarda sadece rakamlardan oluştuğunu fark ettik. Bunun başka bir tanımı olduğunu, meslek hastalığı denilen şeyin aslında uzun süreye yayılmış iş cinayeti olduğunu konuştuk. Tekrardan gala gününden bahsetmek gerekirse bunun organizasyonu için 20 gündür çalışan emekçiler vardı. Dev-Yapı İş, Limter-İş, İSİG Meclisi, Gazete Fersude ekibi 20 gün boyunca yoğun bir şekilde çalıştı ve iyi bir tanıtım organize ettiler. Farklı kesimlerden insanların gelmesi, işçilerin gelmesi bizim için başka bir önem arz ediyordu. O klasik gala düzeninin dışında, protokolü aşan bir oturma biçimimizin olması çok keyifliydi. Duyamadığım sesimi biraz duymaya başladım. Hak temelli mücadelelerde bir şeyler yapıyoruz ama bunu bir yere atıyoruz, karşılığını genelde almıyoruz. Belgeselin karşılığını görmek sevindiriciydi. Tekrardan gelen herkese teşekkür etmek gerekiyor. Gala sonrasında da birçok insanla iletişim halinde kaldık. Meseleyi tartışmaya başladılar. Mecliste tekrar gündeme geleceğine dair görüşmeler var. Mahalle buluşmaları gibi organizasyonlar var. Özelde silikozis, genelde meslek hastalığı denilen ve kavramlardan ibaret olmayan bu meseleyi yeniden konuşmaya başlayacağız. En önemlisi, silikozis hastalarının yalnız olmadığını, onları unutmadığımızı ben tek bir kişi olarak anlatmaya çalıştım ama o gün yüzlerce insan oradaydı. Benim için en önemlisi hastaların ve görüştüğüm kişilerin “Yalnız değilmişiz” demeleriydi. Bu açıdan kıymetli bir etkinlik olduğunu düşünüyorum.

İş cinayetlerinden bahsettik, iş cinayetlerine karşı bu duyarlılığınız ve direnç gösterme çabanız nasıl oluştu? Neden belgeselinizde bu konuyu seçtiğinize dair de biraz konuşabilir miyiz?

Şunu söylemek mümkün, aslında Türkiye’de gündem dediklerimiz birbirinden bağımsız değil. Şu ana kadar 3 tane belgesel çalışması yürüttüm. Bunlardan bir tanesi bisikletlilerin trafikte yaşam hakkını konu alan 1.5 Metre’ydi, ikincisi ise Dicle Vadisi ve Hasankeyf’in sular altında bırakılma projesine karşı bir dirençti. Orada hem insanın hem doğanın katledilişi meselesi vardı, burada işçi meselesi var. Bu üç mesele birbiriyle bağlantılı çünkü kendini bir şekilde insanlara yakın görenlerin temel isteği insanların ölmediği, doğanın tahrip edilmediği bir dünya. Böyle bir ütopyam var. Özellikle son belgeselden bahsedeceksek şunu söyleyebilirim, meslek hastalıkları ve iş cinayetleri sıfır seviyesine indirilebilir. Bunu nasıl yaratabiliriz? Bunu bir kamuoyu oluşturarak yaratabiliriz. Biliyorsunuz yıllar önce liman ve tersanelerde ölümler çok fazlaydı ve bir mücadeleyle bu sıfıra yaklaştırıldı. İş cinayetlerini son yıllarda inşaatlarda çok görüyoruz. Şöyle bir şey düşünün, günde en az 3 işçi iş cinayetine kurban gidiyor. Öğrenciler karnelerini aldılar, birkaç gündür karnesini alıp harçlığını çıkarmak için çalışan çocukların iş cinayetine kurban gittiğini görüyoruz. Her yıl aralık ayında Türkiye’nin gündemi asgari ücrettir ama ölen, öldürülen bir işçi için asgari ücretin bir kıymeti yok. Belgeseli adadığım Ramazan Aydar, belgeselin başında “Biz sağlığımızı istiyoruz” diyor. Temel mesele bu. Bütün o ekonomik meselelerin dışında, insanların yaşam hakkı üzerinden bir şey kurmaya çalışıyoruz. Silikozis örneğinden bahsedersek patron, belediye, mülki amirlik, bakanlık personeli, bakanlık ve iktidar sorumlu işçilerin bu hastalığa yakalanmasından. Tüm bunlara karşı alanda bu mücadeleyi yürütenler, sendikalar, sivil toplum örgütleri var. Ancak bu ilişkide görevini yerine getirmeyen kurumlardan bahsedebiliyoruz ne yazık ki ve bunun sonucunda yalnızca işçiler ve aileleri mağdur oluyor. Düzenli bir çalışma yürütmediğimiz sürece, kamuoyu oluşturması gerekenler ve kamuoyunun kendisi iktidara ve patrona bir baskı kurmadığı sürece işçi ölümleri devam edecek. Kurmuş olduğumuz ilişki ve mesele bu. Belgeselin de ana sözlerinden biri bu. Kumun Gecesi tanım olarak şuna karşılık geliyor: Ölmeden önceki gece veya bir anda gözün kör olma hali. Hepimizde var olan bir görmeme, kör olma halinden ya da kör olmayı tercih etme halinden bahsediyoruz. Bu belgesel bu halden çıkmanın arayışı. Bundan sonraki etkinliklerimizde ve gösterimlerimizde de temel motivasyonumuz bu kör olma halinden çıkmak olacak diye düşünüyorum.

Yaşadıkları süreçleri anlatmaları için işçileri ikna etmenin ne kadar zor olduğundan bahsettiniz, hatta bu sebeple ana karakterin değiştiğini söylediniz. Bu ikna süreci nasıl ilerledi? İşçileri yaşadıklarını anlatmaya ve kaydetmeye nasıl ikna ettiniz? Bu süreçte yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz? 

2005 ile 2019’u ele aldığımız zaman arada 14 yıllık bir süreç var. Ve bu 14 yıllık süreçte 6-7 tane belgesel yapılmış. Özellikle de 2005 ve 2010 yılları arasında, işçi mücadelesinin ve kot kurma mücadelesinin yükseldiği dönemde. Yaşadıkları kentlerdeki, bölgelerdeki gazeteciler bu kişilerle röportajlar yapmışlar ve sonra yalnız bırakılmış bu insanlar. Bu röportajların çoğu ölüm temalı röportajlar olmuş, insanların psikolojisi bozulmuş. Hatta biz gittiğimizde, bizi ilk gördüklerinde “Her yapılan haberden sonra bir kişi hayatını kaybetti, hastalar sizinle görüşmeyi kabul etmezler” dediler. Onlara sadece şunu söyledim: “Silikozis hastalığının sadece ölüm haberi üzerinden duyulmaması için ne yapabilirim diye düşünerek buraya geldim.” Görüştüğümüz kişilerin çoğu bu görüşmeleri yapmaktan korkmuyordu aslında. İlk başlarda yaptığımız görüşmeler daha klasikti. Daha sonra tekrar tekrar görüşmeler yaptık. Ama tabii ki Muş, Diyarbakır, Batman, Ankara ve İstanbul’daki görüşmelerin iptal edilmesinin iki sebebi vardı: İlki işçilerin bir kısmının maaş alıyor olmasıydı. Maaş demek de çok doğru değil aslında engelli maaşı alıyorlar, meslek hastası sayılmıyorlar. Yaşamlarını bir şekilde devam ettirebilmek için o maaşa ihtiyaçları vardı bu işçilerin. İkincisi ise işçilerin bir kısmının hastalık seviyesi yükseldiği zaman maaş alma ihtimali olmasıydı. Bu ihtimali ortadan kaldırmak istemediler. Bizim için anlaşılabilir bir durumdu bu. En zor kısmı çekimlerden döndükten iki ay sonra Bingöl’de Ramazan Aydar’ın yoğun bakımda olduğu haberini almamız oldu. Çocuklarıyla görüştük. Belgeseli bitirebilecek bir haberdi bizim açımızdan, bir şeyler yapmaya çalışırken acaba işçileri olumsuz mu etkiliyoruz sorusu oluştu kafamızda. Ramazan Aydar evine döndü. Biz belgeselin kurgusunu yaparken tekrar yoğun bakıma girdi ve hayatını kaybetti. Aslında işçiler açısından da sıkıntılı bir mesele bu, o yüzden belgeselin kurgusunu yaparken de olabildiğince dikkat etmeye çalıştık. Çünkü 10-15 yıldır bu hastalıkla boğuşan hastaların hiçbirine psikolojik destek verilmemiş. Makineye bağlı olanların hayatla bağları bir pencereden ibaret. Hepsinin yatakları bir pencerenin önünde, dışarıyı sadece bir pencereden görebiliyorlar. Elimizden geldiğince dikkat etmeye çalıştık, belgeseli onlarla beraber kurduk aslında. Bütün çekimlerde nerede çekim yapacağımızı sorguladık. Çok sanatsal çekimler yapılmadı, derdimiz ışığın konuşanın yüzüne vurması değildi. Hasta neredeyse orada, nasıl uzanıyorsa öyle, gündelik yaşamı neyse aynı şekilde çekim yaptık. Hastalar gazetecilerin tavırlarından rahatsızdı. Gazetecilerin kendilerinden videolarının daha dramatik olması için öksürmelerini ya da çocuklarıma sarılmalarını istediklerinden bahsettiler. Biz bunların hiçbirini yapmadık. Yaptığımız bütün röportajlarda görüntü ve ses kaydı aldık ve görüşme bittiği an kamera kapandı. Hasta işçileri zorlayacak ve onları olumsuz etkileyecek her şeyden kaçındık. Yıllardır, Bingöl’de gazetecilerin gidip çekim yapması yasak. Aileler kabul etmiyorlar. Oraya girebilmek bile çok önemliydi. Samimiyetimize inandılar açıkçası. Klasik bir belgesel seti gibi çok fazla kameramanın olduğu bir set de değildi zaten. Bir çanta ve kırık bir tripodla iki kişi gittik ve çekimleri yaptık. Bizim yaşam koşullarımızın da onların yaşam koşulları gibi olduğunu görmeleri, onlardan olduğumuzu görmeleri, bunu bir ekonomik çıkar meselesi üzerine kurmadığımıza inanmalarını sağladı. Sağ olsunlar evlerini açtılar, sofralarını, ekmeklerini paylaştılar. Onlarla beraber yedik, onlarla beraber sohbet ettik. Yemekler onlar için ekonomik bir külfet olmasın diye yemek saatinden sonra gitmeye çalıştık. Bu duyguyu onlar da hissetti ve bizimle bundan dolayı konuştular diyebilirim.

Az önce de bahsettik aynı zamanda galadaki konuşmanızda da söz etmiştiniz, bu belgesel aslında tam anlamıyla sanatsal bir film değil. Bunu belgeselde de görüyoruz, sizin sözlerinizden de anlıyoruz. Bu bir zorunluluk muydu yoksa seçenek miydi sizin için? İşçilerin ve işçi ailelerinin içinde bulunduğu durumu mümkün oldukça açık biçimde mi göstermek istediniz yoksa başka bir nedeniniz mi vardı?

Elbette ki sanatsal bir yapımdan bahsediyoruz. Cep telefonuyla çektiğimiz fotoğrafın bile bir sanatsal boyutu var. Kadraj dediğimiz hikaye sizin gözünüz. Ne yapıyor olursanız olun, haber için gittiğinizde bile kamerayı koyduğunuz yer kıymetlidir. Kadrajınız, nereden çekim yaptığınıza bağlı olarak sizi de belirleyen, sizin politik duruşunuzu da ortaya koyan bir mesele. Ama bunların hepsinin dışında klasik belgeselcilikte gider kişiyle görüşür, ailesiyle olan diyaloğunu çekersiniz. Fakat Kumun Gecesi’nde durum farklıydı. Çünkü yasaklanan atölyelerden bahsediyoruz, aktif atölye yok. Yasaklanan atölyelerden görüntü toplamanız gerekiyor. Bunun için kişiyi de ailesini de nesneye çevirmeniz gerekiyor. Kişiye bir nesne olarak baktığınızda çocuğuna sarıl da diyebilirsiniz, çocuğun sana sarılsın da diyebilirsiniz. Aslında önemli olan bunların dışına çıkmak. Kumun Gecesi, kendine “sanatsal” çekim yaptım diyen yönetmenlere de bir eleştiri barındırıyor aslında. Sanat dediğimiz şey, çocuk o an istemiyorsa yine de çocuğun babasına sarılmasını istemek değil. O insanları oyuncu olarak kullanıp kullanmamak açıkçası etikle alakalı. Konuya biraz böyle bakıyorum. İmgeler üzerine çalışmayı denedik. Çoğunlukla güvercin imgesi üzerine gittik. Evet, imgeleri çalıştık, belirli sahneler hazırlandı ama işçi hastaları yormadan, işçileri ve ailelerini oraya bir oyuncu olarak ya da nesne olarak dahil etmeden çekim yapmaya çalıştık. Yoksa elbette bir kadraj var, bir hikaye var ve bu hikayenin bir anlatımı var. İyi bir film yapmak, izlenebilir bir film yapmak tabii ki hepimizin kaygısı. Ama asıl kaygım hiç bir zaman bu değildi. Asıl kaygım işçinin, silikozis hastasının ne yaşadığını anlatmaktı. Duygusal sahneler de varddı ancak o sahnelerde insanların yüzünü kullanmadık. Çünkü bizim derdimiz bir hafıza yaratmaksa o silikozis hastasının çocuğuna da bir hafıza yaratıyoruz. Yıllar sonra, istemiyoruz tabii ki ama, hasta hayatını kaybettiğinde o çocuk o filmle temas kuracak. Zaten Ramazan Aydar’ın ailesiyle görüntülerin çoğunu paylaştık. Daha çok, kamera arkasından gülerken ki görüntüleri paylaşmaya çalıştık. Tamam toplumsal hareket yaratma gibi bir amacımız var ama aileye de hastalık, ölüm gibi ağır travmalardan sonra başka bir travma vermemeniz gerekiyor. Sanatsal değilden kasıt biraz bu. Sanatsal tanımıyla ifade edilen ürünlere eleştiriydi amaç.

Kumun Gecesi’nden önce Suyun Ölüm Tarihi ile bir çok ödül aldınız ve 1,5 Metre isimli bir belgesel filminiz daha var. Ufak ufak değindik ama biraz daha detaylı bir şekilde onlardan bahsedebilir misiniz?

Benim de içinde bulunduğum hafızakaydı.org isimli bir kolektif var. 1,5 Metre, bu kolektifle beraber bisikletlilerin trafikte yaşam hakkına dair yaptığımız çalışmalardan çıktı. O belgeselde de yine cinayet konusuyla temas var. Ailelerin de bisiklet aktivistlerinin de içinde olduğu bir video belgesel çalışmasıydı. Oradaki temel hikayemiz de bisikletin trafikte yasal olarak araç kabul edilmesine rağmen araba sahiplerinin kendilerini “daha zengin” olarak kabul etmesinden kaynaklı bisikletlilere çarpmaktan çekinmemesiydi. Bisiklet kazalarının çoğunda bilinçli bir çarpma durumu görebiliyoruz.

Suyun Ölüm Tarihi’nde, Hasankeyf’in 1954’te başlayan ve son aylarda daha da hızlanan ılık su baraj projesiyle 300 km karelik bir alanın sular altında bırakılmak istenmesi anlatılıyor. Burada benim için önemli olan Dicle gibi milyonlarca canlıya ev sahipliği etmiş, yaşayan bir varlığın 50 yıllık bir baraj için su altında bırakılmak istenmesi. Farklı yöntemlerle elbette yapılabilirdi bu proje. Burada da temel mesele hafızanın yok ediliyor olması. Hasankeyf’in vadilerinde yalnız yürüdüğünüz zaman oranın geçmişini hissedebiliyorsunuz. Ben konunun kale kısmında değilim. Çünkü biliyorsunuz kaleler, saraylar iktidarın, zulmedenlerin mekanıdır. Kalenin altında kurulu olan şehir benim için daha kıymetlidir, Dicle daha kıymetlidir. Hasankeyf’in hala kurtarılabilir olduğunu göstermeye çalıştık. Sular altında bırakılmak istenen alanın neresi olduğunu göstermeye çalıştık çünkü siz Hasankeyf’e gitmiş olsanız bile aslında Hasankeyf’in birçok alanına temas etmiyorsunuz yalnızca iktidarların size verdiği alanları dolaşabiliyorsunuz. Ama Hasankeyf’te başka bir anlatı, başka bir ses var ve bu sesi olabildiğince yansıtmaya çalıştık. Dünyanın birçok kentinde ve Avrupa Parlamentosu’nda doğrudan Hasankeyf ve Sur’la ilgili bir toplantıda gösterildi belgesel. Hala gösterilmeye devam ediliyor. Şu anda İtalyanca altyazısını bitirdik. İtalya’da da gösterimler olacak ve İtalya kamuoyunu Hasankeyf’in uluslararası mücadelesine katkıya çağıracağız. Bu alanda çalışma yürüten aktörler var ancak bu aktörlerin yan yana gelmek için bir bahaneye ihtiyacı var ve bu bahaneyi yaratmak istedik. Bunu da belgesel gösterimleri yaparak sağlamak istedik ve üç belgeselde de bunun karşılığını aldık.

 Türkiye’deki belgesel filmciliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

Belgesele dair Ulus Baker’den, uluslararası alana kadar birçok tartışma var. Kurguyu doğru bulmayan tartışmalar var. Bence belgeselin bir hafıza yaratması gerekir. Şu anda arşiv taraması yaptığımızda birçok olayın belgelerine ulaşamıyoruz. Türkiye’de belgeselcilik daralmış halde. Herkes kendi kendine belgesel çekiyor, bu belgeseller belli festivallerde gösteriliyor, herkes festival sonrası o belgeseli alıp evine dönüyor ve bir kasette saklıyor. Oluşturulması gereken hafıza oluşturulmuyor, belgeselcinin temel sıkıntılarından biri bu. Seyirci olarak bir filmi, bir belgeseli herhangi bir festivalde gidip izleyemiyorsunuz, zaten bu festivaller de 50-100 kişilik salonlarda yapılıyor. İl il gezseniz bile 10 bin seyirciye ulaştıramıyorsunuz belgeseli. Ortaya koyduğum filmlerle bir iktidar ilişkisi kurmamaya çalışıyorum ancak bir festivalde filmimin gösterilmesi benim duygularıma da hitap ediyor bir taraftan. Filmi festivallerde gösterdiniz, seyirciler de çok beğendi ve gösterimi son buldu diyelim, eğer çektiklerinize dair kamuoyu yaratmak istiyorsanız bunlar bir işe yaramaz; filmi kamuya açık alanlarda paylaşmanız gerekir. Ne yazık ki filmlerin %80-90’ı paylaşılmıyor. Diğer bütün alanlarda olduğu gibi belgeselcilikte de hafıza yaratma konusunda başarısızlık söz konusu.

Kurmacaya dönmek istiyor musunuz yoksa belgeselden mi devam edeceksiniz?

Projelerle çok ilgilenemiyorum. Yani, önümüzdeki yıl şunu şöyle yaparım gibi ilerlemiyor. Tabii ki kurmaca başka bir alan. Daha ön planda olan bir alan, kurmacanın öyle bir yanı da var. Daha farklı kişilere ulaşabiliyorsunuz. Ama muhtemelen eğer kurmaca olursa, zaten senaryo çalışmaları da var, muhtemelen benzer konular hakkında olur. Bir mesaj iletme kaygısı olan demeyelim ama bir hikaye anlatmaya dair çalışmalar olacak gibi görünüyor. Tabii belgeseller devam edecek. Bir programlamadan ziyade bir mecburiyetten bahsediyorum. En azından kendi açımdan bir mecburiyetten bahsediyorum. Türkiye Cumhuriyet tarihini düşündüğümüz zaman, sadece son dönem için söylemiyorum, bir korku iklimi var, yakmak, yıkmak ve yok etmek bir politikaya dönüştürülmüş. Bu devam ediyor ve görünen o ki devam edecek. Bütün bu hak temelli meselelerin dışında kendimi özgürleştirmem için de video ve fotoğraf birer araç. Bu araç, bir belgeselde ya da bir kurmacada kendini gösterebilir. Bilmiyorum. İmkanların oluşmasıyla ilgili bir yandan da. Maraş’ı düşünüyoruz, hazırlıklar var. Maraş’la ilgili bir şeyler yapmak istiyoruz. Bütün bu olaylar birbiriyle bağlantılı ve çektiğimiz şeyler bu birbiriyle bağlantılı olayları kurabilecek bir şeye dönüşebilir. Belki birkaç belgesel sonra bu belgeseller birbiriyle bütünleşebilir. Kestirmek zor tabii. Maraş’ı özellikle istiyorum ama Maraş’la ilgili gerekli koşulları yaratabilir miyiz bilmiyorum. Ciddi bir arşiv vardı, o arşivi taradık. Yüz saatin üzerinde görüntü izledik. Tanıklıkları izledik. O tanıklıkları tekrardan oluşturup yeni bir anlatıma dönüştürebilir miyiz diye düşünüyoruz. Bir taraftan böyle bir proje var. Yaz için bir kısa film düşüncemiz var. Neye dönüşür, başlar mı, olur mu bilmiyorum. Belki yarın öbür gün temas kurduğum başka bir şey bunların da önüne geçebilir. Çantamı alıp bir yere gitmemi sağlayabilir. Üretmeye devam edeceğim çünkü benim videoyla, belgeselle, fotoğrafla kurduğum ilişki bir özgürleşme ilişkisi. Bütün bu daralmış alanlar içinde bir güven ilişkisi. Şunu söyleyebilirim, sanattır, akademidir, edebiyattır, sinemadır biraz daha ekonomik kapitali elinde bulunduranların aktif olabileceği alanlarken, imajlar dünyasında bunlar için çok farklı bütçelere ihtiyaç varken bizim yaptığımız şey klasik tanımlamada sanat değil ama biz üreterek direnmeye çalışıyoruz.

Son olarak bu çektiğiniz belgeselle birlikte, bahsettiğiniz iş cinayetlerine ciddi anlamda ışık tutmuş oldunuz. Bu, işçilerin mücadelelerine de ciddi anlamda katkı sağladı. Peki bunun dışında bu alanda neler yapılabilir? Anladığım kadarıyla Türkiye’de unutulmuş ama bir o kadar da güncel bir sorun. Bunun çözümü için sizin bir öneriniz var mı ya da işçiler bunun hakkında ne diyorlar? Yapılabilecek başka neler var?

Ben işçi mücadelesinin bir aktörü değilim. Bu mücadeleyi yürüten arkadaşlar var. Gala gecesinde İSİG Meclisi adına konuşan Murat Çakır, meslek hastalıklarından dolayı hayatını kaybeden kişilerin verilerine sahip olmadıklarından bahsetti. Çünkü biliyorsunuz Türkiye’de raporlara ölümün iki nedeni yazılıyor: kalp ve beyin ölümü. Onun dışındaki ayrıntılar yok. Bu alandaki bütün aktörlerin birleşerek işçilerle ortak bir mücadele yürütmesi gerekir. Ortak bir kamuoyu oluşturması gerekir. Bunun dışındaki herhangi bir oluşum zayıflığından kaynaklı genel kitleye ulaşamayacağından çok başarılı olmayacaktır. Meslek hastalığı, iş kazası ve iş cinayeti dediğimiz meseleler sadece solu ilgilendiren konular değil. AKP’ye oy verenin de, CHP’ye oy verenin de çocuğu iş kazasında elini ayağını kaybediyor ya da meslek hastalığında uzun süreli ölüme terk ediliyor. Ama bu politik tartışmaların dışında aslında Türkiye’de yaşayan bütün insanların meselesi. Bir taraftan da iktidardakilerin meselesi. Bunun için ortak bir alanın oluşturulması lazım. İşçi ölümlerinin önüne geçmek için mücadele etmek gerekiyor. Bu noktada sendikalar işçileri örgütlerler, sivil toplum örgütleri ve muhalif partiler kamuoyu oluştururlar. Ama aslında bunların da birleşmesi lazım. Çünkü sadece sendikal mücadelenin işçi örgütlemesi yetmiyor ya da sadece kamuoyu oluşturduğunuz zaman içinde işçiler yoksa oluşan hareket pek bir karşılık bulmuyor. Herkesin, hatta çevrecilerin de buna dahil olması gerekiyor bir taraftan. Çünkü hepsi birbiriyle bağlantılı. Bütün bu alanların birlikte organize olmasıyla işçi ölümlerinin önüne geçebiliriz. En azından tüm olayın yalnızca ölüm haberlerinden ibaret olmadığını göstermemiz gerekiyor. Bunu yapmaya başladık. Belgesel buna vesile oldu mu olmadı mı göreceğiz tabii ki. Bir başlangıç yapmaya çalıştık. Bundan sonra tabii ki dilim döndüğünce ya da katılabildiğim oranda bütün alanlara katılmaya çalışacağım. Çünkü benim için çektiğim videolar bir işten ibaret değil. O meselenin bir parçası da oluyorum. Ama bunun asıl aktörleri var bu aktörlerin mücadeleyi yükseltmesi gerekiyor. Ben de yapılan toplantılara ve yapılan yürüyüşlere kameramla katılıp bunun kamuoyuna daha çok ulaşmasını sağlamak gibi bir rol alabilirim.

İlgili İçerikler

Son Eklenenler