Ana Sayfa Manşet Kentsel dönüşümün nesnesi değil hayatın öznesi olmak - Burcu Arıkan

Kentsel dönüşümün nesnesi değil hayatın öznesi olmak – Burcu Arıkan

Ocakta yemeği olan 80 yaşındaki kadının elektriği kesiliyor. Ameliyatlıyım diyor, çok da rica ettim diyor. Emir kuluyuz dediler diyor. 75 yaşında annem var diyorum, bağırsak kanseri, torbayla yaşıyor diyorum, bokunda mı boğulsun diyorum, yapacak bir şey yok diyorlar” diyor bir başka mahalleli. Yeni doğum yapan bir kadın çocuğunu nüfusa kaydettiremediğini, nüfuslarının bile evlerinden silindiğini anlatıyor. Belediye, evlerini boşaltacak olan mahalleliye 1500 lira kira yardımı yapılacağını söylüyor. Şu anda İstanbulda herhangi bir ev arama sitesinde 1500 lira yazdığınızda kiralık oda dahi bulmanız imkansız. Makineye bağlı yaşayan, 10 dakikada ölür denilen insanın elektriği kesiliyor. 

Bu sahneleri ilk görüşümüz değil. Tozkoparan’da da bir çocuğun hayatı makineye bağlı iken mahalleli o binaya siper olmuştu elektrik kesilmesin diye. Devlet bizleri oradan oraya sürülebilir görüyor. Bizleri yerinden edilebilir, makineye bağlı isek gerekirse fişi çekilebilir görüyor. Bununla ilk tanışmamız değil ama bu tanışmanın ve dolayısıyla da karşı koymanın yaygınlaştığı bir dönemdeyiz. Köylerden kentlere pek çok insan evini, bağını, bahçesini savunmak için kendini siper etmek zorunda kalıyor. 

“İnsanları evinden ettiniz, bir de canından mı edeceksiniz” diye isyan ediyor polis barikatının ardından bir Okmeydanı sakini. 1982 senesinde Küçük Armutluya dair bir yıkım haberindeki başlık geliyor aklıma: En iyisi toplu mezar yapıp gömsünler bizi.” İş cinayetlerinden evinden sürülmeye, işçi sınıfı için hayatta kalmanın başla başına bir mücadele oluşuna dair bir isyan aslında bu. Bugün okuduğumuz açlık ya da yoksulluk sınırları dahi insanca bir yaşamı ifade etmiyor. 

Örneğin seneler önce yıkılmak istenen Küçük Armutluda görüştüğüm bir başka kadın  ise Bize Boğaz manzarasını çok görüyorlar. Ben ne yapayım Boğaz manzarasını? Günde üç eve gidiyorum temizliğe, gece geldiğimde Boğaz’a mı bakıyorum? Manzara bize layık değilse duvar örsünler önümüze ama bizim gidecek başka yerimiz yok” diyordu. Bu hafta mahallesi basılan Okmeydanı halkından bir kadın da Karanlıkta otururum, dışarıdan su taşırım ama gitmem” diyor. 

İşçi sınıfının sıkıştırıldığı durumda hayattan geriye sadece hayatta kalabilmek düşüyor. Başını sokacak ev bulabilmek, bulduğunu koruyabilmek bile mücadele. Güzel bir manzaraya bakabilmek ise her an elinden alınabilecek bir lüks. Marx 1844 El Yazmaları’nda iktisadın işçinin gereksinimini fiziki yaşamın en zorunlu ve en yoksul sürdürülmesine indirgediğini söyler. Yoksul için olabilecek en yoksul yaşam hesaplanır ve evrensel kural olur: işçiyi de duyu ve gereksinimden yoksun bir varlık durumuna getirir. Bunun sonucu işçinin her lüksü ona kınanacak bir şey ve en soyut gereksinimi aşan her şey de –edilgin zevk ve etkinlik belirtisi olarak da olsa- lüks olarak görünür.” Bu manipülasyon işçinin kendisine de nüfuz eder, bu noktada boğaz manzarasına zaten bakmıyor olduğunu söylemek gerekir. Adeta bu durum özür dilenmesi gereken bir şeydir. Zaten bu türden değeri yüksek kentsel alanlarda yoksullar bir sorun olarak gösterilir medyada da. Polisin Okmeydanı’nda süpürün” demesi tesadüf değil. Süpür, lafa bak, temizlik yapıyor sanki” diyen mahallenin buna duyduğu öfke de aynı şekilde… Burada mahalleli bilir yaşadığı alanın başkalarına layık görüldüğünü ve kendisinin orada kurduğu hayatın kıymetsiz adledildiğini. Dolayısıyla bu sadece bir ev değil bir haysiyet meselesidir de. Rızaya dayalı kentsel dönüşüm talebindeki rıza bir mimari proje müzakeresini ifade etmez, bir insan olarak kendi iradesini ortaya koymaya tekabül eder: 

Sokaklarımızı bunlara vermeyeceğiz. Galataport projesi ile Haliç’ten başlayarak Okmeydanı’nı Katarlılara satmak istiyorlar. Okmeydanı’nı zenginlere vermeyeceğiz. Biz burada doğduk, büyüdük, burada öleceğiz, burada yaşayacağız. Bu sokaklar, bu evler bizim. Bu mahalle bizim. Bizim annelerimiz, babalarımız burada merdiven silerek, temizlik yaparak bizleri büyüttü. Bizler bu mahallenin çocuklarıyız. Bu mahalle bizim. Vermeyeceğiz, direneceğiz.”

Yaygınlaşan barınma sorunu 

Mülksüzleştirme, yerinden edilme çok yakın zamana kadar orta sınıfın uzağında gerçekleşen olaylardı. Birkaç sene öncesine kadar yaşamak istediği semti seçebilme lüksüne” sahip olan bazı kesimler aldıkları ücretler eriyip fiyatlar yükseldikçe aile evine dönmek ya da ilçe değiştirmek zorunda kalmaya başladı. Oysa 2012 senesinde çıkan 6306 sayılı kanun deprem korkusu karşısında bir kurtarıcı olarak görülüyordu şehrin daha ayrıcalıklı muhitlerinde. Yerel yönetimler verdikleri inşaat ruhsatı sayıları ile övünüyordu. Birkaç sene içerisinde kiralar yükselmeye başlamıştı. Kiraların 800-900 bandında olduğu bir sokakta daha kanun çıkmadan önce bile yeni binaların yapımıyla beraber 2.000 lira gibi rakamlar konuşulmaya başlanmıştı. O zaman buna bir itiraz yoktu çünkü orta sınıf henüz şu anda olduğu durumda değildi, ödeyebiliyordu, ücret artışları bu durumu dengeleyebiliyordu. Bu esnada örneğin Taksim ona eskisi gibi gelmediği için Kadıköye taşınmak vs gibi hareketlerin kentte kimleri nasıl etkilediği çok gündem olmuyordu.

Yeldeğirmeni Mahallesi eskiden tekinsiz, girilemeyen bir yerdi diye konuşulur mesela hep. Muhakkak sorunlar vardı bu alanda ama bu girilemeyen mahalle” bir uyarı işareti gibi algılanır kent tarihini bilenler tarafından. Burada muhakkak yoksulluk vardır. Örgütlü bir mücadele yokluğundan kaynaklı güvenlik sorunları olabilir ya da aksine örgütlü bir mücadele olduğu için devlet tarafından suçlu ve tehlikeli gösteriliyor olabilir. Çoğu zaman da mahallede yaşayan için değil dışarıdan gelen için girilemez” bir yer olur bu alanlar. Sonra değişir ve o bir grup insan için girilebilir, yaşanabilir oluşu oraya zaten girebiliyor olan sakinlerinin oradan gitmiş olması sayesinde gerçekleşir. Literatürde çöküntü bölgesi olarak tanımlanan alanların tamamı oralarda yaşayanların bir başka çöküntü bölgesine süpürülmesi” ile temizlenmiştir”. Bunların örgütlü olanlarında direniş görürüz ama örgütlü bir mücadele örülmeyen mahalleler böyle sessiz sedasız dönüşür. Bu dünyanın onlarca, yüzlerce yerinden, onlarca, yüzlerce örnek verebileceğimiz bir örüntüdür ama şu anda yeni ortaya çıkan bir durum varsa o da bu benim başıma gelmez” diye düşünen bir sınıfın da bu sorunla karşı karşıya gelmiş olmasıdır.

Şu anda yaşadığı yerlerde evlerinden çıkarılan ve benzer kiralara ev bulması imkansız görünen orta sınıf henüz direnmiyor. Yani barınma sorunu şu anda çok daha geniş kitleleri etkileyen bir sorun olmaya başladıysa da hala direnç göstermenin kaçınılmaz olduğu alanlar genişlemedi. Geldiğimiz noktada ortalama kirası 12.000 TL olan bir ilçe var, asgari ücretin 4250 TL olduğu bir ülkede. Ve çeper denilen yerlerde dahi 4.000 TLden aşağı bir kira bulmak hayal olmaya başlıyor. Muhalefet dahi asgari ücretin 4250 lira olduğu yerde kira normalinin asgari ücretinin iki katına doğru tırmanmasını “kabullenmiş” görünüyor. KİPTAŞ Genel Müdürü Ali Kurtun 11 Haziran 2022 tarihili açıklaması bize barınma hakkı mücadelesini nereden kuracağımıza dair önemli bir şey söylüyor: 

“100 metrekarelik bir konutun arsa ve finansman hariç inşaat maliyeti 850 bin TL ile 1 milyon TL, buna arsa ve finans maliyeti eklendiğinde bir konutun maliyeti en az 2,5 milyon TL’ye çıkıyor. Arsa maliyeti sıfır olursa da 1.5 milyona satmam lazım. Ancak 1,5 milyon liraya alacak kitle alt gelir grubu mu? Böyle bir alt gelir grubu yok. 4 bin 200 TL asgari ücretin olduğu bir yerde sosyal konut için boşuna enerji harcamam dedim. O nedenle yakında orta gelir grubu için konutlar üreteceğiz. Burada evi olmayanlara öncelik vereceğiz. Öyle bir sosyal fayda sağlayacağız”

Bu açıklama ile orta sınıfın tanıştığı barınma krizini düşünürsek seçim ve sandık meselesinin örgütlenmek ve yaşamını mücadele ederek savunmak gibi seçeneklerin hala buralarda diğer yerler kadar güçlü olmamasının sebebini anlayabiliriz. Yangında ilk kurtarılacak kişiler olduğunu bilmenin bir güveni diye düşünülebilir. En azından bir kurtarma botu ihtimali var. Şu anda ekonomik olarak da yaşam tarzı açısından sıkışmış olan bir kesim için bu hayal henüz tamamen bitmedi. Bu durum böyle kalır mı yoksa başka bir yere evrilir mi onu zamanla görebiliriz ama bu düzenin içinde bazı manevralarla kendine bir yer bulabilme ve kaldığı yerden devam edebilme imkanı olmayanlar için tarih benzer şekilde akmaya devam ediyor: 

Ben öyle bir yerden geldim ki, ben aç kaldım, aç kaldım. Bana hiç tınlamaz. Ben 3-5 senedir bulaşık makinesi ne demek öğrendim. Çamaşırlarımı elde de yıkarım.  Gitmiycem kardeşim. Vallahi billahi gitmiycem. Ben doğalgazlı bir evde yaşıyorum ama doğalgazımı yakmadım. Beş senedir soba yakıyorum, neredeydiniz? Çöplerin başında odun topluyorum. Gitmiycem kardeşim.”

Okmeydanı’ndaki bu iradenin gücünü aldığı yer belli. Çünkü evlerine sahip çıkamadıklarında birkaç sokak ileriye geçip devam etmek yok işin ucunda. Şehrin dışında inşa edilen TOKİ’lere sürülmek, senelerini alacak bir borçlandırmaya saplanmak ve çok büyük ihtimalle borçlarını ödeyemeyip başka bir yerlere savrulma ihtimalleri var. Kurdukları gündelik hayatın, dostlukların yıkılması, şehrin dört bir yanına dağılmak gibi pek çok şeyi de unutmamak lazım. Bu türden bir sahip çıkma maden ocağı sondajlarına karşı jandarmanın karşısında kendisini siper eden köylüler için de geçerli. İmkanların içinden uygun olanı seçmek ya da yine az çok uygun bir yere geçivermek bir ihtimal değil. 

İktidar değişimi orta sınıf için bu sebeple bir umut olabilir ama gözden çıkarılan alt gelir grubu” için işlerin çok değişmeyeceği belli. Şu anda orta sınıfta yaşanan sınıf düşme” başlangıcı bir seçim yatırımı olabilecek önemde. Düzen muhalefeti için mevcut durumu rasyonelize etmek, meşrulaştırmak ve yine yoksulun yaşam hakkını “boşa enerji” olarak tanımlamak çok beklenir bir tavır. Yıkım olan mahallede yemek dağıtılan gün yapılan 4 bin 200 TL asgari ücretin olduğu bir yerde sosyal konut için boşuna enerji harcamam dedim. O nedenle yakında orta gelir grubu için konutlar üreteceğiz” açıklaması aslında herkese konumunu bildirir gibi. Burada değişen bir şey yok. Yoksul yardım edilen ve yoksulluğu sürdürülen bir yerde isteniyor. Orta sınıfın çöküşü ise ciddiye alınan, yatırım yapmaya değer, boşa enerji olmayacak bir iş olarak tanımlanıyor. 

İzmir, Buca ilçesinde dört mahallede yapılması planlanan ve halkın itiraz ettiği bir dönüşüm daha var gündemde. Takip ettiğimiz bu süreçte mahallelerin tepkilerinden bu meseleye dair bir hafıza oluştuğunu görüyoruz. Yüzde 70 yeşil alan vaadi veren bir görevliyi dinlerken ilgilenmiyorlar, hatta sesler yükseliyor, kimse buna inanmıyor. Bizlere yeşil alanı bol, düzgün bir yeri öyle hayrına” vermeyeceklerini bilmenin bilinci güçlü, yetkilinin sesi duyulmuyor bu yüzden tepkilerden. İstemiyoruz sizin vereceğiniz yeşil alanı, üç gün sonra gökdelen dikeceksiniz cevabı çıkıyor. Bu dönüşüme rızası yok Bucalıların. Söz konusu mahalleler oldukça merkezi, kıymetli yerler. Herkes bunu biliyor. Dolayısıyla acaba niyet ne?” diye düşünmek artık refleks olmuş. Kaldı ki hayrına” yapacakları tek şey çorba dağıtmak. Dönüşümlerin tamamında evlerini yıktıkları insanları senelerce borca sokuyorlar. 

Başta bahsettiğim gazete haberine dönersem, İkinci Köprü bağlantı yollarının daha üst sınıf bir muhite denk gelmesi sebebiyle son anda yapılan düzeltme” ile yapılan yıkım bize şunu diyor: devletin ve sermayenin kolladığı ve son anda evi başına yıkılabilir olan ile düşerse kaldırılacak olanlar pek değişmiyor. Boşuna enerji” açıklaması da bu anlamda yeni değil. Sermaye kendi sınıfı için çalışacak enerjiyi her zaman buluyor. Bizlerin de kendi sınıfımız, kendi yaşam alanlarımız için mücadele edecek enerjiyi bulabilmesi gerekiyor. Örneğin Okmeydanı’nda polis halkın kendi evine, sokağına sahip çıkma iradesine şiddetle karşılık verirken geçinemeyen, işinden atılan işçiler patronun evinin önüne gittiğinde birden o ev, o sokak dokunulmaz bir özel alan, korunması gereken bir yer oluyor. Patronun evi nasıl bizlerden çalınanlar ile ev oluyorsa, yine bizim evlerimiz yıkılarak zenginlere veriliyor. Sermaye ve devletin gözünde zenginlerin evi, sokağı, evdeki çocuğu kolluk kuvvetleriyle korunması gereken bir yer. Bizlerin evleri, sokakları ise bize layık olmayan, her an elimizden alınabilir durumda. Sen bu eve benim emeğimle sahip oldun diyen Migros işçisi ile beni ailem işlere giderek büyüttü burada diyen aynı ses aslında ve mücadele hattı buradan başlıyor. Devletin kolluk kuvveti kimi koruyacağını biliyor, barikatın ne tarafında durulacağı burada netleşiyor.

Barınabilmeye dair beklentimizi daha politik bir tartışmaya evirmek, bunun kapsamını genişletmek, bize reva görülene değil, olması gerekene odaklanmak ve hayatta kalmayı değil hayatı talep etmeye dair bir mücadeleyi ilk fırsatta bizi gözden çıkaran kurumlardan değil kendimizden beklemekte fayda var. Emlak piyasasının, sermayenin, devletin orada oraya savurduğu insanlar olmayı kabul etmemek için fiili mücadeleler üzerine düşünmek ve kapitalist kentleşmenin tarihi boyunca tekrar eden müteahhit karı odaklı mekan üretim biçimlerini seçenek olarak görmekten vazgeçmek dışında bir gelecek pek mümkün değil. Gitmiyorum hiçbir yere” demek, bizden çaldığınız her şeyi geri alacağız” demek güçlü bir başlangıç. Öncelikle ben manzarayı ne yapayım” dedirten bu rıza inşasını yıkıp rızam olmadan beni evimden atamazsın demeye başlamak gerekiyor. 

İlgili İçerikler

Son Eklenenler