Ana Sayfa Güncel Kapitalizmin sacayağı: Devlet, piyasa ve emperyalizm - Ege Demirel & Ergün Kılıç

Kapitalizmin sacayağı: Devlet, piyasa ve emperyalizm – Ege Demirel & Ergün Kılıç

İnsanlık tarihi birçok aşamadan geçerek kapitalizme ulaştı. İlkel komünal toplumdan kapitalizme kadar zaman zaman gerilemelerle karşılaşılsa da genel olarak insanlık açısından önemli ilerlemelerin gerçekleştiğine tanık olunmuştur. İnsanlık, kapitalizm sonrasında ilerlemeyi sürdürebilmeyi ancak sosyalizm ve sonrasında ulaşılacak nihai aşama olan komünizmle başarabilecektir. Fakat diğer sistemlerde olduğu üzere egemen sınıflar kapitalizmde de statükoyu sürdürmek için ellerindeki tüm araçlara başvurmaktadır. Hatta Soğuk Savaş’ın Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) zaferiyle sonuçlanması üzerine Francis Fukuyama[1] gibi bazıları kapitalizmin ve onun maskesi olan liberal demokrasinin insanlığın ulaşacağı nihai aşama olduğunu dahi iddia ederek olası karşı hegemonik mücadeleleri daha baştan önlemek için “organik aydın” olarak üzerine düşeni yapmışlardır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) ve Doğu Bloku’nun dağılması nedeniyle üstelik bazı “solcular(!)”[2] da artık başvurulacak tek çarenin, mevcut sistemde herkes için daha yaşanılabilir koşulları sağlamak olduğunu öne sürmüştür. Yani, sosyalizm ve komünizm yerine artık, eldeki tek çare “reformizm” olacaktır.

Ancak kısaca aktarmaya çalıştığımız bu tabloyu daha iyi kavrayabilmek ve daha doğru sonuçlara ulaşabilmek için devlet, piyasa ve emperyalizm bağlamında bir analizin yapılması gerekmektedir. Zira her ne kadar hem liberallerin hem de birçok solcunun (sol kliklerin) iddia ettiği üzere sosyalistlerin/komünistlerin kesin bir yenilgi durumu ile karşı karşıya olduğu söylenebilirse de sistemik değişim ve devrim konusunda bazı sorgulamalara ihtiyaç vardır. Bu bakımdan kapitalizmin sacayağı diye nitelediğimiz devlet, piyasa ve emperyalizm hakkında öncelikle, her bir unsur temelinde daha sonra ise bu üç unsuru da içerecek bütüncül bir analize ihtiyaç vardır. Bu analizin sonucunda söz konusu yenilginin bir süreklilik mi arz ettiği; yoksa sadece bir duraklama/gerileme evresini mi simgelediği konusunda daha sağlıklı bir değerlendirme imkânı doğacaktır.

Mezopotamya’daki ilk devletlerden ve Antik Yunan’daki şehir devletlerinden bu yana insanlık tarihi boyunca “devlet” olgusu birçok farklı sistemde farklı işlevlerle kendisine yer bulabilmiştir. Ancak kapitalizmle birlikte devlet radikal bir değişime ve dönüşüme uğramıştır. Bu durum öncelikle, sistemdeki egemen sınıfın niteliğinden kaynaklanmaktadır. Bir diğer önemli husus ise, dünya ekonomisinin gelişmesi ve bilimsel-teknolojik gelişmelerdir. Önceki sistemik yapılarda (ilkel komünal, köleci ve feodal) devletler, Thomas Hobbes’un[3] ifade ettiği üzere “anarşi”yi ortadan kaldıran ve insanların belirli bir düzen içerisinde güvenliklerini temin ettiği iddiasına dayanan bir yapı işlevi görmüştür.

Ancak, burjuvazinin siyasi erk konumuna yükselmesi ile birlikte devletler açısından önemli bir değişim gerçekleşmiştir. Burjuvazinin ortaya çıkışını mümkün kılan etmenler ise, sömürgecilik ve merkantilizmdir. Zira ticaretin küreselleşmesi ve ticaret burjuvazisinin de ekonomik olarak güçlenmesi mümkün olmuştur. Bu gelişmeler neticesinde daha önce kırsal bölgelerin ve feodal beylerin hâkim olduğu düzen yavaş yavaş yerini “şehirlerin” merkezinde olduğu daha büyük ve karmaşık yapılara sahip idari birimlere ve yerleşim yerlerine bırakmıştır. Süreç içerisinde ticaret burjuvazisi aracılığı ile küresel düzeyde artan ve gelişen ticaretin yanı sıra manüfaktür üretim tarzı ortaya çıkmıştır. Bu unsurlara “politik gelişmeler” (özellikle, ulusun/ulus devletin inşası) de itici unsurlar olarak eklemlenmiştir. Piyasanın sermaye döngüsünü tehlikeye sokacak bölge bazlı farklılıkları ortadan kaldırması ve sistemi stabilize etmesi açısından ulus-devlet işlevsel bir rol oynamıştır. Kapitalizm öncesinde Kıta Avrupa’sında, Westphalia gibi düzenleyici bir antlaşma yapılmasına rağmen, biçimsel olarak hem ekonomik hem de siyasal ve toplumsal çerçevede dağınıklık hâkimdi. Burjuvazi, iktidarını ve okyanus ötesi sömürgelerdeki kontrolünü sağlamlaştırmak ve sürdürmek amacıyla coğrafya bazlı farklılıkları başta anayasal düzenlemeler ve bankalar aracılığıyla olmak üzere dönüştürmüştür. Bu bağlamda birkaç yüzyıllık zaman diliminde inşa edilen ulus devletler kapitalizmin gelişmesi açısından önemli bir unsur olmuştur. Dolayısıyla, devlet, burjuvazinin çıkarlarının temsilini ve koruyuculuğunu üstlenen bir aygıta dönüşmüştür. 

Sonuç olarak, ekonomik ve bilimsel-teknolojik gelişmeler neticesinde Sanayi Devrimi ile birlikte sanayi kapitalizmine giden sürece ulaşılmıştır. Devlet de bu nedenle yeni ekonomik sisteme uygun şekilde hâkim sınıf olan burjuvazi tarafından modernize edilmiştir. Artık, devlet sadece basit bir düzen sağlayıcı, asgari düzeyde ekonomik faaliyetleri koordine eden ve halkın güvenliğini sağladığını iddia eden bir aygıt olmaktan çıkmıştır. Devlet, doğrudan ekonomik sistemin küresel düzeydeki işleyişinde temel bir rol oynayarak kapitalizmin sacayaklarından birini oluşturmuştur. Örneğin, sermaye birikimi ve ticari faaliyetler nedeniyle savaşların yapılması, proletarya-kapitalist arasındaki ilişkilerin kapitalist lehine olacak şekilde yasal ve normatif bir çerçeveye göre düzenlenmesi ve kapitalizme uygun şekilde yerleşim yerlerinin organize edilmesi devletin rolünü göstermektedir. Ancak, bu noktada devleti değiştiren/dönüştüren oldukça önemli bir unsur daha söz konusudur. Bu bağlamda ilk olarak, bankacılık sisteminin ve kredi sisteminin gelişimine tanık olunduğunu hatırlatmak gerekir. Daha sonra ise günümüzde adeta her şeye karar verebilecek ve tıpkı devlet gibi hayatın her alanında karşımıza çıkacak olan piyasa olgusu kapitalizmle birlikte meydana gelmiştir.

Kapitalizm zaman zaman krizlerle karşılaşsa da gelişmeye devam etmiştir. Doğal olarak piyasa da sistemin asli faktörlerinden birisi olarak bu süreçte güçlenmiştir. Fakat XIX. yüzyılın son çeyreğinde (1873 itibariyle) ise, kapitalizm Kıta Avrupası’nda Fransa ve Prusya arasındaki savaşın ve Viyana Borsası’nın çöküşünün de etkisiyle tesiri uzun yıllar sürecek bir kriz (bir diğer ifadeyle, depresyon) içerisine girdi. Uzun Depresyon, piyasalarda şok ve korku iklimi yaratırken; piyasalara paralel şekilde uluslararası ilişkilerde de I. Dünya Savaşı’na kadar devam eden durgunluk dönemi yaratmıştır. Devletler arası güç dengeleri, burjuvazinin yeni sömürgelere ulaşabilme ve ham madde arayışları neticesinde değişime uğramış ve yeni pazarlara yayılma rekabeti I. Dünya Savaşı’nı (bir diğer deyişle, I. Emperyal Paylaşım Savaşı) doğurmuştur. Savaş sonrasında devletlerin ve dünya piyasasının somut durumu Avrupa devletlerini altın standardından vazgeçirterek karşılıksız para basmaya yöneltmiştir. Piyasalardaki para bolluğu karşısında aynı oranda talep üretilemeyince ciddi oranda bir deflasyon yaşandı. Savaş sonrası dünya konjonktüründe özellikle Kıta Avrupası’nda, piyasada yaşanan Büyük Depresyon’un da etkisiyle sıkı/milliyetçi ekonomi politikaları izlenmiş; Almanya ve İtalya’da ise faşist siyasi erkler yaratılmıştır.

Bu noktada faşizme bir parantez açmamız önem arz etmektedir. I. Paylaşım Savaşı akabinde Almanya, hem Versay Antlaşması hem de okyanus ötesi sermaye yatırımlarının neredeyse tamamını kaybetmesi gerçeğiyle pek çok açıdan zayıflamış durumdaydı.[4] Bununla birlikte, iki savaş arasındaki enflasyonist dönem, uluslararası ticaret ilişkilerinin oldukça kısır olması, devletlerin daha çok iç politikalarına odaklanması, faşizme özgü uygulamaların oluşması bakımından yardımcı nitelik taşımaktadır; fakat genel hatlarıyla bahsettiğimiz bu konjonktürel durumun yanı sıra faşizm ve tekelci kapitalizmin sistemik çelişki ve gerilemeleri arasındaki ilişkiyi vurgulamak gerekmektedir. Bu dönem özelinde faşizmin gerek politik bir hareket olarak yükselmesi, gerekse de devlet biçimi olarak meydana gelmesinin nüvelerini kapitalizmin geçirdiği krizler içerisinde aramak durumundayız. Bu bakımdan faşizme ilişkin III. Enternasyonal’de yapılan şu tanımlamayı dikkate almak gerekir: “Faşizm, finans-kapitalin en emperyalist, ev şoven, en gerici unsurlarının açık terörist diktatörlüğüdür.’’

Bu kapsamda faşizmin güncel olarak da örneklerini deneyimlediğimiz bazı dönemler olmuştur. Ergin Yıldızoğlu, yakın geçmiş ve günümüze dair şu ifadeleriyle faşizme dair önemli tespitlerde bulunmaktadır: “İsrail’de Netanyahu Covid-19 salgınını bahane edip, kendisini yargılamakta olan mahkemeleri kapatıyordu. Liberal demokratik kapitalizmin beşiği ABD ve İngiltere de bu gelişmenin içinde. Abd’de Trump yönetimi, devletin denetleme ve dengeleme kurumlarını hızla zayıflatıyor. İngiltere’de Boris Johnson hükümeti, meclisteki çoğunluğu kullanarak, insanları tecrit etmesine, toplantıları yasaklamasına, hava alanlarını, limanları kapatmasına olanak verecek bir yasa tasarısını kanunlaştırır. Kapitalizm, çoktandır ‘’olağan’’ rejimlerle yönetmenin giderek zorlaştığı bir döneme girmiştir. Covid-19 bu dönemi yeni bir aşamaya taşıdı; süreç olarak ‘’yeni faşizmin’’ ilerleyişi hızlandı.’’[5]

1929 Buhranı’ndan sonra, ekonomide talebi yeniden artırmak, devletler arası ticareti yeniden canlandırmak ve uluslararası atmosferi de bir anlamda sıcak tutmak amacıyla kapitalist devletler, klasik iktisadi anlayışta dönüşüme ihtiyaç duyup krizin geniş ölçekli etkilerini aşmaya çalışmışlardır. Ekonomide büyüme ve kalkınma birincil önem sırasına alınmış; devletlerin ekonomideki rolü, jandarma-devlet anlayışından arındırılmıştır.[6] 1929 Buhranı’nın bütün yönlerden etkileri, para ve maliye politikasında uygulanan değişiklikler yoluyla telafi edilmeye çalışılmıştır. Bir yandan, büyük bir ekonomik krizin ve beraberinde bu ekonomik krizin sebep olduğu siyasal ve toplumsal çalkantıları rahatlatmak amacıyla yeni para politikası üretilmekte; diğer yandan da bu yeni para politikası gelecekte farklı konjonktürel biçim ve siyasal atmosferler (Arap-İsrail savaşı ve bölgesel etkileri) yeni bir krizin de (1973 Petrol Krizi) doğuşunu beraberinde getirmektedir.

1929 Ekonomik Bunalımı ve II. Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı ağır ekonomik tablo sonrasında ise küresel ekonomi Keynesyen ekonomik model temelinde şekillenmiştir. Keynesyen model[7], John Maynard Keynes’in fikirleri üzerine inşa edilmiştir. Keynes, serbest ticaret kapitalizmi olarak değerlendirilen erken kapitalizm döneminde Klasik ve Neo-Klasik (1776-1930) ekonomistlerin (örn. Adam Smith, David Ricardo, Thomas Robert Malthus) savunduğu “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganı ile tanınan ve ekonominin kendi kendini düzenleyeceği ve dengesini koruyabileceği tezlerine karşı çıkmıştır. Keynes, kapitalizmin sınırsız gelişmesi sonucunda ortaya çıkabilecek sorunları dikkate alarak ekonomik dengenin kurulması için yapılması gerekenleri araştırarak kendi “sosyal demokrat” modelini ileri sürmüştür. Bu kapsamda arz ve talebin otomatik bir mekanizma içerisinde düzenlenemeyeceğini iddia ederek arz ve talebin milli gelire bağlı olduğunu belirtmiştir. Bu bakımdan milli gelir değişimlerinin tam istihdam, faiz ve paranın genel teorisi ile oluşacağı argümanını benimsemiştir. Yani, devletin kriz dönemlerinde piyasaya müdahale etmesi gerektiğini savunmaktadır. Ayrıca, Keynes dünya ekonomisinde yaşanacak krizlerin küresel bir boyuta evrildiğinde bu krizlerden en güçlü devletlerin de etkilenebileceğini ifade etmektedir. Dolayısıyla, devletler aracılığıyla dünya ekonomisinde dayanışmanın ve kontrolün önemine vurgu yapmıştır.[8]

Yaklaşık olarak II. Dünya Savaşı sonrasından 1970’li yıllara kadar geçerli olan Keynesyen modelin uygulanmasında sadece piyasanın ihtiyaçları tek neden olmamıştır. Elbette, 1929 Ekonomik Bunalımı ve dünya savaşları sonucunda piyasaların devletin imkânları ve desteği aracılığıyla desteklenmesi ve düzenlenmesi burjuvazi açısından rasyonel bir davranıştır. Ancak SSCB, Doğu Avrupa’daki sosyalist devletler, Çin Devrimi ve Küba Devrimi gibi Latin Amerika ve birçok bölgede kapitalizme alternatif olarak sosyalizmin kitlelerde önemli derecede destek bulduğu gözlemlenmiştir. Ayrıca dekolonizasyon süreci ile ulusal bağımsızlık mücadeleleri de kapitalizm açısından yeni dönemde Klasik/Neoklasik modelin sorgulanmasına neden olmuştur. Böylece daha “insanî (!)” bir modelin (yani, sosyal demokrasi ve refah devleti) benimsenmesi bir zorunluluk hâlini almıştır.

Bu gelişmelerin ardından dünya ekonomisinin özellikle 1960’ların başı itibariyle hızlı bir değişim süreci geçirdiğine tanık olunmuştur. Ayrıca uluslararası ticaret önemli ölçüde hızlanmış ve başta ABD’li şirketler olmak üzere şirketlerin dünya çapında etkinlik göstermeye başladığı görülmüştür. Bu gelişmelere ek olarak Avrupa piyasalarının finansal sistemi dönüştürdüğünü de göz ardı etmemek gerekir. 1970’ler ise çalkantılı bir ekonomik tabloyu ortaya koymuştur. Zira hem petrol krizi hem de gelişmekte olan ülkelerin küresel düzeydeki ekonomi-politik gelişmelere adapte olma sorunları bu dönemde yaşanmıştır. Öte yandan, bu dönem aslında çağdaş anlamda küresel ekonominin de doğduğu yılları içermektedir. Ayrıca “karşılıklı bağımlılık” söylemi de bu dönemle birlikte gündeme gelmeye başlamıştır.[9]

Bu nedenle 1970’li yıllarda artık, Keynesyen modelin ihtiyaca cevap vermemesi üzerine tekrar Klasiklerin/Neoklasiklerin görüşleri gündeme gelmiş ve neoliberalizm[10] olarak adlandırılan modele geçilmiştir. Keynesyen modelin terk edilmesinde ise birkaç ana faktör rol oynamıştır. Birincisi, dünya ekonomisindeki sınırsız sermaye birikimi, kapitalizme eklemlenen yeni pazarlar (örn. Çin ve Soğuk Savaş sonrasında ise Rusya, Merkezi Asya, Merkezi Avrupa ve Doğu Avrupa), gelişen teknoloji ve krizlerin Keynes’in yöntemleriyle çözümlenemeyeceği argümanı sonucunda Keynesyen model sorgulanmıştır. İkincisi, kapitalizmin yeni bir genişlemeyi hem mekânsal hem de zamansal açıdan başarabilmesi ancak sınırsız bir sermaye hareketi ve devlet müdahalesinin rafa kaldırılması ile mümkün olacaktır. Bu gelişmeler sonucunda ABD Başkanı Ronald Reagan ve Birleşik Krallık Başbakanı Margaret Thatcher öncülüğünde neoliberalizm yeni model olarak benimsenmiştir. Hatta neoliberalizmin ilk laboratuvar denemesi olarak değerlendirilen Şili bu açıdan bir deneme tahtası olmuştur. 1973’te “demokratik seçimle” göreve gelen sosyalist başkan Salvador Allende’nin General Augusto Pinochet tarafından darbeyle devrilmesiyle Şili’de uygun ortam hazırlanmıştır. Şili gibi birçok çevre ülkeye de neoliberalizm dayatılmıştır. Örneğin, askerî diktatörlükle yönetilen Brezilya ve 1980 darbesi sonrasında önce darbe yönetimi sonrasında da darbecilerin öz evladı Turgut Özal döneminde Türkiye de neoliberalizme uygun şekilde devlet yapısını değiştirmiştir/dönüştürmüştür. Böylece piyasanın mutlak hâkimiyet dönemi başlamıştır.

Öte yandan piyasa açısından yeni dönemde değinilmesi gereken bir diğer önemli gelişme ise devlet-özel sektör ortaklığıdır. Bu gelişme devlet-piyasa ilişkileri bağlamında irdelenmesi gereken bir husustur. Çünkü devlet-özel sektör ortaklığı neoliberalizmin sivil toplumda sosyal ve insani açıdan meşruiyet kazanmasında rol oynamaktadır. Hükümetlerin bu ortaklıkları haklı bulma gerekçeleri ise yerel ve sosyal ihtiyaçların daha belirli ölçülerde ve daha doğru şekilde giderdikleri şeklinde ifade edilmektedir.[11]

Yeni binyıl itibariyle küresel ekonomiye bakıldığında ise şöyle bir tablo söz konusudur: Piyasa aktörleri ve diğer piyasa unsurları kapasiteleri oranında devlet kurumlarına politika süreçleriyle ve düzenleyici süreçlerle yerelde ve uluslararası düzeyde entegre olmuştur.[12] Piyasanın yapılanma süreci hem devletin politika hem de düzenleme süreçleriyle ilişkili bir olgu olarak değerlendirilmelidir. Bu noktada ulusal, politik ve ekonomik maddi çıkarların uluslar aşırı bir forma bürünmesinin devleti değiştiren bir etkiye neden olduğunu eklemek gerekir. Bu açıdan devlet, 1970-2000 döneminde olduğu gibi yerel piyasaların ve çıkarların koruyucusu olmak yerine daha çok küresel piyasa süreçlerinde kolaylaştırıcı bir faktörel rol oynamaya başlamıştır. Dolayısıyla siyasal otorite de piyasa ile birlikte uluslar aşırı bir simbiotik yaşam formu içerisinde yer alan bir yapıya bürünmüştür. Yani, devlet bir yandan yereldeki işlevlerini sürdürürken diğer yandan da uluslararası düzeyde yeni görevler üstlenmiştir. Bu bağlamda piyasanın işleyişi açısından siyasi aktörlerin ve sosyal kuvvetlerin organizasyonal ve kurumsal kapasiteleri arasındaki dengeyi korumak gibi yükümlülükleri olduğunu söylemek mümkündür. Bu kapsamda örneğin, iki savaş arası dönemde ve Büyük Depresyon döneminde devletin piyasa üzerindeki otoritesinin ekonomik çöküşün ve krizin bertaraf edilmesi bakımından oynadığı rol somut bir göstergedir.[13]

Burjuvazi devlet ve piyasa dışında ayrıca emperyalizme de ihtiyaç duymaktadır. Devletin ve piyasanın işlevlerini yerine getirirken karşılaştıkları sorunlar söz konusu olduğunda devreye emperyalizm girmektedir. Bu bakımdan emperyalizm kavramının anlaşılması oldukça büyük önem arz etmektedir. Öncelikle birçok kişinin emperyalizm olgusunu güçlü ülkelerin çıkarları için zayıf ülkelere baskı ve şiddet uygulamaları şeklinde algıladığını belirtmek gerekir. Ancak Marksizm açısından emperyalizm analiz edilirken sermaye birikimi meselesi odak noktası olmaktadır. Ayrıca bu noktada sermaye birikiminin ulus-devletler tarafından bölünmüş bir sistemik yapı içerisinde tezahür ettiği unutulmamalıdır. Dolayısıyla uluslararası boyut oldukça önemlidir. Emperyalist ilişkiler de sınıf temelli eşitsizliklerden kaynaklansa da biçim olarak ülkeler arasında gerçekleşmektedir. Bu açıdan emperyalizm hem emperyalist ülkeler ile bu ülkelere tâbi ülkeler arasındaki eşitsiz ilişkileri hem de emperyalist ülkelerin kendi aralarındaki eşitsiz ilişkileri içeren bir yapıya sahiptir.[14]

Emperyalizm kavramı Marksist literatür açısından değerlendirildiğinde ise Rudolf Hilferding, Vladimir Ilyich Lenin, Nikolai Buharin ve Rosa Luxemburg’un görüşleri ön plana çıkmaktadır. Bu isimlerin Karl Marx’ın görüşlerinden hareketle emperyalizm kavramına yönelik görüşlerini ifade etmeye çalıştıkları görülmektedir. Zira Marx sonrasında kapitalizmin geçirdiği değişim ve bazı önemli gelişmeler kuramsal düzeyde bazı açıklamaların yapılmasını gerektirmiştir. XIX. yüzyılın sonlarına doğru başlıca kapitalist güçlerin sömürge rekabetinin arttığı anlaşılmaktadır. Yine bu dönemde sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması daha görünür bir biçime dönüşmüştür. Örneğin, ABD ve Almanya bu bağlamda somut göstergeler sunmaktadır. Ayrıca uluslararası para-sermaye hareketlerinde gözlemlenen çok ciddi orandaki artışlar bir başka önemli gelişme olmuştur. Bu hususların Rosa’yı dışarda bırakırsak klasik emperyalizm kuramlarında ele alınan ana meseleler olduğu söylenebilir. Ayrıca klasikler emperyalizmi kapitalizmin tekelci evresi olarak nitelendirmektedir. Bu perspektiften XX. yüzyıl başı itibariyle kapitalizmde tekellerin ekonomik yaşamda egemen hâle geldikleri ve serbest rekabet döneminden tekelci bir evreye geçildiği iddia edilmektedir.[15] Ayrıca Hilferding’in[16] ve Lenin’in[17] değindiği üzere sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi finans kapital olgusunu gündeme getirmiştir. Bu kavram finans, sanayi ve ticaret gibi alt sektörlerin finans kapital altında bütünlük oluşturarak yeni bir formun söz konusu olduğunu ifade etmek için kullanılmaktadır.

Lenin ise, emperyalizm kapsamında şu ifadeleri kullanmıştır: “(1) Üretimde ve sermayede görülen yoğunlaşma öyle yüksek bir gelişme derecesine ulaşmıştır ki, ekonomik yaşamda kesin rol oynayan tekelleri yaratmıştır; (2) banka sermayesi-sınai sermayeyle kaynaşmış, ve bu ‘’mali-sermaye’’ temel üzerinde bir mali-oligarşi yaratılmıştır; (3) sermaye ihracı, meta ihracından ayrı olarak, özel bir önem kazanmıştır; (4) dünyayı aralarında bölüşen uluslararası tekelci kapitalist birlikler kurulmuştur; (5) en büyük kapitalist güçlerce dünyanın toprak bakımından bölüşülmesi tamamlanmıştır.”[18]

Burada Lenin’in emperyalizm analizine ek olarak güncel dönemi ifade etmek adına Samir Amin’in tespitlerine yer vermek uygun olacaktır. Amin[19], bu bağlamda iki önemli husustan bahseder. Birincisi, beş önemli tekel alanına değinmektedir. Buna göre, kolektif emperyalizm/triad (ABD-Batı Avrupa/AB-Japonya) finans, doğal kaynaklar, kitle imha silahları, teknoloji ve iletişim/medya alanlarında kontrolü elinde bulundurmaktadır. Bu nedenle çevre ülkeler sanayileşmeyi başarabilseler de merkezin etkisinden ve kontrolünden kurtularak sistemik bir değişimi gerçekleştirmeleri mümkün değildir.

İkincisi ise, yeni dönemde Amin’in[20] belirttiği üzere uluslararası düzeydeki kurumsal kontrol araçlarının kapitalizmin işleyişinde aldığı roldür. Söz konusu araçlar: IMF, Dünya Bankası, DTÖ ve NATO’dur. Bu bakımdan vurgulamak gerekir ki II. Dünya Savaşı’nın ardından artık, ABD hegemonyasının ortaya çıkmasıyla birlikte sistemik düzeyde yeni araçlara ihtiyaç duyulmuştur. Daha önceki dönemde Britanya hegemonyasında daha çok askerî yöntemler (zor gücü) ve uluslararası ticaret üzerinde kurulan kontrolle hegemonik güç tesis edilmekteydi. Ancak ABD ise bu tip yöntemlerle artık sonuç alınmasının mümkün olmadığını görerek farklı araçları gündeme getirmiştir. Bu kapsamda ABD’nin uluslararası kurumsal mekanizmalarla daha dolaylı bir sömürü ve kontrol mekanizmasını tercih ettiği görülmektedir. Bunun iki ana nedeni olduğu söylenebilir: Birincisi, SSCB ve Doğu Bloku nedeniyle kapitalizme karşı sosyalizmin bir alternatif olarak belirmesi nedeniyle doğrudan sömürü yöntemlerinin ya da sadece zor gücünün tercih edilmesi mümkün değildir. İkincisi ise, özellikle Afrika ve Asya kıtalarında ulusal bağımsızlık mücadelelerinin hızlanması ve gelişmesi sonucunda devlet sayısında önemli bir artış yaşanmıştır. Yeni dönemde Birleşmiş Milletler sisteminde yer alan devletlerin şeklen de olsa “self determinasyon” ve “kuvvet kullanmama” gibi ilkeleri benimseyerek sisteme itaatleri sağlanmak istenmiştir. Bu nedenle ABD uluslararası düzeyde kurumsal kontrol mekanizmalarına başvurmuştur.

Bu kapsamda 1944 yılında BM sisteminin de parçaları olarak tasarlanan Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası kurulmuştur. Ardından 1947 yılında ise Gümrük Tarifleri ve Ticaret Genel Antlaşması (GATT) imzalanmıştır. Devletler görünüşte siyasal olarak bağımsız birimler olsalar dahi bu kuruluşlar aracılığıyla ekonomik olarak denetlenebilir ve kontrol edilebilir hâle gelmiştir. Zira pek çok az gelişmiş ve gelişmekte olan ülke kapitalist sisteme eklemlenmeye çalışırken para ve kredi arzına ihtiyaç duymuştur. IMF ve Dünya Bankası bu çerçevede önemli finans kaynakları olmuştur. Ancak bu kurumlar söz konusu kredileri ve yardımları belirli şartlara göre yapmaktadır. Bu şartlar ise başvuran ülkelerin egemenliklerini zedeleyen uygulamaları gündeme getirmektedir. Örneğin, IMF’nin kemer sıkma politikalarıyla ülkelerin bütün mali sistemlerini ve piyasalarını denetleme olanağı dahi olabilmektedir. Böylece giderleri ve gelirleri kontrol etme şansı ortaya çıkmaktadır. Dünya Bankası ise altyapı projeleriyle katkı sunuyor gibi gözükse de aslında kredi alan ülkelere yatırım yapan şirketlere yardım etmektedir. GATT ise uluslararası ticaretin kontrol altına alınması adına oluşturulan bir yasal çerçeve olmuştur. Ancak asıl olarak GATT’ın 1994’te Soğuk Savaş sonrasında Dünya Ticaret Örgütü’ne dönüşmesiyle ticaret konusunda tam bir kontrol gerçekleşebilmiştir. DTÖ, gelişmiş kapitalist devletlerin lehine olan düzenlemeleri dayatan bir mekanizma işlevi görmüştür.

NATO ise IMF, DB ve DTÖ gibi ekonomik kontrol araçlarının ya da burjuva devlet mekanizmasının siyasal etki araçlarının yetersiz kaldığı durumlarda devreye sokulan bir zor gücü aracı olarak öne çıkmaktadır. NATO müdahalelerine dikkat edilirse (örneğin, 1995’teki Bosna, 1999’daki Yugoslavya ve 2011’deki Libya müdahaleleri) hep sermayenin kritik ihtiyaçlarının giderilmesi ile ilişkili olduğu görülecektir. Bazen doğal kaynakların kontrolü (Libya) bazen de jeostratejik bir bölgenin istikrarlı(!) hâle getirilmesi (Bosna ve Yugoslavya) veya çevreleme (Yugoslavya müdahalesinin itici etkenlerinden birisi de Rusya’ya karşı sonuçlarının olmasıdır) bu kritik ihtiyaçları tanımlayabilmektedir.

Bu nedenle 1990’lı yıllardaki tek kutuplu dünya düzeninin varlığı (yani, neoliberalizmin mutlak hâkimiyetiyle birlikte) ve 2000’lerde hızlanarak artan küreselleşmenin tarihte hiç olmadığı kadar devletlerin birbirine bütünleşmiş bir duruma neden olması sonucunda artık, herhangi bir krizin etkisinin oldukça büyük ve sarsıcı olacağını ortaya koymaktadır. Bu kapsamda 2006’da Mortgage emlak kriziyle patlak veren 2008 Küresel Ekonomik Krizi, 1972’de Bretton Woods sistemini terk edip; merkez bankalarının hiçbir baskıyla karşılaşmaksızın parasal genişlemeye gidebildiği para politikasıyla doğrudan ilişkilidir. Günümüzde neoliberal düzen temelindeki statükoyu üstlenen kapitalist devletler, sistemin kendisini yeniden üretemediği her anda ve savaşta parasal genişleme uygulayıp son yıllarda gıda-enerji krizi çatısı altında enflasyonist bir dünya yaratılmasına kaynaklık etmiştir. Dolayısıyla, mevcut durum özünde, işçi sınıfı ve emekçilerden burjuvaziye servet aktarımına hizmet etmektedir.

Sonuç olarak, kapitalizmin kendisini yeniden üretmekte zorlandığı ve artık, rıza üretimini de sağlayamadığı noktada baskıcı-otoriter-faşist uygulamaların daha fazla gündeme geleceği ve hatta faşizmin neoliberalizm sonrasında Batı kapitalizminin temel başvuru aracı olacağını dahi iddia etmek mümkündür. Bu noktada söz konusu faşizm Adolf Hitler ve Benito Mussolini dönemiyle özdeşleşen bir siyasi yönetim şekli olarak algılanmamalıdır. Yeni faşizm artık, siyasi mekanizmalar yerine ekonomik mekanizmalar temelinde şekillenecektir. Yani işçilere dayatılan iş rejimlerinde işçi sağlığının ve iş güvenliğinin daha fazla geri planda olduğu, işçiler üzerindeki kontrolün ve baskının şiddetinin ve yoğunluğunun arttığı ve işsizliğin giderek işçi ücretlerinde daha fazla baskı yaratmaya başladığı bir dönem söz konusu olabilir. İşçilerin/emekçilerin artan baskıya ve sömürüye karşı olası isyan girişimleri ise polisiye önlemlerle bertaraf edilmeye çalışılacaktır. Dolayısıyla görüntüde “seçimlerle” iş başına gelen hükümetler olsa dahi polis devleti pratiklerinin daha fazla araçsallaştırılacağı söylenebilir. Ayrıca işçilerin/emekçilerin kapitalizme karşı alternatif olacak bir düzen inşasını (yani, sosyalizmi) gerçekleştirmek için ellerindeki araçların kısıtlılığı da göz önüne alınırsa olası işçi/emekçi direnişlerinin kolektif düzeyde güçlü bir siyasi boyuta evrilemeyeceği söylenebilir. Zira sosyal demokratların ve kendilerini sosyalist olarak tanımlayan reformist partilerin ve sarı sendikaların her yerde işçiler/emekçiler üzerindeki yıkıcı etkisi şu ana kadar söz konusu argümanın doğruluğunu kanıtlamaktadır.

Bu noktada Antonio Gramsci’nin vurguladığı üzere belirli bir toplumsal grubun gerçekten ilerlemeci olduğu dönemlerde olduğu gibi diğer aydın gruplarını da kendilerine bağımlı hâle getiremedikleri zaman ideolojik blokta bir çatlamanın meydana geldiği görülmektedir. Yani daha önceden adeta “kendiliğinden” işleyen mekanizma artık, gizli ya da açık olarak polis önlemlerine ve hükümet darbelerine kadar varan “zorlama” tedbirlerine yerini bırakacaktır.[21] Gramsci’nin bu değerlendirmesi neoliberalizmin mevcut krizini betimlemek açısından oldukça işlevsel bir rol oynamaktadır. Çünkü neoliberalizm de rıza mekanizmaları yerine artık, tamamen “zor gücü”ne başvurmaya yönelmiştir.

Aktarılan tablo ışığında devlet ve piyasanın tamamen birbirine entegre olduğu yeni bir devlet yapısı söz konusu olabilir. Yani, burada tıpkı ABD Başkanı Donald Trump döneminde tecrübe ettiğimiz üzere doğrudan sermayenin yönetici olduğu ve devletin piyasanın bir bürokrasi unsuruna dönüştüğü bir devlet yapısı söz konusu olabilir. Ayrıca paralı askerlerin sayısındaki artış, savaşların devletler yerine etnik/dini gruplar temeline indirgenen ve kısıtlı bölgelerde tezahür eden bir olguya dönüşmesi ve askeri-endüstriyel kompleksin savaşlardaki varlığı ise emperyalizmde de tamamen piyasa mantığının hâkim olacağı bir düzeni göstermektedir. Dolayısıyla artık, üçlü sacayağı tek bir organizma altında birleşerek neoliberalizm sonrasında sözünü ettiğimiz yeni faşizmi ortaya çıkarabilir.


[1] Francis Fukuyama, The End of History and the Last Man, Free Press, New York, 2006.

[2] Avrupa’daki sosyal demokrat partiler bu bağlamda ibretlik örneklerdir. Ayrıca Brezilya İşçi Partisi’nin trajik dönüşümü de bu kapsamda ele alınabilir.

[3] Thomas Hobbes, Leviathan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019.

[4] Palmiro Togliatti, Faşizm Üzerine Dersler, Çeviren: Şiar Yalçın, Yüksel Demirekler, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara, 1979.

[5] Ergin Yıldızoğlu, Yeni Faşizm, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2020, s. 16.

[6] Bkz: Bernur Açıkgöz, Siyah Kuğu Ekonomik Krizler (1634-2020), Dora Yayınevi, Bursa, 2021.

[7] Bkz: Jemal Alakhverdov, Different Economic Theories, Sokak Yayın Grubu, İstanbul, 2019.

[8] Hüseyin Perviz Pur, “Ekonomik kriz, Keynes ve IMF (I)”, Dünya Gazetesi, 6 Aralık 2008, https://www.dunya.com/gundem/ekonomik-kriz-keynes-ve-imf-i-haberi-62299

[9] Geoffrey R. D. Underhill, “State, Market and Global Economy: Genealogy of an (Inter-?) Discipline”, International Affairs, 76 (4): 805-824, 2000, s. 810.

[10] Bkz: J. Alakhverdov, a.g.e..

[11] John Roberts, “The State, Empire and Imperialism”, Current Sociology, 58 (6), 2010, s. 840.

[12] G. R. D. Underhill, s. 821.

[13] G. R. D. Underhill, s. 823.

[14] Özgür Öztürk “Emperyalizm Kuramları ve Sermayenin Uluslararasılaşması”, Praksis, 15, 2006, s. 272-273.

[15] Ö. Öztürk, a.g.m., s. 276

[16] Rudolf Hilferding, Finans Kapital, Çeviren: Yılmaz Öner, Belge Yayınları, İstanbul.

[17] Vladimir I. Lenin, Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Sol Yayınları, Ankara, 1998.

[18] V.I. Lenin, a.g.e., s. 100.

[19] Samir Amin, Liberal Virüs Sürekli Savaş ve Dünyanın Amerikanlaştırılması, Çeviren: Fikret Başkaya, Yordam Kitap, İstanbul s. 145-147.

[20] S. Amin, a.g.e., s. 101-144.

[21] Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri Seçmeler, Çeviren: Kenan Somer, Onur Yayınları, Ankara, 1986, s.18.

İlgili İçerikler

Son Eklenenler