Ana Sayfa Manşet Helalleşme Retoriği Üzerine - Kansu Yıldırım

Helalleşme Retoriği Üzerine – Kansu Yıldırım

Türkiye’de siyasal alanın kimi zaman normalleştiği, kimi zamanlarda ise olağanüstü bir döneme girdiğine ilişkin yorumlar ekseriyetle sınıfsal perspektif farklılıklarından kaynaklanıyor. Perspektifi doğrudan toplumsal üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet, bunu korumaya dönük hukuki yapı ve baskı aygıtları, yani devletin işlevleri ve yapısı oluşturduğunda siyasal alanın çekirdeğindeki “olağanüstü” gibi görülebilecek olayların ve edimlerin sıradanlığı ve normalliği açığa çıkıyor. Özgür emek yanılsamasının yanılsama şeklinde kalabilmesi veya üretim araçlarının mülkiyeti azınlığın elinde toplanırken siyasetin merkezinde çoğunluğun olduğu propagandasının sürdürülebilmesi, hukuki ve siyasi zorun hayatın her alanına nüfuz ederek belirleyici hale gelmesiyle mümkün olabiliyor.
Görüş mesafesini parlamenter demokrasi ve bunun çalışma mekanizmalarının akıbeti oluşturduğunda ise, siyasetin liderlerin veya partilerin performansına endeksli bir yorumu hakim hale geliyor. Demokratik kurumların idealleştirilmiş dengesi bakımından sivil toplumcu bir müdahillik, sermaye ile siyasi örgütler arasında paydaşlık ve menfaat ilişkileri, devlet kademelerinden topluma doğru yayılan meşruiyet yaratma ve kazanma çabaları öne çıkıyor. Burjuva parlamenter siyasetin bu üç öğesine göre de siyasetin demokratik bir formdan otoriter bir forma ya da otoriter bir formdan demokratik bir forma geçişi referans noktalarından birisi oluyor.

Son zamanlarda başta Millet İttifakı ve yörüngesindeki uydu-partilerden yükselen, burjuva parlamenter düzeni yeniden tesis etmeye dönük çağrılar ikinci perspektifin alanına giriyor. Başkanlık monokrasisini “tek adam rejimi” olarak otoriter bir konuma, parlamenter demokrasiyi ise çoğulculuğu baz alan demokratik konuma yerleştirerek, post-AKP döneminin siyasi projeksiyonunu yapıyorlar. Buna göre hem yeni anayasa yapım sürecini hem de başkanlık makamını araçsallaştırarak parlamenterizmi güçlendirecek geçiş aşamasını içeren bir sistem değişikliği söz konusu. Devlet idaresinin en tepesinden başlayarak tüm bürokratik kademelerin, kurumlar arası ilişkilerin ve hiyerarşilerin yeniden düzenlendiği, başkanlıkla birlikte sisteme entegre edilen kimi kurumların tasfiye edileceği yeni kamu mimarisinin a priori demokratik olacağını Meclis konuşmalarında veya basın demeçlerinde dile getiriyorlar.

 

Burjuva monokratik bir devlet düzeneğinin, anayasa değişikliği, plebisit, seçim vs. gibi birkaç işlemle çoğulcu veya müzakereci demokrasinin gerekliliklerini yerine getiren bir yapıya evrileceği yönündeki inanç, AKP’nin neden olduğu siyasal (temsil-katılım), ekonomik (sömürü, bölüşümde adaletsizlik) ve ideolojik (laiklik, eğitim) yıkımda yaralanan toplumun büyük çoğunluğunu bir şekilde etkiliyor, bir kısmını doğrudan ikna ediyor. Bu açıdan Millet İttifakının ve uydu-partilerin başarısından ziyade bizzat AKP’nin zıddı gibi görünen (zıddıymış gibi yapan) herhangi bir siyasetin varlığı kendiliğinden kıymetli hale geliyor. Buna somut örnekler verilebilir: Sivas Katliamı’nın yıl dönümünde failleri yuhalanırken, AKP’nin ekonomik politikasına karşı video-propaganda ile karşılık veren Saadet Partisi’nin teveccüh görmesi… AKP dönemindeki özelleştirme politikaları eleştirilirken, sıcak para girişinin yoğun olduğu dönemde yabancı sermaye için alan açan Deva Partisi Başkanı’nın “ekonominin kötü yönetimine” dair açıklamalarının alkışlanması… Stratejik Derinlik adı altında Türkiye’nin Suriye savaşının aktörü haline gelmesine ideolojik kılıf bulan Gelecek Partisi Başkanı’nın mevcut dış politikaya dair veryansınlarının muhalif basında yer bulması…

 

Burjuva parlamenter sistemin yakın döneminde karar-alan ve politika-yapan aktif figürlerin AKP ile yaşadıkları çıkar uyuşmazlıkları neticesinde siyasi koordinatın daha merkezinde veya solunda izlenimi uyandırması, tam da burjuva siyasallığın modus operandisi gereğidir. Sağ ideoloji –Althusser’in ifadesiyle– tebliğ-ideoloji formunda burjuva partilerin karakterini, söylemlerini, parti içi işleyişlerini şekillendirirken, tüm SAĞın yarınını garanti altına alan teleolojik bir mahiyeti de bulunuyor. Sağın güncel olarak en güçlü simgesi AKP’nin karşısında fren mekanizması olarak başka sağ partilerle hareket etmek, siyasi iktidarı merkez sağ ile dengelemek amacıyla CHP’nin yaptığı gibi İslamcı-muhafazakar-mütedeyyin tabanda bile karşılığı olmayan Deva ve Gelecek gibi partileri görünür kılmaya çalışmak, son tahlilde, burjuva siyasal temsilin konsolidasyonuna hizmet etmekten öteye geçemiyor. Siyasi strateji olarak masaya yatırılan seçim planlarının tüm değişkenlerinin sağ parti veya sağ bir lider olması da bu denklemi tebliğ-ideolojinin yapısına uygun kılıyor.

 

CHP Genel Başkanı tarafından önce geçtiğimiz yıl “devri sabık yaratmayacağız”, geçtiğimiz haftalarda ise “helalleşeceğiz” şeklinde devam ettirilen siyasette yeni sayfa açma söylemi, pek çok kimse tarafından monokratik siyasetten çoğulcu demokratik siyasete geçişte siyasi iktidarla kurulacak ilişkinin ne olacağı şeklinde yorumlandı. Ne var ki, basitçe oy kazanma girişimine veya otoriter formdan demokratik forma geçerken hesaplaşma yerine uzlaşı/anlaşı olarak değerlendirilen, partilerden ve kişilerden ibaret sayılan bu söylem, belirli bir anlam matrisi içerisinden kuruldu. Pecheux, söylemlerin ve söylemsel süreçlerin tarihselliğine, ideolojik ilişkiler içerisinde biçimlendiğine dikkat çeker. Israrla devam ettirilen “helalleşme” retoriği, sağ siyaset için öngörülen poiesis (yaratma) ve katharsis (arınma) aşamalarını kapsıyor.

 

Sağ siyasetin farklı kulvarlarında bulunan partileri bir araya getirerek merkez sağı yeniden yaratmak ve post-AKP dönemine giderken sağı sahip olduğu olumsuz sorumluluklardan kurtararak arındırmak bugünün iki temel işlevidir. Siyasal İslamcı motifi terk ederken etno-seküler tabanlı motifleri geçerli kılmak için sağın yeni bir hüviyetle arındırılarak yaratılması, helalleşmeyi öngerektirir. Siyasi iktidarın tezkerelerine devletin bekası gereği ekseriyetle evet diyen muhalefetin kendisi için de, AKP’nin içerisinden türeyen uydu-partilerin siyasal alanda bundan sonra yer alması için de gereklidir.

 

Helalleşme demagojisinde eleştirilerin merkezinde olan CHP Genel Başkanı’nın kişisel görüşü olmadığı, girişte bahsettiğimiz perspektif farklılığınca belirlendiği de unutulmamalı. DİSK Kongresinde Marx’ın “Dünyanın bütün işçileri, birleşin” sözünün otoriter rejimlere karşı artık “Dünyanın bütün demokratları birleşin” şeklide güncellenmesi gerekiyor dediğini hatırlayabiliriz. Türkiye’de merkez sol, merkez sağ, radikal sağ koordinatlarda yer alan partilerin çizgisi, sınıf çelişkilerinin antagonistik boyutunu dışlayarak, ortadan kaldırarak, kaynaşmış organik toplum imgesini yeniden üretir; böyle bir toplumsal yapının varlığı içinse hesaplaşma değil, helalleşme zorunludur. Asimetrik bir ilişkide sürekli ezen ve sömüren sınıfla sistem içi kanallarla barışmaya övgüler düzülürken, bunun neden meşru olduğu anlatılır, bunun sarı veya işbirlikçi sendika gibi ekonomik aygıtları seferber edilir. Burjuva siyasetin kompozisyonu çeşitlenirken helalleşme üzerinden ahenk yakalandıkça, kapitalist toplumsal yaşamın çekirdeğindeki yapıtaşları da korunur.

 

Helalleşme sözlerine mucizevi anlamlar yükleyerek saatlerce günlerce yorumlayan liberal yorumcular ideolojik pozisyonları gereği devlet faktörünü dışarıda tutuyor. Burjuva siyasal düzeneğin monokratik yapıdan çoğulcu yapıya geçmesinin değişimi beraberinde getireceğini varsayan bu yaklaşımlar, kapitalist aygıtın varlığını küçümsüyor. Engels Anti-Dühring’te biçimi ne olursa olsun çağdaş devletin özü itibariyle kapitalist bir aygıt olduğunu yazar: “Üretim araçlarını mülkiyetine geçirdikçe daha fazla kolektif kapitalist haline gelir, yurttaşları daha fazla sömürür. İşçiler, ücretli olmaya, proleter olmaya devam eder. Kapitalist ilişki ortadan kalkmamış, tersine doruk noktasına ulaşmıştır”. Engels’in bahsettiği esas ilişkiyi ortadan kaldırmayan, sınıfsal çelişkileri koruyan aygıtın siyasal alanda ahenkli işlemesi, dönemsel uzlaşı/anlaşı helalleşmeyi zorunlu kılıyor.

 

Burjuva siyasi perspektiften gelişmeleri yorumlayanların “yeni anayasa”, “yeni sosyal mutabakat”, “yeni parlamenter sistem”, kısaca sıfat olarak “yeni” ancak içerisindeki hammaddenin arkaik ve eski olduğu sistemden gerçek demokrasi beklentisi, tüm siyasallığın içinde şekillendiği devlet aygıtı baki kaldıkça ıslak bir rüyadan fazlası olmayacak. “Yeni” için gerekli arınma ise foseptik suyuyla duş almaktan farksızdır. O reklamda olduğu gibi sabah akşam bunları görmeden siyaset yorumlayanlara denilebilecek tek şey: Haydi hayırlı traşlar!

* Yazı Kansu Yıldırım’ın Türkiye’de Devlet ve Sınıflar blogunda da yayınlanmıştır.

İlgili İçerikler

Son Eklenenler