Ana Sayfa Güncel Güvencesizlik ve sanayi proletaryası - Pelin Laçin

Güvencesizlik ve sanayi proletaryası – Pelin Laçin

Güvencesizliğin bugünkü anlamına ithafen Metin Özuğurlu’nun sorusu önemli bir dinamiği işaret ediyor: “Hangi istihdam biçiminde tabi olursa olsun, hangi eğitim ve vasıf düzeyine sahip olursa olsun işçi sınıfını türdeşleştiren güvencesiz çalışma eğilimi, birleşik bir sınıf hareketinin örgütleyici halkası olabilir mi?”1

Bir süredir Türkiye’de sanayi proletaryasının gerilediği üzerine tartışmalar dünyada liberal ideologlarca siyasi özne olarak tasarımlanan prekarya kavramı ile işin içinden çıkılabileceği yanılsaması yaratmıştı. Aşınan, sorgulanan neoliberal pratikler sermaye birikim krizinin derinleşmesiyle beraber, bu kavramın bayatladığını gösterdi. Yani “proletaryayı var eden çelişkiler yerinde” durmuyor, gittikçe derinleşiyor.

Prekaryanın siyaseti ileri kapitalist ülkelerde bir karşılık bulabilir. Ama bugün Türkiye’de prekaryanın esamesinin okunabileceği niteliksel bir ağırlık yok. Hatta sanayi proletaryasının genişlediğini görüyoruz.2 Bu nicel genişlemenin sınıf kompozisyonlarında dönüştürücü etkilerini tartışmaya açmak örgütlenme olanaklarını görmek için elbette önemli.

Adile Kaya’nın kaleme aldığı, Sol’da yayınlanan yazıda, “Türkiye kapitalizminin sanayi üretimi ve sanayi proletaryasını genişletmeye ve bu şekilde artı değer havuzunu büyütmeye yönelik hamleye girişmiş durumda olduğu” belirtilmişti. Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu başta olmak üzere sanayinin genelinde çalışan sayısı arttı. “İSO 500 şirketlerinin kârı yüzde 137 artarken işçilere ödenen ücret artışı ise yüzde  33’te kaldı.” 3

Bu veriler ışığında aşağıdaki alıntı tarihsel kavgayı bir kere daha gözler önüne sermekte:

“Ne var ki sanayinin gelişmesiyle proletarya yalnızca çoğalmakla kalmaz; giderek daha büyük kitleler halinde yoğunlaşır, gücü artar ve gücünü daha fazla duyumsamaya başlar. Makineleşme giderek iş ayrımlarını törpüledikçe ve ücretler hemen her yerde aynı düşük düzeye indikçe proletaryanın kendi içindeki çıkarlar ve yaşam durumları da giderek daha bir eşitlenir. Burjuvaların kendi aralarındaki rekabet ve bundan doğan ticaret krizleri, işçi ücretlerinde sürekli daha fazla dalgalanmaya neden olur; makineleşmenin artan bir hızla gelişmesi ve sürekli daha iyileşmesi, işçilerin bütün yaşamsal konumlarını güvensizleştirir; tek tek işçilerle tek tek burjuvalar arasındaki çatışmalar giderek daha çok iki sınıf arasındaki çatışma niteliğine varır. İşçiler, burjuvalara karşı koalisyonlar [İngilizcesinde: Birlikler (sendikalar) —çev.] oluşturmaya başlarlar; ücret mücadelesini birlikte verirler. Ara ara yükselen isyanları beslemek için kendi içlerinde sürekli birlikler oluştururlar. Yer yer mücadele ayaklanma boyutuna varır.” -Komünist Manifesto 

Türkiye’de sanayi kayıtdışı sektörden lojistiğe değin birçok iş koluna göbekten bağlı. Bilgi ve hizmet iş kolları ile sanayi arasında nicel bir uçurum, güvencesizlikten azade bir sanayi proletaryası yok. Kayıtdışılık ise istihdamla sınırlandırılacak iktisadi bir mesele değil. Bu durumda sanayi proletaryasının genişlemesini okurken beliren siyasi iradeyi soğurmadan, “işçinin varoluşunun sıkıya girdiği” tüm yaşamsal süreç ve ilişkileri gözeterek siyasallaşmayı, sınıf hareketinin mümkünlüğünü ele almak gerekiyor. Güvencesizlik ile iş güvencesi iki ayrı olgu ama bu iki olgu kapitalist büyümeye içsel şekilde çelişiyor. Güvencesizlik bu içsel çelişkiden bağımsız okunmadığında karşımıza şu sonuç çıkıyor:

Fetihtepe’de binbir emekle var ettiği evi için mücadele veren Emine nine ile  mahalleliyle dayanışmak için evinde sarma sarıp götüren öğretmeni buluşturan neydi? Oturma izni olmadığı için sınırdışı edilmek istemeyen göçmen kadın da örgütlenen katı atık işçisi de KHK ile işten atılan öğretmen de mevsimlik tarım işçisi de Natural Clinic’te işten atılan beyaz yakalı yönetici de sendikaya üye oldukları için işten atılan Lezita işçileri de proletaryanın bir üyesi; Divriği’den Esenyurt Migros Direnişi’ne, Amazon’dan Starbucks’a, Apple’a  değin devam eden bu özgürlük ve emek mücadelesinin bir öznesidir.

Pandemi salgınından bu yana giderek derinleşen krizin nedenini sadece AKP iktidarına bağlayan Millet İttifakı’nın burjuvazi karşısındaki “radikal”likten, aslolarak proletarya devrimciliğinden korkması tahakküm ilişkilerini inkâr etmekte ve sürdürmektedir. Altılı masanın kriz karşısındaki  ekonomik programı  yoksullaşma, artan işsizlik, işten çıkarmalar ve ekonomik daralmanın kökleştirdiği sınıf öfkesine denk düşmemektedir. Açıkçası salgın sonrasında aşırı sağ partilerin güç biriktirmesi de burjuvazinin krizden kurtuluş için geliştirebileceği en kolay yanıt. Bu sınıf stratejisine karşı sanayi proletaryasının, bağlı olduğu azımsanmayan göçmen ve genç işçilerle tanışması ve bunun olanaklarını yaratmak her zamankinden daha acil ve her zamankinden daha güçlü bir cevap olarak karşımızda durmakta.

1 Aktaran: Oğuz, Şebnem, “Tekel Direnişinin Işığında Güvencesiz Çalışma/Yaşama: Proletaryadan “Prekarya”ya mı?”

2 Sanayi proletaryasının hızlı genişlemesi ne anlama geliyor? – Adile Kaya

3 En büyük 500 şirketin kârı yüzde 137, işçi ücreti ise yüzde 26 arttı, euronews 

İlgili İçerikler

Son Eklenenler