Ana Sayfa Ekoloji Emekçiler açısından iklim krizinde Türkiye’nin durumu - Ege Demirel

Emekçiler açısından iklim krizinde Türkiye’nin durumu – Ege Demirel

Sanayi Devrimi ile yani “endüstriyel” kapitalizmin doğuşuyla birlikte doğanın ve insanlığın çok dinamik ve hızlı bir değişim süreci geçirdiği bilinmektedir. Bu kapsamda kapitalizm bir yandan köhnemiş feodal sistemi yıkıma sürükleyip tarihsel aşamada önemli bir ilerlemeyi simgelemiş olsa da diğer yandan doğa ve insanlık üzerinde yıkıcı etkileri de ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle doğaya ve insanlığa yönelik olarak her geçen gün şiddeti artan bir sömürü mekanizması devreye sokulmuştur. Daha fazla “artı emek” elde etmek için sömürünün derecesi, şiddeti ve araçları değiştirilmiş ve artırılmıştır. Bu durum pek çok olguyu etkilemiştir. İklim krizi de aslında doğanın söz konusu sömürü mekanizmaları sonucunda ortaya koyduğu bir tepki olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla, iklim krizini anlayabilmek ve iklim krizine karşı çözüm üretebilmek açısından öncelikle, bu krizin “kapitalizm” kaynaklı bir olgu olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Kapitalizm-iklim krizi ilişkisini daha somut ifade edebilmek adına bazı önemli gelişmeleri aktarmak yerinde olacaktır. Bu bağlamda daha sonra Türkiye özelindeki gelişmeleri aktarmak da mümkün olacaktır. Öncelikle, iklim krizini bazı gerekli teknik bilgiler ve tanımlar ışığında anlamlandırmaya çalışmak gerekmektedir. Bu teknik bilgiler ve tanımlar iklim krizinin anlaşılmasını ve bu krize dair çözüm önerilerinin zeminini inşa etmemizde yardımcı olacaktır.

İlk olarak, iklimin ne olduğunu ifade etmek gerekir. TDK’ya göre iklim şu şekilde tanımlanmaktadır: “Yeryüzünün herhangi bir yerinde hava olaylarına bağlı olarak gerçekleşen etkilerin uzun yılların ortalamasına dayanan durumu”.1 İklim değişikliği ise sıcaklık, nem, yağış, bulutluluk ve rüzgâr düzenleri gibi unsurları da kapsayacak şekilde ortalama hava koşullarındaki değişimi ifade etmektedir. Dünyanın iklimi, tarih boyunca uzun zaman dilimlerinde yaşanan değişiklikler nedeniyle pek çok kez doğal bir değişim süreci geçirmiştir. Ancak özellikle son 50 yıldır iklim değişikliği terimi artık, insan faaliyetlerinden dolayı iklimde yaşanan değişimi belirtmek için kullanılmaya başlanmıştır.2

Bir diğer önemli kavram ise sera gazıdır. Sera gazı atmosferdeki kızıl ötesi ışınlarını soğurarak atmosferin ısınmasına neden olan gazlar ve bileşenler için kullanılan bir terimdir. Örneğin, karbon dioksit (CO2) ve metan (CH4) gibi gazlar sera gazları kategorisi içerisinde yer almaktadır. Atmosferden yansıyan güneş ışınları gün boyunca yeryüzünü ısıtmaktadır. Gece ise bu ısı atmosfere bırakılır ve soğuma gerçekleşir. Ancak atmosferdeki sera gazları ısının bir kısmını tutarak dünyanın ortalama 15 derecelik bir sıcaklıkta olmasını sağlamaktadır. Dünyadan uzaya yayılan ısının bir kısmının sera gazları aracılığıyla yeryüzüne geri yansıması ve bunun sonucunda dünyanın ısınması ise sera etkisi olarak nitelendirilmektedir. Bu noktada bu olayın sera faaliyetine benzemesi nedeniyle sera etkisi olarak adlandırıldığını belirtmek gerekir. Aslında sera etkisinin doğal bir süreç olduğu göz ardı edilmemelidir. Çünkü sera etkisi dünyanın ısısının dengede kalmasını ve canlıların yaşamı için uygun ortamı sağlamaktadır. Öte yandan, sera gazları kontrolsüz bir şekilde artması ve dünyanın ısısını yükseltmesi dengeyi bozmaktadır. Böylece, doğal bir olayın olumsuz bir değişime uğramasına neden olmaktadır.3 Bu bağlamda Türkiye’nin sera gazı emisyonlarına bakıldığında örneğin, 2019 verilerine göre şöyle bir tablo söz konusudur: Toplam sera gazı emisyonu 506,1 Mt CO eşd. olarak belirlenmiştir. Toplam sera gazı emisyonlarında CO eşd. olarak en büyük pay ise %72’lik oran ile enerji kaynaklı emisyonlar olmuştur. Enerjinin ardından %13,4 ile tarım, %11,2 ile endüstriyel işlemler ile ürün kullanımı ve %3,4 ile atık sektörü yer almaktadır.4

Temel kavramlara ve verilere değindikten sonra iklim değişikliği ile nasıl mücadele edildiğini değerlendirmek uygun olacaktır. Bu kapsamda 5-16 Haziran 1972’de Stockholm’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı önemli bir gelişme olmuştur. Konferansta çevre sorunları ile ilgili olarak 86 ülke bildiri sunmuştur. Ayrıca çevre hakkı ve ortak sorumluluk kavramları, ekonomik ve sosyal gelişmenin çevreyi koruma ve geliştirmeden ayrı düşünülemeyeceği ve bu açıdan kalkınma ve çevrenin korunması meselelerinin birlikte ele alınması gerektiği ilk defa beyan edilmiştir. Bu hususlara ek olarak BM Çevre Programı’nın (UNEP) ve Çevre Fonu’nun kurulması da bu konferans sırasında gerçekleşen diğer önemli gelişmelerdir. 1988’de ise BM Genel Kurulu’nda iklim değişikliği ile ilgili bilimsel değerlendirmeler yapması planlanan Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) kuruluşuna onay verilmiştir. Ayrıca IPCC, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nden (UNFCCC), hükümetlerden ve uluslararası kuruluşlardan belirli bilimsel ve teknik konularda bilgi taleplerini karşılamak için bazı metodoloji raporlarını, özel raporları ve teknik makaleleri de yayımlamaktadır.5

3-14 Haziran 1992 yılında ise iklim değişikliği konusunda Rio de Janeiro’da bir başka konferans düzenlenmiştir. Bu konferansa 64 Devlet Başkanı, 46 Hükümet Başkanı ve 8 Başkan Yardımcısı ile çok sayıda ilgili delege katılmıştır. Konferansta İklim Değişikliği Sözleşmesi (BMİDÇ), Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, Rio Deklarasyonu, Gündem 21, Ormanların Korunması ve Geliştirilmesine İlişkin Prensipler Listesi ele alınmıştır. UNFCCC iklim değişikliği ile ilgili küresel mücadelede uluslararası düzeyde hukuki bir dayanak noktası olarak tasarlanmıştır. Bu sözleşmede insani nedenlerden kaynaklanan küresel ısınmanın iklime etkilerine değinilmektedir. 21 Mart 1994 itibariyle yürürlüğe giren sözleşmeye Türkiye (24 Mayıs 2004) de dâhil olmak üzere toplam 196 devlet taraf olmuştur (AB de taraftır). Sözleşmenin 2. maddesinde “atmosferdeki sera gazı birikimlerini, iklim sistemi üzerindeki tehlikeli insan kaynaklı etkiyi önleyecek bir düzeyde tutmayı başarmak” ifadesi yer almaktadır. BMİDÇ taraf ülkelerin sera gazı emisyonlarını azaltmaları gerektiğini, araştırma ve teknoloji konusunda iş birliği yapmalarını ve sera gazı yutaklarının (ormanlar, okyanuslar, göller vs.) korunması hususunu gündeme getirmektedir. 28 Mayıs-7 Nisan 1995 tarihleri arasında ise sözleşmeye taraf olan ülkeler Berlin’de 1. Taraflar Konferansı düzenlemiştir. Bu tarihten itibaren Taraflar Konferansı her yıl yapılarak çalışmaların sürekliliği amaçlanmıştır.6

Bir sonraki adım ise Kyoto Protokolü olmuştur. Protokol, sera gazı emisyonları küresel düzeyde artmaya devam ettiği için ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin de daha fazla gözlemlenir olması nedeniyle gelişmiş ülkelerin bağlayıcı yükümlülüklere tabi olmaları adına ve BMİDÇ’i de güçlendirmek için gündeme getirilmiştir. Bu protokolle sanayileşmiş ülkelerin sera gazı emisyonlarının toplamının 1990 yılına göre 1. taahhüt döneminde (2008-2012) % 5 oranının altında olması gerektiği karara bağlanmıştır. Ayrıca Kyoto Protokolü’nün atmosfere salınan sera gazlarının % 55’i oranını oluşturan ülkeler tarafından imzalanması da şart koşulmuştur. Bu şartın sağlanması sonucunda protokol 2005 yılı itibariyle yürürlüğe girmiştir. 191 ülke ve AB protokole taraf olmuştur. Türkiye de 2009 yılında protokole taraf olan ülkeler arasına girmiştir. Türkiye’nin ilk iki dönem için sera gazı azaltım hedefi gibi bir sorumluluğu yoktur. Bu bağlamda emisyon azaltımı ya da kontrollü artış yükümlülüğü olan sözleşmedeki EK-1 grubunda yer alan ülkelerin protokolde EK-B grubunda olduklarını hatırlatmak gerekir. 2. taahhüt döneminde (2013-2020) ise EK-B ülkelerinin 2020 yılında 1990 yılına göre en az % 18 emisyon azaltması gerektiği ifade edilmektedir. EK-B dışındaki taraf ülkeler EK-Dışı ülkeler olarak tanımlanmaktadır. Bu ülkelerin bu tip sorumlulukları bulunmamaktadır. Bu noktada, Türkiye’nin protokol kabul edildiği sırada BMİDÇS’e taraf olmadığını ve Protokolün EK-B listesine dâhil edilmediğini ve dolayısıyla hukuki açıdan bir sorumluluğu olmadığını eklemek gerekir.7

Son olarak iklim değişikliği konusunda Paris Anlaşması gündeme gelmiştir. Anlaşma 5 Ekim 2016’da imzalanmış ve 4 Kasım 2016’da ise yürürlüğe girmiştir. Bu anlaşma da Kyoto Protokolü gibi küresel sera gazı emisyonlarının % 55’ini oluşturan en az 55 tarafın anlaşmayı onaylaması koşulunun sağlanması sonucunda geçerlilik kazanmıştır. Türkiye, anlaşmayı 175 ülke ile birlikte 22 Nisan 2016’da imzalamıştır. Anlaşma, sürdürülebilir kalkınma ve yoksulluğun ortadan kaldırılması için BMİDÇS’in uygulanmasını geliştirmek üzere tasarlanmıştır. Ayrıca anlaşma ile küresel ortalama sıcaklık artışının sanayileşme öncesi döneme göre 2°C’nin altında tutulması ifade edilmiş ve hatta bu artışın 1,5°C’nin altında tutulmasına yönelik küresel çabaların da sürdürülmesi amaçlanmaktadır. Taraf ülkelerin göreceli olarak farklı oranlarda kendi kapasitelerine göre iklim değişikliği konusunda taraf olmaları talep edilmektedir.8

Burada iklim değişikliği konusunda aktarılan gelişmelerden anlaşılacağı üzere mesele sadece devletler düzeyinde ele alınmaktadır. Ayrıca iklim krizinin sanki tüm insanlığın neden olduğu bir problem olarak değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Bu perspektif birçok açıdan sorunludur. Öncelikle, ülkelerin gruplandırılması ve birtakım somut hedeflerin gerçekleştirileceği vaatleriyle insanlığın iklim krizinden kurtulabileceği iddiası çok ciddi bir yanılsamadır. İklim krizi topyekûn şekilde bir mücadeleyi gerektirmektedir. Bu mücadele doğanın dengesini ve insanların temel yaşam gereksinimlerini gözetecek şekilde bir planlamaya ihtiyaç duymaktadır. Devletlere birtakım yükümlülükler verilerek iklim kriziyle mücadele edilemez. Zira ülkeler arasında ekonomik güç farklılıkları iklim krizine yönelik değerlendirmeleri olumsuz etkileyebilmektedir. Örneğin, gelişmiş kapitalist bir A ülkesinin az gelişmiş bir B ülkesine birtakım ekonomik vaatlerle ya da yardım paketleriyle iklim krizi konusundaki yükümlülüklere uymamasını telkin etmesi muhtemeldir. Bu tip bir ihlalin hukuki olarak yaptırıma uğraması ise bizzat sistemi kontrol eden gelişmiş kapitalist devletler tarafından önlenecektir. Ayrıca şirketlerin burjuva hukuk düzeninden yararlanarak yasaları kendi lehlerine olacak şekilde düzenlenmeleri mümkündür. Dolayısıyla kapitalizm içerisinde bu tip göstermelik önlemlerle iklim krizi ile mücadele edilmesi mümkün değildir. Bu bakımdan halkların hem kendi ülkelerinde hem de uluslararası düzeyde iklim krizine yönelik emekçilerin perspektifinden çözüm önerilerini gündeme getirmeleri ve bu bağlamda eyleme geçmeleri son derece önemlidir.

Bu kapsamda Türkiye özelinde iklim krizi konusunda halk açısından sorunun öneminin farkında olunduğunu göz önüne alırsak iklim krizine karşı kolektif bir mücadelenin inşasının mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, KONDA’nın iklim krizi konusundaki araştırmasına göre yapılan ankete katılan kişilerin % 24’ü çok endişeliyim yanıtını tercih ederken; katılımcıların % 42’si ise endişeliyim şeklinde yanıt vermiştir. Dolayısıyla halkın önemli bir çoğunluğunun iklim değişikliği meselesini ciddiye aldığını ve farkındalık düzeyinin yüksek olduğunu söylemek mümkündür. Ankette yer alan bir diğer soruda ise iklim değişikliğinin temel nedeninin ne olduğu sorulmuştur. Ankete katılan kişilerden % 75,’i iklim değişikliğinin insan faaliyetlerinin sonucu olduğu seçeneğini tercih etmiştir. % 25’i ise iklim değişikliğinin doğal bir süreç olduğunu düşünmektedir.9 Öte yandan, ülkenin ekonomik açıdan toparlanması için hangi sektörlere yatırım yapılması gerektiği sorusu da oldukça önemli bir gerçeği ortaya koymuştur. Buna göre katılımcıların % 69’u tarımın ekonomik toparlanmada en büyük payı alması gerektiğini öne sürmektedir. % 15’i ise inşaat sektörünü öncelik olarak belirlemektedir. Son olarak otomotiv sektörü % 24 oranında tercih edilmiştir.10

Bu noktada yurttaşların endişelerinin neden haklı olduğunu birkaç somut gösterge ile ifade etmek mümkündür: Örneğin, atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun en yüksek seviyesinde olduğunu belirtmek gerekir (413 ppm). Bilim insanlarına göre bu miktar 350 ppm’i geçmemelidir (1,5 C°’lik sıcaklık artışına denk gelen miktar). Fakat mevcut duruma göre 2 C°’lik bir sıcaklık artışına denk gelen 450 ppm artık, kritik eşik olarak ifade edilmektedir. Yıllık ortalama olarak 3 ppm’lik bir artış olduğu hesabı kıstas alınırsa artık fazla zamanımızın kalmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. 2 C° aşıldığında çok tehlikeli sonuçlarla karşılaşılabilir. Bu kapsamda sanayileşme ve fosil yakıt gibi faktörlerin iklim değişikliğinde oldukça önemli rolleri olduğunu hatırlatmak gerekir. Yani özetle, sorun aslında kömür, petrol ve doğal gazdan kaynaklanmaktadır.11

Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu’nun çalışmasında ise iklim değişikliğinin neden olabileceği afetler, aşırı olaylar ve bu kapsamda alınması gereken önlemler dile getirilmektedir. Örneğin, iklim değişikliği sıcaklık artışı, bitki büyüme mevsimi, orman yangını mevsimi, ağaç ve kar sınırı ve buharlaşma kayıpları gibi olaylarda kendisini göstermektedir. Bu olaylar ise sıcak/kuru mevsimlere, şiddetli/ani yağışlara, sıklaşan fırtınalara, uzayan kurak periyotlara ve dolu/yıldırım gibi aşırı olaylara neden olmaktadır. Bu bakımdan ani seller, şehir selleri, sıcak hava dalgaları, orman yangınları, rekolte düşüşleri, böceklenme, çığlar, heyelan ve kaya düşmesi gibi afetler yaşanmaktadır. Söz konusu felaketlere ve aşırı olaylara engel olmak için iklime uyumun sağlanması, zarar azaltma, arazi kullanımı/kısıtlamalar meselelerinin ele alınması, afet önleme ve koruma mekanizmaları, bina yönetme ve sigorta gibi alanlarda çalışmaların yapılması elzemdir.12

İklim değişikliği konusundaki mücadelede dikkate alınması gereken önemli bir diğer husus, ekolojik ayak izidir. Ekolojik ayak izi, mevcut teknoloji ve kaynak yönetime göre bir bireyin/toplumun/faaliyetin tükettiği kaynakların üretilmesi için ve neden olduğu atığı ortadan kaldırmak için gerekli verimli toprak ve su alanını ifade eden bir terimdir. Ekolojik ayak izi küresel hektar yani “kha” olarak ölçülmektedir Öte yandan, bu ölçümde altyapı ve atık karbondioksit emilimini sağlayacak bitki örtüsü için gereken alanların yer almadığını hatırlatmak gerekir.13 Bu kapsamda Türkiye’nin Ekolojik Ayak İzi analiz edildiğinde en büyük payın % 82’lik oranla kişisel tüketim olduğu görülmektedir (kişi başı 2,26 kha). Devletin ise yürütme, savunma ve refah dağılımı gibi faaliyetleri ise % 5’lik bir orana sahiptir. Devletin sosyal altyapı faaliyetleri, şirketlerin faaliyetleri ve hane halkı kapsamındaki yatırım harcamaları ise % 13’lük paya sahiptir. Ancak ürünlerin ve hizmetlerin son kullanıcıya ulaştığı gerekçesine dayanılarak bunun yatırım yerine kişisel tüketim içerisinde değerlendirildiğini de dikkate almak gerekir. Bu da kişisel tüketim oranının yüksek çıkmasına neden olmaktadır. Kişisel tüketim özelinde ise gıda % 52’lik bir orana sahiptir (kişi başı 1,18 kha). Bunun dışında, ürünler % 21 ve kişisel ulaşım da % 15 oranına denk gelmektedir. Ayrıca, bireylerin ayak izlerinin kamusal alan ve milli güvenlik gibi toplumsal faaliyet alanlarını içerdiği ve bunların toplumsal ayak izinde yer aldığı göz ardı edilmemelidir.14

Öte yandan, tüketim ve alan kullanımı matrisinde ortalama olarak bir kişiye ait olan tüketimin ekolojik ayak izinin ölçüldüğünü de vurgulamak gerekmektedir. Dolayısıyla, gelir ve tüketim düzeyi açısından farklılıklar dikkate alınmamaktadır. Ancak ekolojik ayak izinde gelire göre sıralı % 10’luk gruplara göre analizler yapılmaktadır. Bu kapsamda toplumsal harcamalar ve sermaye birikimi (yatırımlar) hariç tutulduğunda Türkiye’de nüfusun yalnızca en düşük gelirli % 20’sini oluşturan kesimin ulusal biyolojik kapasite sınırları içinde yaşadığı anlaşılmaktadır. Eğer hükümet harcamaları ve sermaye oluşumu (yatırımlar) gruplar arasında eşit dağıtılırsa Türkiye’de ulusal biyolojik kapasite sınırları içinde yaşayan bir gelir grubu olmadığı sonucuna ulaşılacaktır. Bu bağlamda gelire göre sıralı % 10’luk gruplarda yukarıya doğru çıkıldığında tüketim düzeyinin ve ayak izinin arttığı görülmektedir. Daha somut ifade etmek gerekirse, Türkiye’de en düşük gelir grubunda kişi başına 1,5 kha’lık Ekolojik Ayak İzi varken; en yüksek gelir grubunda ise bu oranının yaklaşık üç katına; yani, kişi başına 4,4 kha’lık bir orana ulaşılmaktadır. Ayrıca tıpkı diğer ülkelerdeki gibi Türkiye’de de en çok artış karbon ayak izinde gözlemlenmektedir. Buradaki CO2 emisyonları içinde ise en büyük payın elektrik sektörüne ait olduğu bulgusuna ulaşılmaktadır.15

IPCC’nin raporuna bakıldığında da benzer şekilde olumsuz bir tablo söz konusudur. Raporda Türkiye su sorunuyla/kıtlığıyla karşılaşacak ülkeler arasında yer almaktadır. Ayrıca İstanbul da kuraklık nedeniyle ekonomik kayıp yaşayacak yerlerden biri olarak gösterilmektedir. Dolayısıyla, Türkiye’nin karşılaşacağı bir diğer problem balıkçılık olacaktır. Türkiye’nin iklim değişikliğinden etkileneceği önemli bir başka alan ise turizm sektörüdür.16 Bu sorunların dışında, kuraklık ve su sorunu nedeniyle Türkiye’nin tarım ve hayvancılık konusunda yaşayacağı sorunlar hayati öneme sahiptir. Zira doğrudan halkın temel ihtiyaçlarından biri olan gıdaya erişim sorunu ortaya çıkacaktır.

Sonuç olarak, hem küresel düzeyde hem de Türkiye özelinde iklim krizinin asıl sorumlusunun, doğayı ve insanlığı hiçe sayan ve sadece meta üretimine ve sermaye birikimine odaklanan burjuvazi olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum değinilen verilerde ve ulaşılan bulgularda ortaya koyulduğu üzere Sanayi Devrimi’nden bu yana fosil yakıtların ve plansız sanayileşme faaliyetlerinin tahribatının maliyetini somut bir şekilde göstermektedir. Şu an dahi hem temel insani ihtiyaçlara ulaşım açısından hem de artan afetler açısından ciddi bir iklim krizi yaşanmaktadır. Eğer emekçiler güçlü bir direniş ortaya koymazsa dünya halkları açlık, susuzluk ve kuraklık tehditleriyle karşı karşıya kalacaktır. Dolayısıyla hem insanlık hem de doğa açısından bir varoluş mücadelesi söz konusudur. Bu nedenle iklim krizini ancak emekçilerin dayanışması ve kolektif mücadeleyle aşabiliriz. Bunun için sorunun kapitalizmden kaynaklandığını emekçilere göstermek ve onları iklim krizi mücadelesinde yer almalarını sağlamak en acil ve öncelikli görev olarak karşımızda durmaktadır.

1 TDK

2 Climate Assembly UK, “Introduction to Climate Change”

3 Ekolojist

4 T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı, “İklim Değişikliği ve Tarım Değerlendirme Raporu”, Ankara, 2021, s. 16

5 T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı, “İklim Değişikliği ve Tarım Değerlendirme Raporu”, s. 27.

6 T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı, “İklim Değişikliği ve Tarım Değerlendirme Raporu”, s. 27.

7 T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı, “İklim Değişikliği ve Tarım Değerlendirme Raporu”, s. 29.

8 T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, “Paris Anlaşması”

9 KONDA, Türkiye’de İklim Değişikliği ve Çevre Sorunları Algısı 2021, s. 8-10

10 KONDA, Türkiye’de İklim Değişikliği ve Çevre Sorunları Algısı 2021, s. 16.

11 Özgür Gürbüz, “İklim Krizi ve Türkiye”, TMMOB

12 Mikdat Kadıoğlu, “Türkiye’de İklim Değişikliği Risk Yönetimi”, T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Ankara, 2012, s. 6.

13 WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı), “İklim Değişikliği”, s. 6.

14 WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı), “İklim Değişikliği”, s. 10.

15 WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı), “İklim Değişikliği”, s. 10-11.

16 IPCC, “IPCC Sixth Assessment Report”, 2022

İlgili İçerikler

Son Eklenenler