Ana Sayfa Çeviri Emeğin Bedeni: Feminist Grev Perspektifinden Üç Manzaranın Haritası - Verónica Gago*

Emeğin Bedeni: Feminist Grev Perspektifinden Üç Manzaranın Haritası – Verónica Gago*

Haziran 2015’te Arjantin’de başlayıp yaklaşık dört yıla ve pek çok Güney Amerika ülkesine yayılan feminist grev, feminist hareketle emekçi bedenler arasındaki kesişimde #NiUnaMenos / “Bir kadın daha eksilmeyecek!” sloganıyla ateşlenmişti. 2016’dan beri grev art arda pek çok isim aldı: Ulusal kadın grevi; kadınların, lezbiyenlerin, trans ve travestilerin [Arjantin’de travesti hareketi tarafından sahiplenilmiş ve politikleştirilmiş bir terim] uluslararası grevi; son olarak uluslararası/çok uluslu feminist grev ve hatta genel grev. 8 Mart’a bir ay kala, emek sömürüsünü, kadın ve trans cinayetlerini ve işsizler hareketini hem sahada hem tarihsel açıdan birbirine bağlayan feminist grev hakkında, hareketin lider figürlerinden Verónica Gago’nun ders niteliğindeki yol gösterici yazısını paylaşıyoruz.

Feminist hareket ve emekçi[i] bedenler arasındaki kesişim üzerine düşünmek için feminist grevle başlıyorum. 2016’dan beri grev art arda birkaç isim aldı: ulusal kadın grevi; kadınların, lezbiyenlerin, trans ve travestilerin[ii] uluslararası grevi; son olarak uluslararası/çok uluslu feminist grev ve hatta genel grev. Bu süreç, gücü ve istikrarıyla çılgın ve amansız bir efsane gibi örüldü. Grev yalıtılmış bir olay gibi değil; bir süreç olarak yapılandırıldı. Dolayısıyla açık kalmaya devam ediyor. Üç yıldan kısa bir sürede (Ekim 2016’dan Mart 2019’a kadar) grev, kadınların ve muhalif bedenlerin hareketini uluslararası (ve ulus ötesi) düzeyde yeni bir şekilde yönlendiren bir araç haline geldi.

Arjantin’de bu hareket, Haziran 2015’te kadın cinayetlerine karşı ilk büyük seferberliği toplayan #NiUnaMenos / “Bir kadın daha eksilmeyecek!” sloganıyla ateşlendi. Bir yıl sonra, “Hayatta ve özgür olmak istiyoruz!” sloganı altında büyüdü. Ardından Ekim 2016’da grev niteliksel bir sıçrama yaptı: Kadın cinayetlerine karşı seferberliği, şiddetin reddini yeni bir şekilde politize edebilen radikal ve kitlesel bir harekete dönüştürdü.[iii] Ancak grev, yeni olmakla birlikte daha önceki mücadelelerin tarihsel birikimini – kadın hareketiyle beraber insan hakları mücadelelerini ve işsizler hareketlerini – de sahneye taşıdı ve onları yeni yollarla birbirine bağladı.[iv]

(AP Photo/Natacha Pisarenko)

Kalabalık bir toplantının hararetiyle grev çağrısı fikri ortaya çıktığında, beraberinde yas tutmaktan öfkemizi sokaklarda ifade etmeye geçişimizi sağlayan bir eylem gücü [potencia] getirdi. Grev çağrısı yaparak kendi aramızda toplanıp konuşabilmenin gücünü kavradık: Ev kadınları, kayıtlı ve kayıt dışı ekonomideki işçiler, öğretmenler, kooperatif üyeleri, emekçiler ve işsizler, yarı zamanlı ve kendi hesabına çalışanlar ile tam zamanlı anneler, aktivistler ve ev işçileri, öğrenciler ve gazeteciler, sendikacılar, perakende işçileri, mahalle aşevlerini örgütleyen kadınlar ve emekli kadınlar. Yaptıklarımız temelinde bir araya geldik ve bu çokluk ve çeşitlilik ortamında ortak bir zemin bulduk.

Burada, mevcut emekçi bedenler hakkında düşünmek için üç problemi gözler önüne seren üç manzara önermek ve sonra bunları grev etrafında birbirleriyle ilişkilendirmek istiyorum. Bunlar bedenlerin farklı şekillerde çalıştırıldığı manzaralar ve alanlar. Belli bir bakış açısından bu manzaralar, emeğin “materyal olmayan” bir şeye dönüştüğü fikrinin karşısında duruyor. Daha doğrusu, soru şu: Bugün başka hangi materyal durumlar-koşullar devreye giriyor ve bunlar hangi farklı soyutlama aygıtları ile ihlal ediliyor? Bu manzaraların her birinde açığa çıkan, üç fikrî-gücü vurgulayacağım.

İlki, cinsiyet temelli şiddet konusunda bir yardım ve danışma hattında çalışan kadınları sömürmek için kullanılan kölelik benzeri çalışma koşulları ve çocuk muamelesi yapma yöntemleri ile ilgili. Bu manzarada, kadın işçilerin esnek hizmet üretimi paradigmalarından biri olan çağrı merkezi mantığını nasıl patlattığıyla ilgileniyorum.

İkincisi, evin sınırlarından taştığında yeniden üretim emeğinin yeniden yapılandırıldığını gösteriyor. Benim hipotezim, bu taşmanın yeni bir ‘ev içi’ alan ürettiği, bu alanın politik karakterinin açıkça tartışıldığı ve dolayısıyla bu alanın toplumsal prestij üretme kapasitesinin ve kadınlar tarafından pratik edilen yeni otorite biçimlerinin de tartışmaya açıldığıdır.

Üçüncü olarak, NiUnaMenos Kolektifi olarak yazdığımız “Borçsuz Olmak İstiyoruz!”[v] başlıklı manifesto üzerinde duracağım ve bu manifestonun eskiden tutuklu bir şair olan Eva Reinoso tarafından nasıl tekrar yorumlandığını açıklayacağım. Bu yerinden etme biçimi, zaman sömürüsü hakkında düşünürken anahtar bir rol oynuyor; özellikle de hapsedilmiş ya da prensipte tamamen (eve veya başka iç mekânlara) kapatılmış kadınların üretim alanında “sayılmayan” zamanı üzerine ve bu kadınların açısından düşünmek için temel bir yer teşkil ediyor.

Bu manzaraları birbirine bağlayan hat gayet net: Feminist grev. Uluslararası feminist grevin gündeme getirdiği sorulardan hareketle, bu olayların her birinin pratikte bir arada örülmesinin tesadüf olmadığını iddia ediyorum. Bu anlamda feminist bir bakış açısıyla “grev”i, emeğin pratik haritacılığının yeni bir biçimi olduğunu ileri sürüyorum. Analitik ve politik bir perspektif olarak grev, neoliberalizm karşıtı bir feminizm ortaya koyuyor; çünkü bugün feminize[vi] edilmiş emeği oluşturan görevlerin çeşitliliği, bu çeşitliliği oluşturan üretim ve değer sömürüsü biçimlerinin ölçülemez boyutunu sorunsallaştırmamıza izin veriyor.

Manzaralar arasında yaptığım sıralamada yol gösterici olan, rehberlik veya pusula işlevi gören soru şu: Sömürünün yeni dilbilgisini, yeni bir çatışma dilbilgisine dönüştüren bir haritacılıkta çalışan bedenleri nerede buluruz? Sözde greve uymayan bölgelerde ve deneyimlerden hareketle nasıl grevler yapılır? Bir çağrı merkezinden, bir mahalle aşevinden veya bir hapishaneden doğru teoriye ve uygulamaya döküldüğünde, grev pratiğine ne olur? Bu sorular birbiriyle bağlantılı: Neden bugün feminist bir bakış açısı, çalışan ve grev yapan bedenler fikrini karmaşıklaştırarak, emek haritasını bütün farklı bileşenleriyle/heterojenliğiyle vurgulayabiliyor? Bugün toplumsal çatışmayı açıkça görme çabamızda harekete geçirdiğimiz o bedenleri soyutlamaya çalışan aygıtlar nelerdir?

Bahsettiğim manzaralar, Josefina Ludmer’in bu kelimeyi kullandığı anlamda bir külliyat oluşturmaya çalışıyor: Düşünmemize izin veren ve bir araya geldiklerinde bir kompozisyon metodu öneren bir dizi heterojen malzeme.[vii] Önerdiğim manzaralar, şimdiki anlaşmazlıkları teşhis edebileceğimiz bir düzlem oluşturuyor. Bu anlamda manzaralar güç ve etki hatları olarak karşımıza çıkıyor: Çalışan bedenlerin teşhir edildiği, risk aldıkları, bir sınırla karşı karşıya kaldıkları ve bilmemeyi devreye soktukları, belirsizliğin potansiyelini ifade ettikleri hatlar. Neden? Çünkü işin bedeni canlı emektir ya da Marx’ın dediği gibi: Belirli bir göreve indirgenemeyen ve aynı zamanda her görevde tekil olabilen saf güçtür [potencia].

Bu nedenle, bu manzaralar en içkin yönleriyle neoliberalizme karşı direniş örneklerine ev sahipliği yapar. Çünkü neoliberalizm, onunla savaşan, onu dönüştüren, ondan yararlanan ve ondan acı çeken popüler yaşam biçimlerini, eyleme sanatlarını, direniş taktiklerini ve davranış biçimlerini nasıl ele geçirdiği, canlandırdığı ve yorumladığı dikkate alınmadan anlaşılamaz.

Birinci Manzara: Kim Konuşuyor?

Buenos Aires şehrinde, cinsiyet temelli şiddet vakalarına yanıt vermek için yılın 365 günü 1-4-4 yardım ve danışma hattına bakan kadın işçiler, bunu aşırı güvencesiz koşullarda yapıyorlar. Başka kadınların bedenlerine yönelik şiddete karşılık vermek için kendi bedenlerini ortaya koyuyorlar; fiziksel ve psikolojik patolojileri günlük semptomlar olarak yaşıyorlar.

Ülkenin en büyük ilinde, cinsiyet temelli şiddet vakalarına yardım eden, teşhis koyan ve ilgilenen kadınlar, bunu haklarından yoksun, görevleriyle orantısız sefil ücretler alan ve onurlu çalışma koşullarından yoksun taşeron işçiler olarak yapıyorlar. Bu özel şiddet türünü nasıl anlayabiliriz? Şunu sormalıyız: Sömürülen bu işçilerin, yardım ettikleri kadınlaraa kişisel ve mesleki bağlılığı nedir? Kadın işçiler olarak içinde bulundukları durum, her gün ürettikleri ve sistematize ettikleri teşhislere (cinsiyetçi şiddet teşhislerine) neden dahil edilmelidir?

Gece vardiyasında telefonun ritmi yoğunlaşır. Ve bu yoğunluk, her yaştan kadın işçilerin bedenlerine dövme gibi dövülür, belirli patolojilere dönüşür: Stres nedeniyle ciltlerinde oluşan lekeler, mide-bağırsak sorunları, uykusuzluk, kaygı, disfoni (telaffuzda ve konuşmada zorlanma), işitme sorunları, saldırganlardan gelen misilleme tehditleri nedeniyle yaşadıkları çeşitli korkular.

Paolo Virno’nun Buenos Aires’te yaptığımız bir sohbette adlandırdığı gibi, bu “konuşma fabrikaları”nın mantığı, cevaplanan çağrılar memnuniyetsiz müşterilerden değil, cinsiyet temelli şiddet mağdurlarından geldiğinde tansiyonu artırır.[viii] Böyleyken bile, çağrı merkezi mantığı kamu politikası haline geldiğinde, sabit ve standart yanıtların imkânsız olduğu durumlarda dahi üretkenlik ve zaman kullanımı kriterleri dayatmaya çalışır.

Bu işçilerin üretkenlik meselesini tartışmak için devreye soktuğu şey kendi bilgileridir: Her somut durumda (her çağrıda) harekete geçirdikleri bilgi. Dolayısıyla sadece çalışma koşulları için değil, aynı zamanda işin nasıl örgütlendiği konusunda da savaşıyorlar: Yani konuşmak için daha fazla zamana sahip olmanın, dikkat süresini ayarlayabilmek, riskin yoğunluğunu dinleyerek anlamanın zorunluluğu hakkında da bir mücadele bu. Bu işçilerin uygulamaya koydukları şey, (daha sonra bir protokol oluşturulması için veri olarak kullanılabilecek) öznel algılarını objektif bir kritere çevirebilecekleri bir değerlendirme modu ve pratiğidir.

Tüm değerlendirme sorunlarının politik-ekonomi sorunları olduğunu kabul edersek, bu telefon işinde okuyabileceğimiz şey, acil bir durumun ayrıntılarına titizlikle eğilen güçlü bir duygusal, şefkatli ve politik katılımdır. Bu da farklı cinsiyetçi şiddet biçimlerinin haritasını sürekli güncelleyerek risk hatlarının devinimli olarak tespit edilmesini sağlar.

Feminist bir perspektiften kuramlaştırılan politik ekonomi eleştirisi, emeğe ve yaşama dair direnişten, sabotajdan ve çatışmalardan doğan bilgiye kazınmış çağdaş sömürü biçimlerini yeniden düşünmemizi sağlayan şeydir. Bu kadın işçilerin tartıştığı şey, tam da üretkenliği yaratan ve bir senaryo ve kronometreye tabi tutulduğunda gasp edilen bilgiler bütünüdür. Bir sisteme oturtulmamış, yoğun bilgiler ve zamansallık, ‘aşırılıkları’ sayesinde üretkendir; böylece artı değer üretimi ve sömürü devam eder. Bu anlamda, çağdaş kapitalizmin mutasyonlarıyla emeğin sözde feminize edilişi, konuşlanmak için bu gibi manzaraları tercih eder. Bunun nedeni, işçilerin çalışırken uyguladıkları duygulanım ve bilgilerin aynı anda hem uzmanlık olarak kabul edilmesi hem de itaatkâr biçimler olarak kodlanmasıdır. İşte bu ikililik, aynı anda hem sömürülmelerini hem de artı değer ürettikleri gerçeğinin hiçe sayılmasını mümkün kılar.

Böylece sömürü yoğunlaşıyor: Bu işçiler, işçi olarak maruz kaldıkları şiddet pahasına destek oldukları/yardım ettikleri kadınların bedenlerine yönelik şiddeti idare ediyorlar. Fakat “destek” oldukları kişilerle aynı ağın parçası olduklarını bilmek onlara güç veriyor. Başkalarına destek olmaktan gelen bir emek bilgisiyle işçinin kendisine dair bilgisinin bir araya gelmesi, işçilerin profesyonel bilgileriyle direnişten gelen bilgilerini uygulamaya koymalarını sağlar; özel olanla kamusal olanı bağlayan şekilde farklı şiddet türleri ile agresyon eylemleri arasındaki sistematik bağlantıları ortaya çıkarır; ayrıştırılmış şiddet türleri arasındaki ilişkileri gözler önüne serer.

Bu çatışmanın dokusu ancak, feminist grev hareketinin ışığında okunur ve anlaşılır. Bu işçilerin (cinsiyetçi, kurumsal, emek, polis vb.) şiddet biçimlerinin kesişimini kendi emeklerinin teşhisinde haritalama biçimini, (kurumsal ve medya dili ile işaret edilen) daha sınırlı bir teşhis pratiğinden kaçan bir anlayıştan ayrı düşünmek mümkün değil. Kadın işçiler olarak devreye soktukları bilgilerle kendilerini de tehlikeye atıyorlar; çünkü aynı anda hem politik hem kişisel olan profesyonel bir yaklaşıma sahip olmadan görevlerini yerine getirmeleri imkânsız.

Feminist grevin başlattığı politik teşhisin üretilmesi için anahtar mesele, farklı şiddet biçimlerinin oluşturduğu ağı ortaya çıkarmak. Bu sayede, iş dünyasındaki sömürü ile duygulara dayanan görevleri şekillendiren yeni kölelik biçimlerinin yarattığı güvencesizlik arasındaki özel kesişimi görünür kılan bir kavrayış düzlemi, genişletilmiş bir anlaşılırlık ve analitik yöntemi inşa edilebilir. Aynı zamanda, hareketin dinamiğini yakalama çabasındaki hükümetin, nasıl pazarlama teknikleriyle “cinsiyet” sorununu neoliberal terimlerle tanımladığını gösterir. 1-4-4 hattı işçilerinin değerlendirme ve teşhis görevinde, vicdani/etik bir görüş ortaya çıkar: Her somut şiddet vakası, şiddet ağının tekil bir parçasıdır; bürokratik yönetim politikalarının varsaydığı gibi istisnai bir vaka değil.

Bu işçiler 8 Mart 2017’de ve sonra tekrar 2018 ve 2019’da grev çağrısında bulundular. Grevi, onları bölmeye ve aralarında hiyerarşiler yaratmaya çalışan güvencesizlik hallerinin ve eşit olmayan sözleşmelerin artışına karşı ortak bir protesto ufku olarak kullandılar. Geçtiğimiz yıl boyunca, bu işçilerin bazıları işten çıkarıldı. Bu bağlamda, 4 Haziran 2018’deki #NiUnaMenos eyleminde diğer örgütlerle birlikte ön saflarda yürüdüler. Hükümetin işten çıkarma gerekçesi, onların diğer kadınların acil şiddet durumlarını görmezden geldikleri iddiasıydı. Çarpıtma ikiye katlandı: Sadece işçi olarak terbiye edilmekle kalmıyorlar, aynı zamanda bir emek şikâyetinde bulundukları için bireysel olarak suçlanıyorlar.

Bu özel bağlamda grev, işçilerin sahip oldukları ve kullandıkları bilgi birikimini tanıyıp ona değer atfetti ve aynı zamanda işçilerin ne ürettiği konusunu tartışmaya açtı. İçlerinden birinin “Biz daha sendika gelmeden örgütlendik” diye yorum yapması bir başka kilit unsuru gösteriyor: Daha sonra sendika girişimleriyle ittifak kursa ve hatta onları ilerletip güçlendirse bile, grevin kendisi herhangi bir sendika çağrısını aşmış durumda. 8 Mart 2017 grevinin anekdotları, feminist bir benimseme hikayesi olarak anlatılıyor: “Bizim işimiz söz konusu olduğunda ne kadar zor olsa da greve gittik; çünkü grev, feminist taahhüdümüzün bir parçası. Kişisel bedellere rağmen bizi burada olmaya iten şey bu.” Genç kadınlardan bir diğeri, “Bütün kadınlar için ve kendimiz için grev yapıyoruz” diyor. Halen devam eden iş anlaşmazlığı kapsamında, sözleşmeli kadınların ilk kez maaşlarını alamadıklarını ve tamda bu yüzden greve çıktıklarını da vurguluyorlar. “Yetkililer bize greve gidemeyeceğimizi söylediler, çünkü bu haklarımız arasında değilmiş” diye ekliyorlar, “Bize bunu söylediklerinde alt metin aynı: ‘İşiniz olduğu için şükredin!’ Halbuki kimse bize iyilik yapmıyor. Biz işçiyiz. Kendi kendimizi örgütlüyoruz çünkü bu aynı zamanda ürettiğimiz değeri tanımanın ve kendimize özen ve bakım sağlamanın bir yolu.”

İkinci Manzara: Çiğ ve Pişmiş

Bu ikinci manzarada, NiUnaMenos Kolektifi ve diğer bölgesel örgütler tarafından 8 Mart 2018’de Buenos Aires’teki Villa 21-24’te (bir gecekondu mahallesi) gerçekleştirilen, grev için çağrının çıktığı hazırlık toplantılarından birine odaklanmak istiyorum. Katılanların çoğunluğu halk ekonomisinden[ix] olan işçilerdi ve halen mahallelerinde toplumsal yeniden üretim görevlerini yerine getiriyorlar. Birçoğu, geçen yıl ortaya çıkan enflasyonist kriz karşısında oldukça önemli hale gelen topluluk aşevlerinde yemek servisi yapıyor. Feminist grevin tekilliğini zeki bir şekilde gösteren bir şeyde ısrar ediyorlar: Grev yapmak istediklerini ve yapamayacaklarını söylüyorlar. Bu ifade bir sorunsallaştırma imkânı açıyor; yani bir düşünce anı. Varsayılan imkânsızlık, feminist grevin pratik ikilemini özetliyor. Popüler ekonomideki kadın işçiler, grev arzusu ortaya koyuyor: Bunu, geleneksel olarak örgütlü, ücretli ve eril emek hareketiyle ilişkilendirilen bir emek aracına (greve) erişim ayrıcalığından (belirli bir perspektiften yarım bir “ayrıcalık”) dışlandığı varsayılan kişiler olarak yapıyorlar.

Mahalle sakinlerini ve özellikle de çocukları beslemek gibi bir sorumlulukları olduğu için grev yapamayacaklarını öne sürüyorlar. Fakat grev yapmak istiyorlar; çünkü bu güç ölçüsünün bir parçası olmayı ve binlerce kadınla birlikte sokaklarda olmayı arzu ediyorlar. İlk bakışta çelişkili görünen bu tasdik etme hali, grevi genişletiyor. Bu durum ilk bakışta grevi daha karmaşık hale getirse de “iş”in kendisini yeniden tanımlayan görev çeşitliliğini feminist bir bakış açısına ayak uydurmaya zorluyor. Dolayısıyla şöyle şekillenen bir fikir ortaya çıkıyor: İşçilerden biri olan Gilda, “Neden çiğ gıda dağıtmıyoruz? Tüm pişirme, servis, yıkama işlerini ortadan kaldırıp yemekleri çiğ olarak aşevlerinin kapısına bırakacağız” diye durumu özetliyor.  Politik gerçeklik, içinde bulunulan durumu engelsiz hale getiriyor ve grev pratiğine yeni bir seviye ekliyor. Fikir, mahalleye yayılmış bir grafiti haline getiriliyor: “8 Mart – Bugün çiğ gıda dağıtıyoruz: Bir Kadın Daha Eksilmeyecek.” Böylece bu birleşme hali, dağıtılan (çiğ ve pişmiş) şeylerin duyusal niteliklerinin mantığını, kadın emeği açısından değerlendirmenin bir yolu haline geliyor.

Kadınlardan bir diğeri, Nati, aynı toplantıda durumu şöyle açıklıyor: “Grevin yokluğumu fark etmesini istiyorum.” Bu söz, yokluğun algılanmadığını; hatta doğrulandığını, yerinin doldurulduğumu ve tam da bu yüzden sürekli görünmez kılınıp kanıksandığını ifade ediyor. Tanınmama, yeniden üretim işlerinin görünmezliği, yemek pişirme, temizlik, katılım gösterme, hesaplama “hizmetlerinin” doğallaştırılması/kanıksanması konularındaki tartışmalar devam ediyor. Bunlar, Adam Smith’in bahsettiği ekonominin gerçek “görünmez eli” gibi. Aynı zamanda, bu çalışmanın açık ve net politik bir değeri olan ortak hizmetler üreterek mahallenin somut popüler altyapısını nasıl inşa ettiğini konuşuyorlar. Kriz senaryosu ile karşı karşıya kalındığında sorular aciliyet kazanır. Kemer sıkarak azla idare etmeye çalışmanın, bu mahallelerdeki kadınlar üzerinde farklı bir etkisi var: Yeterli yiyecek olsun diye kırk takla atanlar onlar. En başta, topluluğa yemek dağıtımını azaltmamak için kendi yediklerini azaltıyorlar. Bu kadınlar, yokluğun başkalarının hayatlarında mümkün olduğunca az hissedilmesi için kelimenin tam anlamıyla kendi bedenlerini ortaya koyuyorlar.

Bu kolektif sorunsallaştırma durumları, kadın emeğinin özgül sömürüsünün, çalışan bedenlerin yeniden kavramsallaştırılmasına izin veren bir bakış açısı ve değerlendirme olanağı sunuyor. Böylece işin adı konuluyor, görünür hale getiriliyor ve somut tezahürleri ile tanınıyor: Yani çağdaş ekonomilerde “iş” olarak tanımlanan her şeye bakarak, kayıtlı ücretli emek haritasından taşanlar ortaya çıkmış oluyor. Bu sömürü biçimlerini grev için gerekli olan stratejik düşünceyle ve salt bir boyun eğme/eğdirilme analizinin ötesinde değerlendirince, bu işler reddedilme/görmezden gelinme olasılıkları üzerinden görünürleşiyor.

Bu anlamda feminist grev kimyasal bir katalizör işlevi görür: İktidar ilişkilerini gösterir; bunların nerede ve nasıl işlendiğini ve nasıl çalıştığını ortaya çıkarır; uygulandıkları bedenleri, zamanları, mekânları ve aynı zamanda itaatsizlik mekanizmalarını keşfeder. Böylece grev, yalnızca müzakere eylemleri repertuarının bir parçası değil, itaatsizliğin bir unsuru olarak işlemeye başlar ve itaatsiz bir okumanın anahtarı haline gelir.

Bir mahalle aşevinde halk ekonomisinden kadın işçilerin oluşturduğu bu manzarada benzersiz bir unsur olduğunu anlatmaya çalışıyorum. 2001’de patlak veren Arjantin krizinde, başlangıç ​​adımını atan kadınlardı: İşsizliğin yol açtığı yıkım karşısında, hayatın kolektif ve toplumsal anlamda yeniden üretimi için alanlar yaratma sorumluluğunu üstlendiler. Bu yıkım özellikle “hane reisi” olarak sayıları azalan erkekler arasında hissedildi; alkolizm ve depresyon, aniden işten atılanların çoğu için yinelenen problemlerdi. İşsizler Hareketi’nin oluşumu, bu anlamda iki belirleyici şeye işaret etti.[x]

Bir yanda, eve hapsedilmenin engellerini aşarak mahalleye kadar uzanan yeniden üretim görevlerinin politikleşmesi vardı. Yeniden üretim işleri, barikatların oluşması için gerekli altyapıyı kurabildi, grev eylemleri fabrika kapısından iletişim ve meta akışı için önemli yollara doğru kaydırıldı. Öte yandan bu hareketler, ‘dışlanma’ kategorisine mahkûm edilen işsizlerin karşılaştığı zorluklar konusunda kaynaklar, deneyimler ve meydan okuma biçimleri üretti ve bir topluluk değeri yaratmanın politik doğasını gösterdiler.

Dolayısı ile bu hareketler, iş kategorisini radikal bir şekilde sorunsallaştırdı ve onurlu bir yaşamın ücret rejiminden bağımsız anlamına dair bir tartışma başlattı.[xi] Krizin getirdiği temel yeniliklerden biri bu oldu. Bu hareketlerin bir patron/lider olmadan çok sayıda görevi kendi kendine yönetme biçimleri, takip eden on yılın sözde “ekonomik toparlanması” boyunca korundu ve yeni bir proleter düzlemin istikrara kavuşturulmasına ve sistemleştirilmesine zemin oluşturdu. İşte bu dokuyu popüler ekonomiler olarak adlandırıyoruz. Bu nedenle, popüler ekonomilerin politik boyutunun, yeniden üretim alanının siyasallaşması ve bu işlerin insanları sefilliğe sürükleyen biçimde yönetilmesini reddedilmesinde yattığını vurgulamak istiyorum. Reddedilen bu yönetim biçimlerinin kökeni ise Arjantin’de neoliberalizmin politik meşruiyetini alaşağı eden 2001 krizine dayanıyor.[xii]

Kadınların katılımının çok güçlü olduğu bu örgütlenme döngüsünden farklı bir şekilde, bugün açıkça feminist olarak tanımlanan ve popüler ekonomilerin genişlemesi için belirleyici olan yeni bir siyasallaşma döngüsü ortaya çıkıyor. Burada bu siyasallaşmayı anlamak için bir başka kilit unsura işaret etmeliyiz: Ücretten para yardımına geçiş. Bu geçiş, ücretin sona ermesinden ziyade, maaşın temel gelir kaynağı olacağını varsaymadan maddi refah elde etmesi gereken insan sayısının giderek arttığı anlamına geliyor. Ancak araştırmakla ilgilendiğim hipotez bu gerçekliğin, Silvia Federici ve başka isimler tarafından önerilen “ücretin ataerkilliği” fikrini nasıl yeniden düzenlediğidir.[xiii]

Evin içinde ve dışında (bu mekânsal-zamansal sınırın da belirleyicisi olan) güç konumunun nesnel ölçütü kabul edilen ücretin/maaşın kaybedilmesi ve ‘evin ekmek getiren reisi’ figürünün düşüşe geçmesi sonucu erkek otoritesini yeniden yapılandırmanın iki yolundan söz edebiliriz. Bir yandan bu erkek gücünün yeniden yapılandırılması, ev ile sınırlandırılan üretim görevlerinin siyasallaştırılması, daha geniş bir sosyal alana yayılması ve feminizme liderlikte somutlaşan yeni bir sosyal “prestij” kazanmasıyla hızlandırılır. Öte yandan, biat ilişkilerinin yapılandırıcı unsuru olan erkek otoritesi krize girdiğinde, özellikle ev içinde ölçülemez şiddet biçimleri ortaya çıkar.

Bu nedenle benim hipotezim, ücretin ataerkilliğinin girdiği krizi anlamak için popüler ekonomilerin ayrıcalıklı bir prizma olduğudur. Bu kriz elbette ataerkilliğin sonu anlamına gelmez; ancak ataerkilliği yapılandırmanın belirli bir yolunun dağılmakta olduğu anlamına gelir. Cinsiyetçi şiddetin yoğunlaşması, artık ücret/maaş ilişkileri formunda kapsanmayan şiddetin aşırılığını gösterir. Ancak aynı zamanda, Marie Mies’in ataerkillik ve birikim arasındaki ilişkiyi analiz ederken öne sürdüğü gibi, bu şiddet aynı zamanda yasadışı ekonomilerin güçlenmesini sağlayan “üretici bir güç”tür.[xiv]

Demek istediğim şu: Yasadışı ekonomiler, krizdeki erilliğin yerine koymak için başta erkekler olmak üzere yeni “otorite” figürleri üretiyor. Aynı şey yasal olarak, genç erkeklerin devlet güvenlik güçlerine alınmasında da kendini gösteriyor. Daha sonra bunlar, devlet içi ve devlet-ötesi yeni bölgesel şiddet ekonomilerine dahil edilerek eril otorite krizinden çıkış yolları sunuyor. Bu durum ayrıca devlet ve devlet-ötesi şiddet arasında bir tür rekabet ve tamamlayıcılık olduğunu gösteriyor: Çeşitli olayları, kaynakları ve mekânları tartışan ve bir araya getiren dinamikler, aynı özneler tarafından uygulanıyor. Ticarileştirilmiş uyuşturucu kaçakçılığı sorunu en bariz olan, ancak tek sorun değil.

Popüler ekonomilerle ilgili ikinci hipotezim, bu ekonomilerin feminen liderliğinin her şeyden önce yasadışı ekonomilerle bir anlaşmazlığa işaret ettiği: (1) “Eve ekmek getiren erkek”in düşüşü nasıl yönetilecek ve (2) yeni “sosyal prestij” kaynakları ve dolayısıyla şiddet nasıl yönetilecek? O halde soru şu: Feminist ekonomi bakış açısından, popüler ekonomiler ne tür bir doku inşa ediyor?

Bugün popüler ekonomiler piquetera[xv] kadınlarının kızları, yani anneleri işsizler meclislerine katıldığında beş-yedi yaşlarında olan gençler tarafından yönetiliyor. Soyağacının bu unsuru pratikte, şimdiki an ile eski mücadeleler arasında iz sürüyor; çünkü popüler kentleşme, toplum bakımı ve ev içi emek girişimlerinden hâlâ anneleri ve büyükanneleri sorumlu. Daha önce de belirttiğim gibi bunlar, sadece evin duvarları içinde yapılanlarla sınırlı olmayan görevler.

Bu popüler ekonomiler merkezi bir yeniden üretim boyutu içerir: Günlük yaşamı düzenleme görevi halihazırda üretken bir boyut olarak ifade bulur; “iş” hakkında düşünülürken sokak ile hane/ev içi arasında pratik açıdan bir ayrım yoktur. Feminist ekonomi ile popüler ekonomi arasındaki tarihsel yakınlık, kriz içinde gerçekleşen politik pratiğe bağlı olarak toplumsal yeniden üretimin siyasallaşmasıyla ilgilidir. Grevin daha karmaşık hale gelmesini ve genişlemesini sağlayan şey budur.

Bu anlamda yaşamın toplumsal yeniden üretimi, kamusal altyapının yağmalanmasını eleştirirken aynı zamanda çözüm sunuyor ve yerine geçiyor gibi görünüyor. Bugün sağlıktan kentleşmeye, elektrikten eğitime, güvenlikten gıdaya kadar temel olarak görülen tüm hizmetleri sağlamak için ortak altyapı inşa eden popüler ekonomilerdir. Bir yeniden üretim ve üretim dokusu olarak popüler ekonomiler, yaşamın farklı alanlarında varoluşun güvencesizleştirilmesinin somut biçimlerini gündeme getiriyor; kentsel ve ‘çeper’ bölgelerde yeni sömürü biçimlerine olanak tanıyan mülksüzleştirme düzeyini gösteriyor. Dolayısıyla toprak/bölge [territory], yeni toplumsal fabrikaya dönüşüyor ve bu bağlamda somut bir çatışma konuşlandırılıyor. Ve bu çatışma yoluyla grev, yeni bir politik haritacılık olarak yeniden keşfediliyor.

Üçüncü Manzara: Borçsuz Olmak İstiyoruz!

Marx “ilkel birikim” analizde, Bank of England’ın [İngiltere Merkez Bankası] doğuşundan bahsederken “İngiltere’de cadıları yakmayı bıraktıkları dönemde kalpazanları asmaya başladılar” der.[xvi] Bu pasaj bedenlerin disiplini hakkında bize ne söylüyor: Kadın-cadıların bedenlerinden kalpazanların bedenlerine? Her ikisinde de mevzubahis olan zenginlik sembolü üzerindeki tekeldir; başka bir ifadeyle oluş üzerindeki kontroldür.

Para, emeğin bedenini soyutlayarak işlev görür. Paranın soyut bedeninde sentez yoksa soyutlama da yoktur. Bu sentezin “toplumsal bir bağ” olarak işlev görmesi için evvela cadı figürlerinde ifade bulan somut bedenleri yakmak gerekir. Paranın soyutlanması Marx’ın da dediği gibi mülkiyet sahibi ile mülksüz arasındaki ilişkiyle tanımlanan toplumsal gücü kutsallaştırır. Kalpazan, mülkiyet ilişkisi olarak soyutlama fermanını tehlikeye atar. Parayı kopyalayan kişi (işaretleyen veya başka bir ayrım sembolü yaratan kişi) soyutlama tekelini/ayrıcalığını kutsayan hiyerarşiyi riske sokar. Cadılar ve kalpazanlar arasındaki fark, kazığa bağlanarak gerçekleştirilen katliamlardan sonra kurulan bankacılık kurumunun varlığıdır.

Bu olayı, bedenler ile finans arasındaki süregiden ilişkiyi vurgulamak için kullanmak istiyorum. Bu ilişkinin özgüllüğüne işaret ederek, finansal hegemonyanın çağdaş sermaye birikimde oynadığı somut rolü feminist bir bakış açısıyla analiz edeceğim.

2017 uluslararası feminist grev çağrısının ardından, NiUnaMenos [Bir Kadın Daha Eksilmeyecek] Kolektifi “Borçsuz Olmak İstiyoruz!” [We Want to Be Debt Free!] başlıklı bir manifesto yazdı ve hayat ve finans arasındaki karşıtlığın [antagonism] grevi anlamak için temel bir soru olduğunu ortaya koydu. Metinde finansa meydan okuyarak kendimizi ifade etmek istediğimizi söyledik.  Finansal İtirazcılar, tahakkümün daha soyut hale getirmek istediği şeye beden kazandırma fikriyle Arjantin Merkez Bankası’nın önünde (2 Haziran 2017) yaptığımız eylemdi.

Finansı nasıl ve niçin hedef olarak tanımladık? Eylemde; paramızı yettirmek için nasıl  bütün günü onu yönetmekle geçirdiğimizi, gündelik hayatımızı finanse etmek amacıyla nasıl borca girdiğimizi anlattık. Gelecekteki emeğimiz borç şantajıyla bizi hapsederken, aynı gelecek emek üzerinden burada ve şimdi ekonomik özerklik (otonomi) talep etmenin ve kemer sıkma politikalarını reddetmenin yarattığı tezadı ifade ettik. Bugünün feminist mücadeleleri, borcun feminist bir okumasını yaparak finans meselesini politikleştirme ve kolektifleştirme hareketine yön veriyor.[xvii]

Dahası manifestomuz “Borçsuz Olmak İstiyoruz!” hapishane atölye çalışmasında, Eva Reinos tarafından aynı isimle bir şiir olarak yeniden yazıldı, okundu ve yorumlandı.

Kemer sıkma politikaları, borçlu kadınları gittikçe daha da azalan ücretlerle daha çok çalışmaya, daha fazlasını gerektiren ihtiyaçlar için daha az harcamak zorunda bırakılmaya HAYIR diyemeyeceği bir döngüye sokuyor.

Kuşkusuz hem sömürüye ve güvencesiz çalışmaya katlanmak zorunda kalan bekar anneler olarak hem de ekonomik bakımdan eşlerine bağımlı, özerkliklerini kazanmak için kaynağa sahip olmadıkları için cinsiyetçiliğe terk edilen ev içi işçileri/“ev kadınları” olarak en kötü şiddet biçimlerinden birine maruz kalıyoruz: Çocukların önüne bir tabak yemek koyabilmek için, itaat etmekten başka seçeneğe sahip olmamak.

Haklarımıza saygı duyulması için daha fazla kaynak temin etmesi gereken devlet, bu borçlarla her gün her yerde yaşadığımız baskının ve şiddetin daha fazlasını temin ediyor. Bir bilete 7 peso [90 kuruş], bir kilo ekmeğe 50 peso [6,45 TL], bir litre süte 25 peso [3,22 TL] ödüyoruz. Sağlık merkezlerinde ve sosyal yardım ofislerinde kaynak yok ve profesyonel sayısı az. Hizmet gittikçe kötüleşiyor. Elektrik, su, gaz, kira faturalarını ödemek imkânsız. Bu ay hangi borcu ödeyeceğinizi seçmeniz gerekiyor çünkü bütün faturaları ödeyemeyeceğimizi biliyorsunuz.

Bu borç bizi, sermaye artışını sağladığı sürece kâr yüzdelerinin tamamen gereksiz olduğu, sermayenin yönettiği tüketim döngüsünde kalmaya mahkûm ediyor. Böylece istemsiz bir şekilde, ataerkinin zamanına uygun olarak daha fazla gücü finanse ediyoruz.

Borç, kişinin zamanına el konması ve “ataerkil zamanın,” “istemsiz bir şekilde” finanse edilmesi olarak anlaşılabilir. Bu bağlamda finansal kontrol aygıtı olarak borç, geleceğin zamansallığı üzerinde bir ihtilaf yaratır. Günümüzde bu aygıt, görevlerin belirsizliğinden değer üretiyor. Borç ücretli/maaşlı emekten, istikrarlı emek süreçlerinden kopar ve itaatten doğan belirsizliği sömürür. Öyleyse grev yoluyla finansa itaatsizlik etmek ne demektir? Borcun soyutlama gücüne nasıl karşı koyabiliriz?

Politik kontrol bir yandan en belirgin özelliklerini kaybederken bir yandan da daha soyut ve kapsayıcı hale geliyor. İki unsur dikkat çekici: Soyutlama her şeyden önce iletişim ve finansman gibi materyal gözükmeyen aygıtlarda meydana geliyor; bununla beraber çatışma, somut bedenlerde meydana geliyor. O halde 8 Mart 2018’deki feminist greve katılan ve hapishane düzeninin emeklerini nasıl sömürdüğünü açıkladıkları gece saldırıya uğrayan tutuklu kadınların maruz kaldığı şiddetli baskı tesadüf değil.

Ülkede birçok hapishaneye yayılan grev, düzenin uyguladığı şiddete ve ayrımcılığa karşıydı. Buenos Aires’de grevdeki kadın bir mahkûm şöyle diyordu: “Grev yapıyoruz çünkü çalışmak istiyoruz. Bize saatlik ücret olarak 16 cent [0,021 kuruş] ödeyen hapishane düzeninin sömürüsüne son vermek istiyoruz.” Hapishane grevi, grevi olağan koordinatlarından uzaklaştıran ve sömürünün özgün bir alanını ortaya çıkaran bir diğer manzaraydı. Bu bağlamda hapishane grevi; içerisi ile dışarısının, dışlamaların ve sınırların haritacılığını yeniliyor. Burada kadınların ekonomik özerklikten (otonomiden) mahrumiyeti, hem kuşatılmanın çoklu biçimlerini açıklıyor hem de grevin temelindeki “dışarı” kavramına el koyma girişimlerini.

Sonuç: Bugün “Beden Olmak” Ne Anlama Geliyor?

Bugün “beden olmak” ne anlama geliyor? 2017’de yapılan ilk uluslararası kadın grevlerinden haftalar sonra, Buenos Aires’deki bir toplantıda Brezilyalı filozof Suely Rolnik bu soruyu ortaya attı. Yerleşik duygulanım, algılama ve mücadele biçimlerini bozan ve yerinden oynatan hareketlerin, katılanların bedenlerini yeniden şekillendirdiğini ileri sürdü. Yani böyle hareketler, bedenleri yeniden tanımlıyor. Ancak her şeyden önce, şu konuyla ilgili bir sorgulama zamanı yaratıyor: Beden olmak. Bu sorgulama ve araştırma zamanı, bireysel beden ile kolektif beden arasındaki sınırların belirsizleştiriyor. Ve bu Spinozacı bir iddiaya bağlanıyor: Hiç kimse bir bedenin neler yapabileceğini tahmin edemez.

Emeğin bedeni dediğim şeyde de benzer bir durum gerçekleşiyor. Emeğini bedenini yeniden tanımlayan ve oluşturan feminist grev deneyimi, ayrıca “emek” ve “grev”den anladığımız şeyleri de yeniden biçimlendiriyor ve yeniden kavramsallaştırıyor. Bu bağlamda, grevin bir haritacılık yöntemi ve örgütsel bir aygıt olarak işlev gördüğü fikrini geliştirdim.

Belli analizin hatları tarihsel olarak, bir sınıf “bilincine” dair kristalize olmuş fikirleri açıklığa kavuşturmak ve ona karşı koymak için işçi sınıfının “meydana gelişini” ve “bileşenlerini” vurguladı.[xviii] Grev bizi, günümüzde işçi sınıfı yaşamların ne olduğunu yeniden araştırmaya zorluyor. Dolayısıyla “grev”in kendi imkânlarına açılma imkânsızlığı, feminist hareketin yalnızca sektörel ya da kurumsal birtakım taleplerden oluşmadığını gösteriyor. Tam tersine feminist grev, işçi sınıfının kendisini yeniden tanımlamasıyla bütün sınıfı etkileyen bir sorunu gündeme getiriyor. Ayrıca belli bir konum içinden şekillenen bir araştırma alanı açıyor.

Çünkü feminist grev öncelikle, tarihsel olarak “sınıf” kategorisinden dışlananlarının, somut mücadelelerle nasıl itiraz ve tartışma konusu edildiğini gösteriyor. Bugün sınıf, “işçi sınıfı”ndan anladığımız şeyin sınırlarını değiştiren bir çok katmanlılık. Bu da üretimin öznesinin kim olduğunu tartışmaya açan mücadeleler, sınıf kategorisini yeniden tanımladığı için mümkün oldu. Bununla beraber, sınıf bir tarafgirlik olmaktan asla vazgeçmez: Marx’ı takip edersek sınıf, kendileriyle ve dünyayla ilişki kurmak içini emek güçlerine bağımlı olanlar ile olmayanlar arasındaki toplumsal bir bölünmedir.

İşçilerin sadece ücret alan kişiler olduğunu reddeden feminist hareket, emek biçimlerini çoğaltarak sınıf kavramını genişletiyor. Bir araç olarak grevi, ücretli/maaşlı çalışanların çok ötesine genişleterek ataerkil iş kavramını da krize sürüklüyor. Çünkü sadece ücret alınan işlerin saygın ve sayılır olduğu fikrini sorgulayarak, “iş” kabul edilen işlerin erilliğine meydan okuyor. Bu sayede, tıpkı domino oyununda olduğu gibi, üretken işin sadece ev dışında yapıldığı fikrini de sorgulatıyor.

Böylece feminizm işi (dolayısıyla sınıf kavramını) yeniden tanımlama sorununu üstleniyor. Çünkü değer üreten, ücretin işçiler ile işsizler arasında yarattığı bölünmeye uymayan görevlerin çeşitliliğini gösteriyor. İşin tanımını ve tanımlanmasını ücretten ayrı ele alarak, düzenli ücret/maaş almayanların politik olarak kenarlara mahkum edilmesi fikrini reddediyor.

Özellikle popüler feminizm [“halkçı/halkın feminizm(i)” anlamında kullanılmaktadır—çevirmenlerin notu] ve popüler ekonomilerle bağlantılı feminist hareket, kimin işçi olduğuna karar vermeyi (ücret/maaş aracıyla) sermayeye bırakamayacağımızı gösterir. Bu yüzden “Bütün Kadınlar İşçidir” [#TrabajadorasSomosTodas] diyoruz. Bugün bu ifade, soyut sınıf kimliğini homojen gösteren bir örtü işlevi görmekten ziyade, bütün hiyerarşileri ve mücadeleleriyle birlikte feminist bakış açısından emeğin çok katmanlılığını ortaya koyuyor.

O halde feminizm, tarihsel olarak ve kitlelerin güncel ifadesi bakımından, sömürü ve emeğin ücret alınmadan var olabileceğini kanıtlıyor. Böylece farklı bir üretkenlik fikrini işin içine katıyoruz. Üretken olmayı ücret/maaş yoluyla sömürülüp sömürülmediğimiz belirlemez. Daha doğrusu farklı bir akıl yürütme ortaya koyuyor ve şunu iddia ediyoruz: Ücretle düzenlenen sömürü biçimi, sömürünün diğer biçimlerini görünmez kılar ve aralarında hiyerarşi yaratır.

Böylelikle kadınların bedeninin toprak/bölge [territory] olarak işlev gördüğü söylenebilir. Farklı borçlanma ölçeklerini kopyalayan finansal dinamik de bu bölgede işlev görür ve kadınların bedenini yeni sömürü (kolonyal) fetihlerinin nesnesi haline getirir. Tahakküm ve sömürü biçimlerini birleştiren ataerkil-finansal aygıtların sömürgeci paktını yenileyişi; kadınlara ve feminize bedenlere karşı süren savaşın karşı-direnişçi boyutunu anlamak için hayati önem taşıyor.[xix] Bugün Latin Amerika’da alınan feminist konumlar, finansal, yağmacı ve neo-çıkarımcı [neo-ekstraktivist veya neo-madenci] reçetelerin karşısına sömürgecilik karşıtı sınıf temelli bir boyut koyuyor. Bu sınıf temelli boyut, topluluklarımızda devletle ilişkinin ne anlama geldiğini ve devletin bedenleri-toprakları mülksüzleştiren projelerdeki iş birlikçiliğini düşünmek açısından önemli; liberal feminizm ile popüler/halk mücadeleleri arasındaki tarihsel ve yanlış karşı karşıya gelişleri açıklamak açısından da öyle.

Cinsiyet temelli şiddet ile ekonomik, sosyal, medya kaynaklı ve sömürgeci şiddet arasındaki bağlantıyı görünür kılarak; emek alanındaki sömürüyle ev içine doğru artan cinsiyetçi şiddet arasında bağ kuran toplulukların akıl yürütmesiyle kapitalizm eleştirisi yapan bir feminizm inşa edebiliriz. Böylece ücretli çalışma dünyasının ötesine geçen duygulanımsal [affective], toplulukçu [communitarian], kayıt dışı ekonomilerdeki sömürü biçimlerinin çok katmanlılığını hesaba katabiliriz; sermayenin değerlenmesinde emeğin feminize edilişinin oynadığı merkezi rolü ortaya çıkarabiliriz.

Dolayısıyla feminist hareketin stratejik görevlerinden biri; en güvencesiz emek bölgeleri ile finansal soyutlama aygıtı arasında bağlantı kurmak ve bu sayede, yeni sömürü ve değer çıkarımı biçimlerinde kadınların ve feminize bedenlerin oynadığı rolü anlamaktır.

Kamusal olan ile özel olan arasındaki ayrıma meydan okuyarak emeği feminist bakış açısından değerlendirmek; “iş” kavramını, “iş” kapsamına giren alanları ve görevleri yeniden tanımlamamıza olanak sağlar. Bunu da ücretli işin merkezi alanının dışında olduğu varsayılan öznelliğe dayanarak yapabiliriz.

Bu metinde gösterdiğim gibi, Arjantin’de bu yerinden etmenin soyağacı işsizler hareketini de kapsıyor. İşsizler hareketi, bu yüzyılın başında yaşanan krizde kolektif barikat örgütlenmeleriyle malların dağıtımını engelledi; işin, mesleğin ve ücretin ne anlama geldiğini radikal biçimde sorgulattı ve geleneksel fabrika dışındaki grev eylemliliğine yeni bir anlam kazandırmayı başardı. Bugün feminize bedenleri kilit bir tartışma alanına dönüştüren kriz bağlamında kadınlar, lezbiyenler, translar ve travestiler; ev içi, yeniden üretim, üretim, duygulanım ve bakım işleri arasındaki geçirgen sınırları (soyut bir akışkanlıktan değil, politik olarak tartışıldığı için geçirgen) yeniden sorguluyor.

Latin Amerika’da kriz dinamiğinin geri dönüşü, şiddetli saldırının güçlü olduğu bölgelerde genişleyen toplumsal iş birliğinin görünürlüğünü canlandırıyor. Bu mahalle bölgeleri, kriz esnasında popüler ekonomilerin çoğaldığı ve kalıcılaştığı alanlar. İşte finans bu toplumsal doku üzerinde hareket ediyor; kırsal [campesino] ve yerli [indigenous], kentsel ve banliyö alanlardaki neo-çıkarımcı girişimleri birbirine bağlıyor.

Feminist hareketin kolektif ve çok parçalı bedeni bugün, kendi gücü [potencia] bağlamında “beden” tartışmaya açıyor. Bedenin yapabileceklerinin, kapasitesinin öngörülemezliğini yeniden ortaya çıkarıp geri kazanıyor. Feminist hareketin gücünün, çok katmanlılığının, genişlemesinin geldiği yer burası. Bu anlamda, beden bireysel bir sınır ve liberal hakların nesnesi olmaktan çıkıyor ve toplumsal refahı tartışmaya açan direnişçi bölgelerle iç içe geçiyor. Temel aldığımız beden-bölge kavramı, bedenin çeşitli çatışmalarla bağlantılı olduğunu ve ortak bir beden olarak yeniden keşfedildiğini ortaya koyuyor.

[*] Verónica Gago NiUnaMenos Hareketinin/Kolektifinin [Bir Kadın Daha Eksilmeyecek] lider figürlerinden biri ve Buenos Aires Üniversitesi’nde Sosyal Bilimler Profesörüdür. Duke Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan Tabandan Neoliberalizm: Popüler Pragmatik ve Barok Ekonomiler (2017); Verso’dan çıkan Feminist Uluslararası: Her Şeyi Nasıl Değiştiririz (2020); ve Buenos Aires Üniversitesi’nde araştırmacı ve NiUnaMenos Kolektifi üyesi feminist bir aktivist olan Lucí Cavallero ile birlikte yazdığı Feminist Bir Borç Okuması (2021) gibi kitapların yazarıdır.

[i] Editörün notu: İngilizce çeviride tercih edilen laboring bodies ifadesinin çeşitli anlamlarını kapsayabilmek için yazı boyunca “emekçi bedenler” ve “çalışan bedenler” ifadeleri değişimli olarak kullanılmıştır.

[ii] Yazıyı İspanyolca aslından İngilizce’ye çeviren Liz Mason-Deese’in ve Umut-Sen editörünün notu: Başka pek çok ülkede transların artık kullanmadığı ve kullanılmasını tercih etmediği travesti kimliği, Arjantin bağlamında travesti hareketi tarafından on yıllar süren mücadele ile sahiplenildi ve politikleştirildi. Travesti hareketi, 2012’de kabul edilen Toplumsal Cinsiyet Kimliği Yasası için ve 2018’de trans eylemci Diana Sacayán’ın katilini mahkûm ettirmek amacıyla “travesti cinayeti/kırımı” [travesticide] suçunun yasal olarak tanınması için kampanyalar yürüttü.

[iii] Arjantin’de 16 yaşındaki Lucia Perez’in ölümüyle sonuçlanan kadın cinayetini/kırımını [femicide]protesto eden ilk ulusal kadın grevi 19 Ekim 2016’da yapıldı. Grev hızla bölgedeki diğer ülkelere de yayıldı. Greve ve sokaktaki gösterilere kitlesel katılımın olması yeni bir tarihsel süreç başlattı.

[iv] Hareketin soyağacında dikkate alınması gereken dört hat bulunuyor. İlki, kadın hareketi. Hareketin dayanağı ve çıkış noktası Arjantin’de 1986’dan beri her yıl gerçekleştiren Ulusal Kadın Toplantısı’dır [National Women’s Gathering]. Ayrıca 2005’den yapılan Yasal, Güvenli, Ücretsiz Kürtaj Hakkı için Ulusal Kampanya [National Campaign for the Right to Legal, Safe, and Free Abortion] gibi girişimler bulunmaktadır. İkincisi, Plaza de Mayo Anneleri ve Büyükanneleri’nin öncülük ettiği insan hakları hareketidir. Üçüncü hat, son on beş yılda kadınların katılımının merkezi önem taşıdığı işsizler hareketidir. Dördüncü hat, cinsel muhalefet hareketinin uzun bir tarihidir: 1970’lerin Eşcinsel Özgürlük Cephesi’nin [Homosexual Liberation Front] mirasından lezbiyenlerin kürtaja özerk erişim militanlığına ve biyolojik addedilen limitlere karşı feminist bedenleri ve feminist özneyi dönüştüren devrimci trans, travesti ve interseks aktivizmine uzanır.

[v] Bildiri ilk olarak 2 Haziran 2017’de yayımlandı. Daha sonra çevrilerek Critical Times Journal’da (Sayı 1, No. 1 [2018]: 173 -174: “We Want To Be Debt Free!”) yeniden yayımlandı.

[vi] Editörün notu: “Kadınlaştırılmış emek” veya sistematik olarak “kadınlara özgü hale getirilmiş emek” gibi ifadeler, feminized labor ifadesini tam anlamıyla karşılamıyor. Örneğin; manikür-pedikür veya masaj salonlarında çalışan veya İtalya gibi bağlamlarda ev içi işçiliği yapan erkek işçiler de “feminize” olarak kategorize edilen emek alanlarında çalışıyor. Bu yüzden “feminize” sıfatını korumayı tercih ettik.

[vii] Ludmer, Josefina. “The Corpus Delicti,” Modern Language Quarterly, Vol. 57, no. 2 (1996): 141-150.

[viii] Virno, Paolo. “Sobre las fábricas de charla” in ¿Quién habla? Lucha contra la esclavitud del alma en los call centers (Buenos Aires: Tinta Limón, 2006).

[ix] Halk ekonomisi [popular economy]kavramı, sokak satıcıları, çöp toplayıcıları ve geri dönüşümcüler, zanaatkarlar ve kayıt dışı piyasa satıcıları gibi “kayıt dışı ekonomi”deki işçileri ve ayrıca işçiler tarafından yönetilen fabrikalar, topluluk aşevleri ve diğer sosyal girişimler de dahil olmak üzere kooperatif ekonomisinde çalışanları politikleştirmek ve örgütlemek için kullanılmıştır. Bugün bu grupların pek çoğu, Popüler Ekonomi İşçileri Konfederasyonu’nın sendikaya benzeyen yapısı veya başka benzer organizasyonlar tarafından temsil edilmektedir.

[x] Çevirmen Liz Mason-Deese’in notu: Bunlar, 1990’ların sonunda başlayan ve Arjantin’de popüler olan yol tıkama protestolarıdır. İşsizlerin ana caddelere, otoyollara, köprülere barikat kurma eylemleriyle bilinir hale gelen “barikatçılar” [piqueteros] hareketi, 1990’ların sonlarında Arjantin politik hayatında büyük bir güç oldu.

[xi] Colectivo Situaciones and the MTD de Solano, La hipótesis 891: Más allá de los piquetes (Buenos Aires: Tinta Limón, 2002).

[xii] Gago, Verónica. 2017. Neoliberalism from Below: Popular Pragmatics and Baroque Economies. Translated by Liz Mason-Deese. Durham: Duke University Press.

[xiii] Federici, Sylvia. El patriarcado del salario. Críticas feministas al marxismo (Buenos Aires: Tinta Limón, 2018).

[xiv] Marie Mies, Patriarchy and Accumulation on a World Scale: Women in the International Division of Labour (London: Zed Books, 2014).

[xv] Piqueteros: “Barikatçılar” hareketi

[xvi] Marx, Karl. 1992[1867] Capital: A Critique of Political Economy, Volume 1 [Kapital: Bir Siyasi Ekonomi Eleştirisi, 1. Kitap]“Genesis of the Industrial Capitalist[Endüstriyel Kapitalistin Doğuşu].” Penguin Classics.

[xvii] Cavallero, Lucí ve Verónica Gago. Una lectura feminista de la deuda. Libres, vivas y desendeudadas nos  queremos (Buenos Aires: Rosa Luxemburg Foundation, 2019).

[xviii] Örneğin; Thompson, E. P. The Making of the English Working Class (New York: Vintage Books, 1966) ve Negri, Antonio. Marx beyond Marx: Lessons on the Grundrisse (New York: Autonomedia, 1991).

[xix] Gutiérrez Aguilar, Raquel. Horizontes comunitario-populares. Producción de lo común más allá de las políticas estado-céntricas (Madrid: Traficantes de Sueños, 2017).

İngilizce’den çevirenler: Esme, İlker İnmez, Nuray Turan

İspanyolca aslından İngilizce’ye çeviren: Liz Mason-Deese

Edit: İrem Az

Orijinal Metin: “The Body of Labor: A Cartography of Three Scenes from the Perspective of the Feminist Strike”

İlgili İçerikler

Son Eklenenler