Ana Sayfa Güncel 'Çöp' denilen işçiler kazandı: Epsilon patronu Ömer Yenici mahkeme tescilli işçi düşmanı

‘Çöp’ denilen işçiler kazandı: Epsilon patronu Ömer Yenici mahkeme tescilli işçi düşmanı

Pandemi döneminde salgın henüz azalmamışken evden çalışmayı bırakıp çalışanları ofise gelmeye zorlayan Epsilon Yayınevi patronu Ömer Yenici, karara tepki gösteren çalışanları hakaretlerle ücretsiz izne zorladı ve istifa etmeleri için tehdit etti. Yayınevi çalışanları Yenici’ye karşı örgütlenerek dava açtılar ve geçtiğimiz günlerde kazandılar. Davayı kazanan Epsilon Yayınevi çalışanıyla yayınevindeki koşulları, maruz kaldıkları baskıları ve süreç içerisinde yaşadıklarını konuştuk.

Epsilon’daki çalışma şartlarınız nasıldı biraz bahseder misiniz?

Pazartesi-cuma iş günlerimizdi. Kitap fuarları dışında hafta sonları çalışmıyorduk. Yol ücreti verilmiyordu, ofise her öğlen merkez ofiste pişen yemekler gelirdi. Yıllık izin konusu oldukça dertliydi. Kaç yıldır çalıştığınızın bir önemi olmaksızın sadece iki hafta yıllık izne çıkabiliyorduk ve hak edilmiş yıllık izinlerimiz kullandırılmıyordu. Kullandırılmayan bu yıllık izinler bir sonraki seneye devredilmiyor ya da sene sonunda ücreti de ödenmiyordu. Maaşlarımız da asgari ücret üzerinden yatırılıyordu.

Epsilon Yayınevi patronu Ömer Yenici’nin sizlere karşı söylemlerini sosyal medya hesabınızdan görme şansımız oldu. Ayrıntılandırırsak çalışanlara karşı genel tavrı nasıldı?

Epsilon Yayınevi baba-oğul yönetiminde olan bir şirket. İkisi birlikte yönetiyorlar. Çok büyük krizler çıkmadıkça günler görece normal geçse de sorunlar genelde pasif agresif bir şekilde dile getirilirdi. Birkaç örnekle açıklamaya çalışayım. Örneğin çay, kahve, sigara molaları için belirli saatler vardı 10’ar dakikalık. Bunlar dışında birisi kapı önünde sigara içerken yakalanırsa moralleri oldukça bozuluyordu. Öğleden önce ve sonra olacak şekilde iki sigara molamız vardı. Bunun sekiz saatlik mesai boyunca doğal olarak yetmediğini söylediğimizde de uğraşmak zorunda kalmıştık ve bu durum sorun yaratmıştı. Bize sigarayı bırakmamızı önermişlerdi.

Bir başka örnek olarak, merkez ofisten gelen yemekleri gerçekten yemekte zorlandığımız bir dönem olmuştu. Biz de bu sistemi bırakmamızın ve bizlere yemek kartı çıkartılmasının mümkün olup olmadığını sormuştuk. Yıl yanlış hatırlamıyorsak 2017 ya da 2018 olsa gerek. Taksim’de oldukça ucuza, daha sağlıklı beslenebileceğimiz mekânlar mevcuttu. Kendisi bize, onun da bu yemekleri yediğini, çok beğendiğini, dışarı çıksak 60 TL’den aşağı karnımızı doyuramayacağımızı, bizlerin şımarıklık yaptığını, o yiyorsa herkesin yiyebileceğini söylemişti.

Bu gibi olaylar dışında da varlığını her zaman hissettirdiği bir yönetim şekli benimsemişti. Patron şirketlerinin genel teamülü olarak biz bir aileyiz vurgusu tabii ki çok yapılırdı. Bizim hakkımızdaki en doğru kararları elbette kendileri verirdi, kendilerine göre doğru olanlar sorgulanamazdı, bizlerin de onların bizim için en doğru kararı verdiklerini düşünemememize asla anlam veremezlerdi. Kaçırdıkları nokta işimizi ne kadar sevsek de günün sonunda bizlerin şirketteki pek çok kişi gibi akrabası değil, çalışanı olduğumuzdu.

İşten çıkarılma süreci nasıl başladı?

Mart 2020’de Türkiye’deki ilk koronavirüs vakasının açıklanmasıyla bizler de pek çok şirkette olduğu gibi evden çalışma düzenine geçtik ve mart ortasında evlere taşındık. Hazirana kadar devam eden süreçte hiçbir aksilik çıkmadan çalışmaya devam ettik. İşlerin aksamaması adına elimizden gelen her şeyi yaptık, pandemi koşullarında esneyen mesai saatleri yüzünden iş yükümüz artsa da zor koşulları hep birlikte atlatabilmek için dayanışma içinde çalıştık. Mayıs ayının sonuna doğru aldığımız bir e-postayla vakalardaki düşüş nedeniyle 1 Haziran itibarıyla tam kadro ofise dönüş yapacağımız söylendi. Aldıkları önlemleri şu şekilde açıkladılar. Herkesin maskeli çalışacağını, mesai saatlerinin sabah 9 akşam 6’dan, sabah 10 akşam 5’e alındığını, öğle aramızın yarım saate düşürüldüğünü, çay, kahve, sigara benzeri diğer molalarımızın da kaldırıldığını söylüyorlardı. Yani 7 saatlik mesai boyunca yarım saatlik bir arayla masamızda yemek yiyerek çalışmamızı öneriyorlardı.
Herkese günlük 2 maske dağıtılacağını, yakın oturanların mümkün olduğunca yürüyerek gelmesini önerdiklerini, karşı yakadan ya da uzaktan gelenlere de minimum 2 çalışanın paylaşması şartıyla haziran ayı için araç/taksi başına 500 TL ulaşım desteği sağlayacaklarını söylediler. Taksim’deki ofise Beylikdüzü’nden, Küçükyalı’dan, Kartal’dan, Kadıköy’den ve daha pek çok farklı yerden gelenler vardı.

Bizler de “bazı arkadaşlar olarak” aldıkları önlemler için teşekkürlerimizi ileterek dört aya yakın bir süredir dünyanın her yerindeki milyarlarca insan gibi ailelerimizi bile göremezken neden ofise dönmemiz gerektiğini, alınan bu kararın gerçekten hayati olup olmadığını sorduk ve pandeminin yakıcılığından, hâlâ her şeyin çok yeni ve belirsiz olduğundan, daha bir ay önce resmen burnumuzu bile dışarı çıkarmaya korkarken neden tam kadro ofise dönmemiz gerektiğini, işlerde bir aksama ya da uzaktan çalışmaya uygun olmayan departmanlar varsa da dönüşümlü gelmeyi talep ettik. Bunun üzerine patron Ömer Yenici’den bizleri afallatan ve oldukça saygısızca bir dönüş aldık. Bizlere kendilerinin bunca iyi niyetine rağmen bu sorgulamaları yapma cüretini ve tek sesli koro gibi müzik icra etme yeteneğini ne zaman ve kimden edindiğimizi soruyor ve bu şartlar bana uymaz diye düşünen canı çok kıymetli arkadaşların da evden çalışabilecekleri bir iş imkânı varsa kaçırmaması gerektiğini söylüyordu.

Yayınevi patronunun bu sindirme ve baskıcı tavırlarına karşın bir araya gelerek patrona karşı dava açtınız. Bu kararı nasıl aldınız?

Atılan e-postalar sonrası önerilerimiz ve endişelerimiz dikkate alınmadan 1 Haziran Pazartesi günü ofise dönüş yaptık. Maskeler masalarımızda bizi bekliyordu tabii ki ve ofis beklenildiği üzere yaşananlardan sonra inanılmaz gergindi. Bir hafta bu şekilde gittik geldik. 10 Haziran Çarşamba günü altımız mesainin bitmesine 2 dakika kala, devletin pandemide özel sektör patronlarına tanıdığı hakla ve sadece muhasebeden gelen bir e-postayla ücretsiz izne çıkarıldık. Aramızda 15 yıllık, 10 yıllık çalışanlar vardı ve iki cümle bile kurmadan, sizi ücretsiz izne çıkarıyoruz bile demeden ve sadece ofise dönüş e-postasına itiraz edenler olarak bir ay boyunca ücretsiz izne çıkarıldık. Birimizin üzerinde birden fazla insanın işi olmasından dolayı iki gün daha tutulup işleri devretmesi sağlanarak birkaç gün sonrasında ücretsiz izne çıkarıldı. Apaçık bir şekilde devletin patrona tanıdığı bu hakkı bizi cezalandırmak için kullandılar. Bunu da tabii ki ekonomik küçülmeye bağladılar. Öyle ki, madem ekonomik küçülme dolayısıyla ücretsiz izne çıkarılıyorduk neden dönüşümlü çalışma talebimizi reddetmişlerdi? Madem ekonomik küçülme dolayısıyla ücretsiz izne çıkarılıyorduk aynı yayın grubu markalarında çalışan başka insanlar kendi rızalarıyla ücretsiz izne çıkmak istediklerinde neden kabul etmemişlerdi? Ve madem bu bir zorunluluktu, o şirketin var olmasına emek veren diğer tüm çalışanlar gibi bize neden bir dakika dahi bir açıklama yapma gereği duymamışlardı?

Sonrasında 17 Temmuz’da biten ücretsiz iznimiz bir gün öncesinde atılan bir diğer ibrazla bir ay daha uzatıldı. Bu süreçte bizler ücretsiz izindeyken içeride kalan paramızı banka hesaplarımıza yatırmayı reddettiler ve bizi ofise çağırdılar ve hepimize iş sözleşmesi imzalatmaya çalıştılar. 15 yıl, 10 yıl, 5 yıl ya da 1 yıl önce yapmadıkları işi bizi ücretsiz izne çıkardıklarında yapacakları tuttu. Biz de doğal olarak haklı fesih yolunu tercih ettik.

Genelde işçi olarak dava açmak göz korkutucu gelebiliyor. Ancak patronun bizden götürdüklerine göz yummak istemedik ve sırtımızı yaslayabildiğimiz, bize destek çıkan, aynı yoldan geçen iş arkadaşlarımız sayesinde bu yolu sonuna dek görmeye karar verdik ve tabii ki hiçbirimiz böyle bir süreç sonrasında oraya geri dönmezdik. Dava açan herkesin davası lehine sonuçlandı. Ömer Yenici’nin Epsilon’daki işçilerin hakkını gasp ettiği artık mahkeme kararıyla onaylanmış durumda.

Yayınevlerinde çalışma koşullarının zorluğunu zaman zaman duyuyoruz fakat siz farklı olarak biraraya geldiniz, hakkınızı aramayı bırakmadınız ve sonucunda da davayı kazandınız. Yayınevlerinde örgütlenme olanakları hakkında neler söylersiniz?

Yayıncılık gerçekten çok katmanlı bir sektör. Çok fazla departmanı ve farklı iş kolu olduğu için örgütlenmek çok da kolay olmuyor açıkçası. Çevirmenlerin bir meslek birliği bulunuyor. Ancak editörler, reklamcılar, telifçiler, satışçılar gibi daha beyaz yaka görünen iş kollarında herhangi bir örgütlenme alanı yok denebilir. Ancak yayıncılıkta sendikalaşma gibi kapsamlı bir hak örgütlenmesi yapılamasa da birbirine sahip çıkma oldukça yaygın. Bu nedenle oldukça dayanışmacı bir sektör diyebiliriz. Bir de o kadar fazla işsiz insan var ki bu tarz patronların eli buradan da kuvvetleniyor. Hakkını aramak istiyorsan, eh sesin de biraz gür çıkıyorsa pek sevilmiyorsun. Dolayısıyla örgütlenme olanakları dayanışma dışında oldukça kısıtlı kalıyor.

İlgili İçerikler

Son Eklenenler