Ana Sayfa Güncel Çocuk işçilerde umutsuzluk ve depresyonun sınıfsal yapısı - Mahmut Yılmaz

Çocuk işçilerde umutsuzluk ve depresyonun sınıfsal yapısı – Mahmut Yılmaz

Kapitalizm ve Bir İstismar Biçimi Olarak Çocuk İşçiliği

Çalışan çocuk ve çocukların çalışması insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. Sayılarını kesin olarak bilmediğimiz milyonlarca çocuk, kendilerine açıkça zararlı olan bozuk ve sömürücü işlerde çalışırlar. Bu olgu “gelişmekte olan” ülkelerde yaygın biçimde, gelişmiş kapitalist ülkelerde ise daha sınırlı bir biçimde görülmektedir. Sanayileşmiş ülkelerde, çocuğun emeğinden yararlanma, tarihsel bir inceleme alanı oluştururken; bu gelişmekte olan ülkeler için yaşamın bir gerçeğidir.

Gelişmiş ülkelerde çocuk işçiliğinin tamamıyla kaybolduğu sanılmamalıdır. ABD’de tarım kesiminde 14-17 yaş arasında ve kayıt dışı (yasadışı) çalıştırılanların büyük çoğunluğu göçmen, sayısı altı milyonu bulmaktadır. Yine ABD’de bir milyon Meksikalı çocuk mevsimlik işçi olarak çalışmaktadır. Bunların yanı sıra, aileleriyle gelip tarlalarda ailelerine yardım eden çok fazla küçük çocuk vardır. Bu çocukların çoğu 8 yaşından itibaren çalışmaya başlar ve 72 saatlik çalışma haftası (günde 10 saatten fazla) istisna değildir. Tarımsal işler zahmetli ve tehlikelidir. Çocuklar düzenli olarak pestisitlere maruz kalıyor ve kanser risklerini büyük ölçüde artırıyor. Çevre Koruma Ajansı, çocukların pestisitlerin kanserojen etkilerine yetişkinlere göre üç kat daha duyarlı oldukları sonucuna varmıştır. Çevresel koşullar (özellikle aşırı sıcaklık) ve tehlikeli tarım araçları daha da acil tehditlerdir. Resmi raporlar, her yıl 100.000 çiftlik işçisi çocuğun işyerinde yaralandığını ve çiftçilikteki ölümlerin yüzde 20’sinin çocuklar olduğunu öne belirtiyor.

İtalya’da 2000’li yılların başında dahi iş kazalarına uğrayanların % 8,8’i 18 yaşından küçüklerdir. Fassa vd. (2005) Brezilya’da yaptıkları araştırmada, çalışan ve çalışmayan çocuklar arasındaki kas-iskelet ağrısı prevalansını (yaygınlık) karşılaştırmıştır. Araştırmacılar boyun, diz, el bileği veya ellerde ve sırtın üst kısmında ağrı prevalansının %15’i geçtiğini bildirdiler. Üretimde çalışan işçilerin kas-iskelet sistemi ağrısı ve sırt ağrısı riski önemli ölçüde artarken, ev hizmetlerinde çalışan çocuk işçilerin çalışmayanlara göre %17 daha fazla kas-iskelet ağrısı ve %23 daha fazla sırt ağrısı vardı. Garip duruş ve ağır fiziksel çalışma kas-iskelet ağrısı ile ilişkilendirilirken, monoton çalışma, garip duruş ve gürültü sırt ağrısı ile ilişkiliydi. Japonya’da yapılan bir araştırmada, 12 yaşında iken boyları birbirine yakın olan çocuklardan, 14 yaşından önce çalışma yaşamına atılanlarla 18 yaşından sonra çalışmaya başlayanlar arasında 4 cm’lik boy farkı saptanmıştır (Bequele, 1995).

Ali, Shahab ve arkadaşlarının (2004) Pakistan’da yaptığı araştırmada çocuk işçiliğinin zayıflama, bodurluk ve kronik yetersiz beslenme ile ilişkili olduğunu bildirmektedir. Hindistan’da yapılan benzer bir çalışma, çalışan ve çalışmayan çocuklar arasındaki fiziksel büyüme ve genital gelişimi karşılaştırmıştır ve çocuk işçiliğinin, çalışan erkeklerde daha düşük vücut kitle endeksi, daha kısa boy ve gecikmiş genital gelişim ile ilişkili olduğunu bildirmiştir (Ambadekar, 1999). Ahmed ve Ray (2014) Bangladeş’te yaptıkları araştırmada işle ilgili hastalıklar ve yaralanmalarla ilgili olarak, çocuk işçiliği ile herhangi bir yaralanma veya hastalık, yorgunluk/bitkinlik, vücut yaralanması ve diğer sağlık sorunlarını bildirme olasılığı arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir ilişki olduğunu bildirmektedirler. Çalışılan saat sayısı ile yaralanma ve hastalık bildirme olasılığı arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Küçük çocukların sırt ağrısı ve diğer sağlık sorunlarından (enfeksiyon, yanıklar ve akciğer hastalıkları) muzdarip olma olasılığı daha yüksekken, çocuk işçiliğinde yaş büyüdükçe yorgunluk/bitkinlik bildirme sıklığının daha yüksek olduğunu belirtmektedirler. Hosseinpour vd. (2014) İran’da çocuk işçiliği üzerine yaptıkları araştırmada, en yaygın yaralanmaların endüstriyel işletmeler olduğunu (%58,2) bildirmektedirler. Yüksekten ve diğer düşmelerin en sık görülen yaralanma (% 44) biçimi olduğunu belirtmektedirler. Yaralanma anında hiçbir hasta önleyici bir cihaz kullanmıyordu. Kesikler (% 49,6) en sık bildirilen yaralanmalardır. Gözlerde sulanma, kronik öksürük ve diyare (ishaller), majör bir yaralanma öyküsüne (kalıcı bir organ kaybı, işitme kaybı, kemik kırıkları, kalıcı sakatlık) ek olarak yaygın bulgulardı (Khan vd., 2007). Araştırmalar çocuk işçiliğinin bir veya daha fazla istismar biçimi ile ilişkili olduğu sonucuna ulaşmaktadır. Yine gelişmiş ülkelerde, Güney Avrupa ve Kuzey Amerika’da, 15 yaşının altında milyonlarca çocuğun çalıştığı belirtilmektedir. Bazı Avrupa ülkelerinde, 15 yaşın altında çocuk işçilerin oranı, aynı yaş dilimindeki nüfusun %8’ini bulmaktadır. Corriols ve Aragón (2010) Nikaragua’da tarımda çalışan çocuklara odaklanan bir araştırma, tarımda çocuk işçiliğinin çocukların sağlığı için ciddi bir tehdit -özellikle, akut pestisit zehirlenmesi- oluşturduğunu bildirmiştir. Gelişmekte olan ülkeler arasında yer alan ve çocuk çalıştırma yönünden ülkemizle bazı benzerlikler gösteren Hindistan, Mısır, Latin Amerika ülkeleri, Hong-Kong gibi ülkelerde de çocuk emeğinden yaygın olarak yararlanılmaktadır. Gangrade, Hindistan ile ilgili olarak şunları yazmaktadır: “Çocuk işçilik sorununun geleneksel tutum, kentleşme, sanayileşme, göç, okul sayısındaki yetersizlik ve ana-babaların çocuklarını okullara göndermekteki gönülsüzlükleri vb. ile ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Yine de temel nedenler, aşırı yoksulluk ve nüfusun ağırlıklı işinin tarım olmasıdır” (Akt. Fişek, 1995). 

Ürdün’de yapılan bir araştırma, çalışan okulsuz çocuklar, çalışan okul çocukları ve çalışmayan okul çocukları arasında baş etme yeterliliği ve psikososyal sağlık düzeyinde önemli bir fark olduğunu bildirmiştir (Al-Gamal vd., 2013). Yüksek doğurganlıkta öte yandan çocuk işçiliğini arttıran bir etmen olarak görülmektedir. Türkiye’de yapılan bir araştırmada da, çocuk işçilerin% 62,5’inin işyerlerinde istismara uğradığını; % 21,8’i fiziksel, % 53,6’sı duygusal, % 25,2’si cinsel, % 100’ü fiziksel ihmal ve % 28,7’si duygusal ihmale maruz kaldı (Öncü vd., 2013).

Çocuk işçilik, ekonomik yönden çürük, psikolojik yönden yıkıcı ve fiziksel yönden zararlı ve yıkıcıdır, risklidir. Ancak, Türkiye gibi ülkelerde içinde bulunulan ekonomik durum mevzuat yoluyla çocuk işçiliğinin kökünden kazınmasının gerçekleşemeyeceğini göstermektedir. Günümüz mülksüzleşme ve proleterleşme süreçleri, 1990’lı yıllarla birlikte yoğunlaşan kırsal kesimin ve tarımın tasfiyesi politikaları, iç savaş ve bölgesel çatışmalar sorunu daha da çetrefil hale getirmiştir. Tek pragmatik alternatif, istenmeyen çalışma koşullarının giderilmesi, çocuklar için zararlı olan işlerde çocuk çalıştırılmasının önlenmesi yönünde politikalar üretmektedir (Bequele ve Myers, 1998).

Türkiye’de Çocuk İşçiliği

Türkiye’ye gelince, ülkemizde çocukların toplumsal etkinliklere katılması geleneği çok eski tarihlere dayanmaktadır. Üretim tarzlarının askeri-feodal niteliği, savaşlar çocukları en kısa zamanda, ailesine katkıda bulunmayı gerektirmiştir. Çocuklar toplumsal sorumluluklar verilerek sınanıyorlardı. Bilgi ve becerilerin bir kuşaktan ötekine aktarılmasında, aile işlerinin içinde ve ahilik sisteminde yoğurmaktan başka bir yol yoktu. Tarımda bu davranış biçimi bu günde sürmektedir. Toplumsal iş bölümünün esnaf ve sanatkârları doğurması çırak-kalfa-usta ilişkisini doğurmuş ve bu güne de taşımıştır. Bugün ise, temel sorunlarla ilişkili olarak çocuk işçiliği çok boyutlu bir sorun olarak ülkemizin gündemindedir. Yoksulluk, eğitim sisteminin emekçi yığınlar açısından eşitsizlik üretmesi, işverenlerin ucuz iş gücünü tercih etmeleri çocukların erken yaşlarda çalışma yaşamına katılmalarında önemli etkenlerdir. Gitgide daha fazla çocuk çeşitli alan ve iş kollarında çalışma yaşamına atılıyor, çocuk işçiliği olgusunun ağırlığını toplumsal bir soruna dönüştürüyor. 

Eski adıyla Devlet İstatistik Enstitüsü’nün Ekim 1994’de yaptığı çocuk istihdamı anket sonuçlarına göre 6-14 yaş grubunda ekonomik faaliyette bulunan 1.008.000 çocuk tahmin ediliyor. Türkiye’de 6-14 yaş grubundaki çocuklar kurumsal olmayan sivil nüfusun %20 ‘sini oluşturuyor. Bu yaş gurubundaki 11 889 000 çocuk içerisinde ekonomik faaliyette bulunanların oranı %8,5 tahmin edilmektedir. İlginçtir, TUİK (2019) verilerine göre Türkiye genelinde 5-17 yaş grubundaki çocuk sayısı 16 milyon 457 bin kişi olarak tahmin edilmektedir. Bu yaş grubundaki çocuklar, kurumsal olmayan nüfusun %20,3’ünü oluşturdu.  Bir ekonomik faaliyette çalışan 5-17 yaş grubundaki çocuk sayısı 720 bin kişi olup çalışan çocuklar arasında 5 yaşında çocuk gözlenmediği belirtilmiştir.  5-17 yaş grubunda çalışan çocukların aynı yaş grubundaki çocuklar içinde payını gösteren istihdam oranı ise %4,4 olduğu söylenmektedir. Çalışan çocukların %79,7’sini 15-17 yaş grubundakiler oluştururken, %15,9’unu 12-14 yaş grubundakiler, %4,4’ünü ise 5-11 yaş grubundaki çocuklar oluşturdu. Cinsiyete göre incelendiğinde, çalışan çocukların %70,6’sını erkek çocukların, %29,4’ünü ise kız çocukların oluşturduğu görüldü. TÜİK (2020) toplam nüfusun 22 milyon 750 bin 657’sini çocukların oluşturduğu ve yaş grubu 15-17 olan çocuklarda işgücüne katılma oranı %16,2 oldu. 

15-24 yaş grubunu genç işçi kabul eden Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nun tavsiye kararı ile ILO’nun 138 sayılı sözleşmesine göre çocuk işgücü tanımında benimsenen yaş sınırı 15’tir. Buna göre 15 yaşın altında ekonomik-sosyal bir zorunlulukla yaşamını kazanmak için çalışma yaşamına atılanlar çocuk işçi olarak tanımlanmaktadır. Ancak gelişim psikolojisi alanı kriterlerine göre bu yaş tanımı sakıncalıdır. İşverenlerin saklanması, yaş konusundaki muğlâklık düşünüldüğünde bu rakamlar eksiktir. İstihdam edilen çocuklardan özellikle kentsel yerleşim yerlerinde çalışan çocukların çoğunluğu hane halkı gelirine katkıda bulunmak (%58) ve iş ve meslek öğrenmek için çalışmaktadırlar.

Ülkemizde çocuk çalıştırılması ve yoksulluk arasında bir döngü vardır. Yoksullar, çocuklarının birkaç kuruş kazanmasına erkenden gereksinim duyarlar. Az gelişmişlik, genel ekonomik bunalım, yoksulluk çocuk emeği sömürüsünü azgınlaştırmaktadır.

Gelişmiş ülkelerde çocuk ve gençlerin bazı çalışma türleri teşvik edilmektedir. Bu ülkelerde çocuklar gazete dağıtıcılığı, plajda cankurtaranlık, spor organizatörlüğü, mutfakta yardımcılık gibi işlere yönlendirilmektedir. Çocukların cep harçlığı ihtiyaçlarını karşılayan bu geçici istihdam, aynı zamanda çalışma-iş dünyasına girme hazırlığı olarak kabul edilir.

İşte burada iki farklı çalışma ve çalışan çocukla karşı karşıya kalınmaktadır. Bu çalışmalardan ilki “childwork” diye ifade edilen, çocuğun gelişimini fiziksel, duygusal, sosyal, zihinsel gelişimini olumsuz yönde etkilemeyen bir çalışma türü olarak adlandırılır. Diğeri ise “childlabour” olarak tanımlanan çocuğun eğitimini, fiziksel, duygusal, sosyal ve moral gelişimini olumsuz yönde etkileyen bir çalışma biçimidir. Dolayısıyla çalışan çocuk olarak yapılan tanımlamalardan, bu ikinci çalışma türünde ifade edilen olumsuz koşullara maruz kalan çocuklar anlaşılmalıdır. Sosyal bir sorun olarak kabul edilen bu çalışma biçimine çocuğun girişi, ailesi, çevresi ve kendisinden kaynaklanan, bir takım olumsuz koşulların yarattığı zorlamalarla olmaktadır.

Bugün ülkemizde yeni sömürgecilik ilişkileri nedeniyle eğitim, sağlık sosyal güvenlik gibi toplumsal hizmetlerdeki kamusal yatırımlardan vazgeçilmesi, karın fonksiyonu olarak dizayn edilmesi ve piyasanın metalaştırıcı etkisi, yeni neslin vasıflı ve üretken insanlar olarak gelişmesine imkân tanımamakta, bu durumda bu da az gelişmişliği desteklemektedir. Bu nedenle çocuk çalıştırılması, birbirinin hem nedeni hem de sonucu olan az gelişmişlik ile yoksulluğun arasındaki nedenselliği güçlendirmektedir. Tarımsal politikaların sonucu olarak ülkemizde yeni bir göç dalgası gelişmektedir. Bulundukları yerleri düzensiz ve yetersiz istihdam, güç çalışma ve yaşam koşulları nedeniyle terk eden bu insanların çoğu, kente geldiklerinde genel ve mesleki eğitim açısından yetersiz olmaları ve kentsel hizmet ve istihdam olanaklarının kırdan kente göç hızı ile orantılı olmaması nedeniyle ya işsiz kalmakta ya da düşük ücretli geçici ve vasıfsız işler bulabilmektedir. Yeni kent ailesi ekonomik açıdan depresyona girmekte ve yaşamını devam ettirebilmek için ek gelire ihtiyaç duymaktadır. Aile gelirine katkıda bulunma görevi bu nedenle çocuğa verilmektedir.      

Az gelişmiş ülkelerin ekonomik yapıları incelendiğinde büyük ölçekli işletmelerin azlığı buna karşılık ekonomik faaliyetlerin en büyük kısmının tarım ve küçük ölçekli imalat ve hizmet sektörü çerçevesinde geliştiği görülmektedir. Küçük ölçekli işletmelerin varlığı ise ucuz emeğe dayanmaktadır. Ülkemiz insanının yaşadığı ekonomik sıkıntıdan kaynaklı ucuz emeğin çocuklardan temin edilmesi zor olmamaktadır. Ayrıca çocuk iş gücünün idaresi kolaydır, niteliksiz, ucuz, uysaldır. Yalıtılmıştır, bağımlıdır, terör koşullarında bile yaşar, sorun yaratmaz, başkaldırmaz. Çocuk emeğinin yoğunlaştığı işkollarına baktığımızda gerçekten çalışma ilişkisinin “terör” adlandırmasını hak ettiği durumların sıklığı ile karşılaşmak istisna değildir. Ne kadar ağır ve tehlikeli-pis olursa olsun kendilerinden beklenilen işleri yapmaları onlara öğretilmiştir. Çocukların isteklerini ve ihtiyaçlarını bir başka deyişle çocukluklarını unutmaları istenilen çalışma ortamında, kendilerine olan güven ve saygılarını kaybetmekte, yaşama ve geleceğe dair umutları sönmektedir. Çocukların özel gereksinimleri olduğu ve bir takım haklara sahip olduğu bilinciyle bu alanda istikrarlı sosyal politikaların oluşturulması bu nedenle elzemdir.

Çocuk işçilerde umutsuzluk ve depresyonun sınıfsal yapısı

Umut, gelecek ile ilgili bir amacı gerçekleştirmek için sıfırdan fazla olan beklentilerdir. Bir çıkış yolu olduğuna ve yardım ile bireyin varlığında değişiklikler oluşabileceği inancı en önemli özelliğidir. Umutsuzluk ise bir amacı gerçekleştirmede sıfırdan az olan olumsuz beklentiler olarak tanımlanır (Dilbaz ve Seber, 1999). Gerek umut, gerekse umutsuzluk, her ikisi de gelecekteki gerçek hedeflerine ulaşma olanaklarının olası yansımasıdır. Umutsuzluk geleceğe dair karamsar beklentileri, düşünceleri simgeler, başarısızlık yargısını içerir. 

Yetişkinlerde depresyonun nedenleri üzerine çok sayıda çalışma vardır, ancak bu çalışmaların çok daha azı çocuklarda ve ergenlerde depresyonun nedenleriyle ilgilidir. Catani ve ark. (2009), çocukluk çağı travması ile çocuk işçilerin yetişkinlik dönemi bilişsel yetenekleri arasında negatif bir korelasyona işaret etmiştir. Örneğin 2014 yılında Brezilya’da 5-15 yaş arası çocuk ve ergenlerin yaklaşık % 4,5’i çocuk işçi olarak çalışmıştır. Kassouf’a (2015) göre, bu oran 1992’de yaklaşık % 14,6 ve önceki yıllarda daha yüksekti. Bu gözlemin ışığında, Kassouf (2015) şu soruyu sorar: Yetişkinlerdeki mevcut ruhsal depresyon oranı, geçmişteki çocuk işçiliği oranlarıyla ilişkili midir?

Çoğu fiziksel hastalık gibi depresyon da, biyolojik, psikolojik ve sosyoekonomik faktörlerin karmaşık ve iç içe geçmiş kombinasyonunun sonucudur. Woodhead (2004) biyolojik faktörlere göre, çevresel baskıların bireylerde hormon, bağışıklık ve kortizol düzeyini önemli ölçüde değiştirebileceğine ve özellikle çocuklarda depresif belirtilere yol açabileceğine işaret etmiştir. Lohoff (2010) ve Ledford (2015), genetiğin zihinsel depresyonun aynı ailenin bir neslinden diğerine aktarılabileceği bir araç olduğunu eklemişlerdir. Psikolojik faktöre göre Sokolova (2003), çocukluk döneminde hastalık, ayrılık, ölüm veya ebeveynlerin veya bakıcının akıl sağlığı sorunları nedeniyle yetersiz ilgi, destek ve sevgi gören veya yetersiz beslenen çocukların, çocukluk döneminde veya daha sonraki yaşamlarında zihinsel işlev bozuklukları geliştirme riskinin yüksek olduğunu vurgulamıştır. Sosyoekonomik faktörlere göre Justus ve ark. (2012), gelirin, kentleşmenin, ikamet edilen bölgenin, eğitim düzeyinin, işin, cinsiyetin ve ten renginin depresif belirtiler geliştirme riskini etkilediğini bulmuştur. Bu ülkemizde özellikle göçmen çocuk işçiliğinde çok daha barizdir. Brent ve Birmaher (2002)’a göre, bir çocuk ve ergen depresyonunun özelliği her zaman üzüntüyle değil, sinirlilik, can sıkıntısı veya haz hissetmeme ile kendini gösterir.

Erişkinlerde gelecekten olumsuz beklentiler sıklıkla depresyonla birlikte iken, çocuklarda geleceğin tam aydınlık olmaması nedeni ile sık ortaya çıkmayabilir. Çocuklarda umutsuzluk gelişimsel sorunlarla birlikte veya sonucunda oluşabilir (Seber, Baysal vd.,1992).

Umutsuzluk ya da geleceğe olumsuz bakma, depresyonun genel özelliklerini belirtmesi nedeniyle dikkat çekicidir. Beck’in bilişsel modeline göre umutsuzluk depresyonun temelidir. Bu modele göre umutsuzluk sosyal davranışlarla birliktelik gösterir. Düşük benlik saygısı, sosyal çekilme, kararsızlık, çaresizlik, intihar düşüncesi, eyleme geçememe umutsuzluk ile yakın ilişkidedir (Clark, 1999).

Depresyonda temel konunun umutsuzluk olduğu, eşlik eden kavramların çaresizlik, değersizlik, kararsızlık, işlerini sürdürememe, suçluluk duyguları olduğu vurgulanmıştır. İntihar girişiminde bulunan ergenlerde yapılan araştırmalarda araştırmacılar sıklıkla kişisel değersizlik ve itilme duygularının temel etkenler olduğu konusunda fikir birliği içindedirler (Seber vd., 1992). 

Çocuklarda umutsuzluk gelişimsel sorunlarla birlikte (hastalıklar, aile kaybı vb.) oluşabilir. Çocuklarda umutsuzluk semptomları itibariyle oldukça geniş bir alana yayılmış, heterojen ve gelişimsel bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Çocuklarda umutsuzluk semptomları itibariyle maskeli depresyon, agresyon, davranım bozuklukları, okul korkusu gibi çocuklukta yaşanan diğer psikopatolojik bozukluklarla karıştırılabilmektedir. Çocuktaki depresif semptomların ortaya çıkışının psikososyal gelişme, kognitif entegrasyona ve çocuğun yaşına bağlı olduğu bilinmektedir (Güney, 1999).

Gelecekle ilgili tutumlar birçok psikopatolojinin oluşmasında rol oynar. Bu tutumlardan biriside umutsuzluktur. Umutsuzluk, depresyon ve intiharın psikopatolojisinde rol oynayan kilit bir kavramdır. Umutsuzlukta karamsarlık ve başarısızlık yargısı vardır. Bu durumdan duruma beklenen sonucun ne zaman ve nasıl gerçekleştiğine bağlı olarak değişiklik gösterir. Umutsuzlukta uygulamaya konulan planların ve beklentilerin olumsuz simgeleri vardır. Bu plan ve beklentilerin her biri yalnızca bireyin planlarının hedefine nasıl oturttuğu değil, kendisi için oluşturduğu hedefin şeklini de etkiler. Birey bu düşünce biçimine şu süreçlerden geçirir: 

Yeteneğe Karşı Şans; Birey amaçlarına yetenek ya da şans ile ulaşabilir. Geleceklerinin şansa bağlı olduğuna inanan insanlar amaca yönelik davranışa daha az yönelirler. Daha da ötesi kişinin planlarının etkin olmayışına olan inancıda ona bir yeterlilik duygusu verir. Eylemin etkinliğine ya da etkinsizliğine olan inanç ve kişinin kendisine saygısı ve yeteneğine olan inancı umutsuzluk duygularının belirlenmesinde anahtar etkendir. 

Güvene Karşı Güvensizlik; Başkalarına karşı hissedilen güven, umut duygusunun gelişmesinde önemli bir rol oynar. İnsanlara olan bağımlılık yönünden incelendiğinde diğer insanlara olan güvensizliğin şiddeti kişinin amaçlarını sınırlandırır. Güven duygusu olmayan bir insan başkaları ile birlikte başladığı eylem başarısızlıkla sonuçlanınca bundan başkalarını sorumlu tutar. Güven duygusu gelişmiş insan ise hatalı bir sonuçtan kısmen kendini sorumlu tutar. Bu nedenle güvensiz kişi uzun süreli değil de kısa süreli amaçları yeğler. 

Uzun Döneme Karşı Kısa Dönem; Umut, kısa veya uzun dönemde ya da her ikisinde birden ulaşılabilecek hedefleri belirler. Sürenin uzamasıyla umutsuzluk belirlemeye başlar. Böylece kişi kaderci bir biçimde sonucu beklerken kısa dönemli amaçlar için çaba sarf eder. 

Bu süreç özetlenirse hedefe ulaşma yolunda şansa karşı yetenek, başkalarına olan güven duygusu, süreğen ve uzun dönemli amaçlara kıyasla kısa dönemli amaçlara ulaşma çabasına olan inanç ve bu inançlar arasındaki etkileşim kişinin büyük ölçüde umut veya umutsuzluğun tiplerini oluşturur (Dilbaz ve Seber,1999). 

Umutsuzluğun yer aldığı en önemli psikiyatrik bozukluklardan birisi depresyondur. Birçok deprese hasta psikiyatrisi mutsuzluk veya umutsuzluk yakınmasıyla başvurur. Hastaların yakınmaları ve depresif belirtilerinin şiddeti arttıkça umutsuzluğun arttığı vurgulanmıştır. 

Depresyonu açıklarken Abramson ve Seligman (Akt. Dilbaz ve Seber, 1999) öğrenilmiş çaresizlik kuramını geliştirmiştir. Buna göre depresyonun oluşumu çocukluktan beri karşılaşılan acılı uyaranlardan kaçmayı, utulmayı bilmeme ve çaresiz kalma durumu olarak açıklanmıştır. Depresif birey genellikle başarısızlık nedeni ile içsel, değişmez ve genel nedensel yüklemeler yaparken başarıda ise dışsal, değişebilir ve özel nedensel boyutta yüklemeler yapmaktadır. Uygunsuz ve yetersiz etkenlerin pekiştirilmesi ve bazı destekleyici etkenlerin geri çekilmesi sonucu umutsuzluk duygusu oluşur.  

Bazı araştırmacılar ise erken çocukluktaki zorluğu ve çatışmalı yaşantıların umutsuzluğa yol açtığını vurgularken bazıları da depresyona yatkınlık gösteren bireylerin ortak ve birincil gereksinimlerinin sevilme olması nedeniyle kişinin kendisine saygı duymasının önemli bir etken olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmişlerdir (Güney, 1999).

Depresyonun psikanalitik kurama göre açıklanması da geleceğe yönelik karamsarlık duygusu ve öz saygının kaybı temel alınarak yapılmıştır. Öz saygı yitiminin geleceğe yönelik umutsuzluğu etkilediği gösterilmiştir. Depresyonda gerçek ya da bilinç dışı sevgi nesnesi yitimi vardır. Bu birey tarafından sevdiğinin onu terk etmesi, sevilmeme, yeterli olmama duyguları şeklinde içe yansıtılır. Böylece bireyin öz saygısı düşer. Bu arada katı bir üst benlik ve özel savunmalar depresyonun görünümünü belirler. Birey sevgi yitimini değersizlik, umutsuzluk, kötümserlik duygularına çevirir ve bu duyguları kendi içine yöneltmesi intihara neden olabilir. Özsaygı yitimi ile özsever emellerin yitirilmesi depresyonun ortaya çıkmasında önemlidir (Dilbaz ve Seber, 1999).

Edward Bibring,  depresyonun psikopatolojisini ego kavramı içerisinde açıklamıştır. Bibring; depresyonun benliğe yönelmiş agresyonla ilişkisi olmadığını, temel bir affektif durum olduğunu ileri sürer. Tüm depresif fenomenler benlik saygısının kaybına bağlıdır ve farklı psikoseksüel dönemlere ait çözülmemiş çatışmaların değişik depresyon tiplerine yol açacağını savunur. Depresyonu idealler ve gerçekler arasındaki gerilimden doğan bir yaşantı olarak ele alır. Depresyonun psikopatolojisini ego kavramı içinde açıklamıştır. Buna göre her bireyin güçlü ve özsever nitelikte uyumlu ve değerli olması için gerçekleştirmeye çalıştığı beklentileri vardır. Buna göre her bireyin güçlü ve özsever nitelikte uyumlu ve değerli olması için gerçekleştirmeye çalıştığı beklentileri vardır. Depresyon bu beklentilerin kesintiye uğrayarak güçsüz ve çaresiz olma durumudur. Güçlü ve sarsıcı bir yaşam olayı, düş kırıklıkları ve örselenmeler çatışma yaratır ve benlik güçsüz kalır, özsaygı düşer. Artık birey umutsuzluk içerisindedir. Depresyon ise bu beklentilerin kesintiye uğrayarak güçsüz ve çaresiz olma durumudur. Bu beklentiler:

1) Sevilen, tanınan olmak,

2) Güçlü, üstün, güvenli, büyük olmak, 

3) İyi ve seven olmak.

Bu görevleri gerçekten ya da algısal olarak yerine getirmeyen yani ideallerini gerçekleştiremeyen benlik, kendi içinde bir çatışmaya girer, benlik saygısında kısmi ya da tam bir düşme sonucu depresif bozukluk ortaya çıkar. Bibring,  depresyonun ortaya çıkmasında çaresizlik ve umutsuzluğun varlığını ortaya koymuştur. 

Fenichel; depresif kişinin çocukluğunda narsisistik bir zedelenmeye uğradığını, böylece benlik saygısı ile sevginin birbirine eşlendiğini; kişinin diğerlerinden beklediği olumlu yanıtları alamadığı zaman benlik saygısının düştüğünü ileri sürmüştür. İntihar düşüncelerini, kayıp sevgi nesnesi ile bütünleşme isteğinin doyurulması fantezileri ile ilişkilendirir. Fenichel; depresyon ve özsaygı üzerinde durmuş, özsaygı yitimi ile özsever emellerin zedelenmesinin depresyonun ortaya çıkmasında önemli olduğu fikrine dikkat çekmiştir.

Melges, depresyonda temel sorunun umutsuzluk olduğunu vurgulamıştır. Umutsuzluğa eşlik eden diğer bulgular ise değersizlik, çaresizlik, mutsuzluk, kararsızlık, eyleme geçememe, işlerini sürdürememe ve suçluluk duygularıdır. Depresif dönem öncesi bireylerin çoğu planlan, ister bireysel isterse başkaları ile paylaşılmış olsun amaca yönelik eylem planlarının etkinliği konusunda güvenli olup, büyük ölçüde geleceğe yöneliktirler.

Depresyon ile ilgili geliştirilen kuramlardan bir kısmı depresyonda olumsuz düşünce, beklenti ve yanlış öğrenmenin etkin olduğunu gösterip umutsuzluk ile ilişki kurmuşlardır. Bunlardan biri de Beck modelidir. Beck depresyonu şematize ederken üç kavramı tanımlamıştır:

  1. Bilişsel Üçlü:  Kişinin kendisi, çevresi ve geleceği ile ilintili inançları kapsar. Kişi kendini yetersiz, değersiz bulur. Çevresi ona yardım etmemektedir. Yaşantısı yetersizdir. Geleceğinden umutsuzdur, uzun dönemli amaçları yoktur, böylece olumlu bir davranış başlatamaz.
  2. Şemalar: Depresif kişi kendisinde açıklayamadığı bazı inanç ve kurallara sahiptir. Coşkularını, bilgilerini ve davranışlarını bu kurallara dayandırır. 
  3. Bilişsel Hatalar: Gerçek olayla, kişinin bu olayla ilgili otomatik olumsuz düşünceleri kıyaslanarak mantık hataları kurulur

Beck bu kuramı geliştirirken depresyon belirtilerinden karamsarlık için önemli bir kavram olan umutsuzluk üzerinde durmuş ve umutsuzluğun ölçümü konusunda çalışmalar yapmıştır ve intihar eğilimi gösteren hastaların durumlarını umutsuzluk olarak kavramsallaştırmıştır. Bu hastalar daha sonraları umutsuzluklarının o anki bilişsel çarpıtmalardan ya da hatalı, gerçekçi olmayan önyargılardan köken alabileceğinin farkına varmışlardır. Genellikle depresyonla ilgili araştırma yapanların çoğu depresif hastalardaki umutsuzluk duygusunun,  depresyonun şiddeti ve intihar riskinin belirleyicisi olduğunda hemfikirdirler  (Akt. Dilbaz ve Seber, 1999). Beck’in geliştirdiği umutsuzluk ölçeği kullanılarak yatarak tedavi gören intihar girişiminde bulunan hastalar üzerinde yaptıkları çalışmalarda hem depresyonun hem de umutsuzluğun intihar eğilimi ile ilişkili olduğunu, umutsuzluk kontrol edildiğinde ise depresyon ve intihar eğilimi arasındaki ilişkinin kaybolduğunu ama tersinin geçerli olmadığını saptamışlardır. İntihar girişiminde ve tehdidinde bulunan hastalarla yapılan kontrollü çalışma da intiharın depresyondan ziyade umutsuzluk ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Yani umutsuzluğun intihar düşüncesi konusunda depresyondan daha fazla sorumlu olduğu söylenebilir.

Çalışma yaşamındaki çocukta umutsuzluğun ardında ise, ağır çalışma koşulları fiziksel istismar ve tüketilmiş çocuğun acısı vardır.Ekonomik güçlüklerle karşı karşıya olan bir ailenin bireyi olma bilinci, ailesine yardım etme görevinin ve sorumluluğunun anlamı, çalışmanın zorunluluk olması çocuğa güçsüzlük duygusu ve yalıtılmışlık duygusu yükler. Önemsenmeme ve terkedilmişlik duygusu yaşar. Her şeyden önce ona çalışmak isteyip istemediği sorulmamıştır. Çocuk ağır çalışma koşullarına maruz kaldıkça aldatılmışlık yaşar. Bu umutsuzluğa yolculuğu anlatıyor.  Kötü muamele, çalışma yaşamında karşılaşılan şiddet, düşük ücret, yoksulluk, yarınsız olmanın getirdiği aşağılanma karamsarlığın umutsuzluk duygusunun tetiğini çeker.  

Çocuğun ilk özelliği bağımlı doğması ve yıllarca bağımlı kalmasıdır. Çocuk temel gereksinimleri için ana-babasına bağlıdır. Sevilme gereksinimi de aynı ölçüde yaşamsaldır. Temel korkusu ana-baba sevgisini yitirmektir. Sevgi yoksunluğu, tüm biçimleri ile yaşamsaldır.  Çocuğun asıl sorunu önemsenip, önemsenmediğini sınamaktır. Bu kimlik duygusunun, duyguların ve duyumların oluşturduğu ben duygusu çerçevesinde oluşur. Çocuk, iyilik haliyle bağdaşmayan yoksunluğa ve engellenmeye haklı olarak içsel ve dışsal tepki geliştirir, beniyle ilgili bu anlatım acısına ve öfkesine yapılanmış bir tanımlama getirdiği için önemlidir. Umutsuzluk çocuğun beniyle ilişkisini zedeler, bir boşluk ve depresyon duygusuna iter (Boidin,1995).

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre;

  1. basamakta fizyolojik gereksinmeler ( beslenme, su içme, uyuma, dinlenme, hijyen, konfor gibi gereksinimlerin giderilmesi) 
  2. basamakta güvenlik gereksinimi (fiziksel, toplumsal, ekonomik risklere karşı korunmuş olmak, tehlikenin, korkunun, sıkıntının olmaması, korunma, düzen ve belirlilik gereksinimi)
  3. basamakta kimlik gereksinimi  (bir toplulukta -aile, mesleksel ve diğer gruplar-kabul görmesi, ilişki ve kendini anlatabilme gereksinimi)
  4. basamakta saygınlık gereksinimi  (becerilerinin, sınırlarının kendince ve başkalarınca biliniyor olması)
  5. basmakta kendini gerçekleştirme gereksinimi  (yaratıcılığını teknik, entelektüel ve artistik alanda kullanabilme) çocukta ters-yüz olmuştur. 

Çocuğun psikolojik ve toplumsal gelişmesinde bu gereksinimlerin karşılanması çok önemlidir. Tehlikeli makinelerle,  maddelerle dolu, verimli, dakik ve ölçülü olmaya zorlandığı, kendisine düşman bir çalışma ortamında, çocuk hayal kurmak, yaşına uygun fanteziler yaşamak hakkına kendinde bulamaz. Düşünce dünyası yoksullaşır, ufku daralır, her türlü heyecanı bastırılmıştır. Çocuk çalışan,  erkenden yaşlanır, okullu çocuklar karşısında kendini değersiz görür, aşağılar, kayıtsız içe dönük, kaderci bir kimlik geliştirir. Çalışan çocukların psikolojik sağlıkları üzerine Dünya Sağlık Örgütü’nün incelemelerinde aşağıdaki sorunların ortak olduğu gözlenmiştir. 

  1. İçe kapanıklık 
  2. Çekingenlik
  3. Yaşının altında gelişme
  4. Depresyon
  5. Aşağılık duygusu
  6. Karşı çıkma.

Anlamsız bir çalışma nedeniyle özsevi duygusunun beslenememesi, görevin amaçsal belirsizliğinin sürmesi, saldırganlığa dönüşmesi gereken enerjinin sıklıkla depresif sendromla noktalanması özneye yönelen karşıt tutumlarla birleştiğinde; özgüvenin yitirilmesi, hüzünlülük, depresif ruh hali, umutsuzluk ve yalnızlık duygusu, bedensel güç kaybı, kötümserlik, sindirim ve uyku bozuklukları gibi sonuçlar yaratır (Boidin, 1995). 

Türkiye’de sosyal medyaya çocuk işçilere işveren şiddeti görüntüleri yansıdığında “çocuk” vurgusu ile “vicdan” öne çıkmaktadır. Çalışan çocukları çoğunlukla mevcut yasalar da korumasız bırakmaktadır. Çocuklar değişken ücret ve beklentilere maruz kalabilmekte, bu da onların güçsüz hissetmelerine neden olmaktadır. İşverenlerin cezaları çocuklar için “tahmin edilemez”  olabilir. Bu nedenle, çocuklar davranışlarını cezadan kaçınmak için depresyonla daha fazla ilişkilendirilen iç kontrol odağı ve kişisel faillik hissini daha da azaltacak şekilde uyarlayamazlar.

Yaşamı sürdürmek, fiziksel ve duygusal bütünlük, çocuklar için çok önemlidir. Hijyenik koşulların yetersizliği, yorgunluğa ve dikkatsizliğe neden olan uzun çalışma saatleri, yetersiz aydınlatma, ağır yük kaldırma, aşırı gürültü, tehlikeli makineler ve kimyasal maddelerle çalışma çocuğa psikolojik riskler yükleyebilmektedir. Bunlardan biri zihinsel gelişimin zayıflamasıdır. Çalışmanın çocuğun öğrenim olanaklarından soyutlanmasına ve bu nedenle,  bir yetişkin olarak hayallerini gerçekleştirmek için gereksinme duyduğu temel becerilerini geliştirme şansının yok olmasına yol açtığı gözlemlenebilen bir olgudur. Çalışma yükü altında bulunan çocuğun yaşamı boyunca meydana gelen uzun erimli yıkım göz ardı edilemez. Bu çalışan çocuğun, gelecekteki beklentilerinin büyük ölçüde yok edebilir. İşyerinde çocuğa yapılan muamele sert olmasa bile bir işyeri, çocuğun psikolojik gelişimine elverişli koşulları taşımayabilir. Çünkü çocuk yetişkin insana göre çok daha korumasız durumda olmasından ötürü özellikle hassas bir konumdadır. Otorite ve fiziksel güç eksikliği, yasalarca yeterince korunamama ile birleşince, çocuk tüm işçilerin altında bir statüye sahip olur. Kaza ve haksızlığa uğrama halinde, tazminat alma şansları çok azdır. Bu koşullar, normal psikolojik gelişimi için gerekli olan sağlıklı bir özsaygı, özgüven ve kişisel yeterlilik duygularının gelişmesinde elverişli değildir. Bu çocuklarda geleceğe dair karamsar duyguların yerleşmesine, umutsuzluk duygusuna yol açar (Bequele ve Myers, 1998).

Ağır çalışma koşullarının insanın bedensel yapısında bir takım değişikliklere neden olduğu uzunca bir süredir bilinmektedir. Büyüme ve gelişmenin hızlı olduğu çocukluk ve ergenlik döneminde ağır çalışma şartları normal büyüme ve gelişmeyi sekteye uğratarak, bedenin farklı bir fiziksel yapı kazanmasına neden olabilmektedir. Çalışan ve çalışmayan çocukların boy ve ağırlık değerleri incelendiğinde, çalışan çocukların, incelenen tüm yaş dilimlerinde hem boy hem de ağırlık açısından geri kaldıkları gözlenmiştir. Ağırlık açısından ortaya çıkan gerilik 1.6 kg iken, boy açısından ortaya çıkan gerilik 2.9 cm’dir. Ayrıca iki grup arasındaki farkın yaş ilerledikçe arttığı tespit edilmiştir.  

Gelişme çağında çalışma yaşamına giren çocukların bedensel gelişimlerinin olumsuz çevre koşulları ve aşırı yüklenmeler nedeniyle sekteye uğradığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Çalışan çocuklarda boy ve ağırlığın yanı sıra vücudun alt birimlerinin ve bedeni oluşturan bileşenlerin de çalışma koşullarından etkilendiğini ortaya koymuştur (Özener ve Duyar, 2001).

Çarpık gelişen bedenler, çalışan çocuklarda benlik saygısı düzeyini de etkilemektedir. Cinsel kimlik gelişimi ve beden imgesinin gündeme gelmesi, genel görünümü ile gelişiminin normal olup olmadığıyla, başka bir anlatımla öz beğenisi için gerekli olarak düzenlemelerle artan ölçüde ilgilenmeye başlar. Çalışan çocuk, nesnelerle ilgili somut düşüncelerine,  varsayımlar ve olasılıklar da katılmaya başlamıştır. Çocuğun beden imgesinin bozulması geleceğe dair karamsar düşüncelerine kaynaklık edebilmektedir (Boidin,1995).

İnsanlık, çocuğa sunabileceğinin en iyisini borçludur. Çocuk özel olarak korunacaktır; çocuğa bedensel, akılsal, ruhsal ve toplumsal anlamda sağlıklı ve normal gelişimini özgür ve onurlu koşullarda gerçekleştirebilmesi için gerekli fırsat ve olanaklar yasalarla ve diğer araçlarla sağlanacaktır. Çocuk, her türlü ihmal zulüm ve sömürüden korunacaktır (BM Çocuk Hakları Bildirgesi). Çocukların çalıştırılması tüm dünyada yaygınlığını koruyan bir olgudur. Çok sayıda çocuk açısından çalışma ciddi sıkıntılar yaratmakta, ızdırap ve sömürü kaynağı olmakta ve insan haklarını temelinden sarsan bir uygulamaya dönüşmektedir.

Yapılan işin çocuğun gelişimi üzerindeki etkisi bu işin bir sorun yaratıp yaratmadığının belirlenmesi çok önemlidir. Fiziksel gelişim (genel sağlık, koordinasyon, güç, görme ve işitme dâhil), bilişsel gelişim (okuma yazma, somut işlemler yapabilme, normal yaşam için gerekli bilgilerin edinimi dâhil), duygusal gelişim (yeterli özsaygı, aileye bağlılık, sevgi ve hoşgörü duyguları dâhil), toplumsal ve ahlaki gelişim (grup kimliği bilinci, başkalarıyla birlikte iş yapabilme ve doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilme yetisi) açısından önem taşıyıp tehlikeye düşebilecek yönlerdir. Fiziksel zarar, bunlar arasında kuşkusuz en gözle görünür olanıdır. Ağır yük taşıma veya elverişsiz pozisyonlarda uzun süre oturma, kimyasal ve tehlikeli maddelerle çalışma çocuğun henüz gelişmekte olan bedenine kalıcı zararlar verebilir. Birkaç yıl süre ile ağır fizik güçle yapılan bedensel çalışma, yetişkinlik dönemi için gerekli güç ve dayanıklılığı küçük yaşta tükettiği için, bir çocuğun biyolojik gelişme potansiyelinin %30’u kadar bir bodurluğa yol açabilir (Unicef, 1997).

Çocuklar, psikolojik açıdan da çok duyarlıdırlar. Aldatıcı ya da baskıcı bir ortam, çocuklar üzerinde yıkıcı psikolojik etkilere yol açmaktadır. Depresyon, umutsuzluk, özsaygı önem taşır. Eğitim, bunca çocuğun içine tıkıldığı o tehlikeli çalışma zindanının kapısını açabilecek başlıca anahtarlardan biridir. Çocuğun bilişsel, duygusal ve toplumsal gelişimine yardımcı olan yönleriyle eğitim, çocukların başka işlerde çalıştırılmaları yüzünden ciddi biçimde sabotaja uğrayan bir alandır.

Sonuç yerine

Temel belirleyicinin ekonomik (sınıfsal) etmenler olduğu göz önünde bulundurulursa, ailenin çocuğun çalışmamasından doğan maddi kaybı sosyal devlet politikalarıyla giderilmelidir. Eğer çocukların normal ve sağlıklı biçimde gelişmeleri isteniyorsa, o zaman çocukların ağır ve zararlı işleri yapmaları önlenmelidir. Çocukların yaşamlarında eğitimin, boş zamanın, arkadaşlıkların, sağlığın ve dinlenmenin önemi kabul edilmelidir. Çocukların yaptığı işler ne kadar güçleşir ve tehlikeli boyutlar taşırsa, bu iş geleneksel olarak daha çok yoksulların ve güçsüzlerin, göçmenlerin, alt sınıfların ve etnik azınlıkların yapacakları işler olarak gerçekleşecektir. Unicef’in ağır ve tehlikeli işlerde çalışan çocukların durumlarının anlatmada en yaygın biçimde başvurduğu terimler ‘ürkeklik’, ‘tükenmişlik’, ‘umutsuzluk’tur. Çocuk işçiliği geleceksizlik ve umutsuzluk üretmektedir. Çocuk işçilerin çocuklukları kendilerinden çalınmıştır. Çalışan çocuklarla ilgilenmede, kazandıkları para ile ailenin geçimi açısından kritik önem taşıyanların okula devamlarının sağlanmasına dair üretilen çözümlerin işleyişi ve etkililiği takip edilmelidir.

KAYNAKÇA

  • Ahmed, S., Ray, R. (2014). Health consequences of child labour in Bangladesh. Demogr Res;30:111–50.
  • Al-Gamal, E., Hamdan-Mansour, A.M., Matrouk, R et al. (2013).  The psychosocial impact of child labour in Jordan: a national study. Int J Psychol;48(6):1156–64.
  • Ali, M., Shahab, S., Ushijima, H. et al. (2004).  Street children in Pakistan: a situational analysis of social conditions and nutritional status. Soc Sci Med. 59(8):1707–17.
  • Ambadekar, N.N., Wahab, S.N., Zodpey, S.P. et al.  (1999). Effect of child labour on growth of children. Public Health;113(6):303–6.
  • Aslan, D. (1997). Ankara İlinde Hizmet Sektöründeki Üç İşkolunda Çalışan 16 1997 Yaşından Küçük Çocukların Özellikleri ve Benlik Saygısı Düzeyleri.    Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
  • Bequele, A ve J. Boyden (1995). Çocuk İstihdamı İle Mücadele. Çev. Şanar Tayşi, Ankara: ILO ve Çalışma Ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Yayını.
  • Bequele, A. ve Myers, W. (1998). Çocuk İşçiliğinde Öncelikler Çocuklar İçin Zararlı Olan İşlerde Çocuk Çalıştırılmasının Önlenmesi. Çev. Rasim Baykaldı, Ankara: ILO ve Çalışma Ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Yayını.
  • Boidin, C. (1995). Çocuk Çalıştırılmasıyla İlgili Politika Hazırlanması ve İş  Denetimi, Çalışma Yaşamında Çocuk, Psiko-Sosyolojik Yaklaşım. Çev. Bülent Piyal, Ankara: ILO ve Çalışma Ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Yayını.
  • Brent, D. A. and Birmaher, B. (2002). Adolescent Depression. The New England Journal of Medicine. Vol 347, No. 9, 667-671.
  • Catani, C., Schauer, E., Elbert, T., Missmahl, I., Bette, J.P., Neuner, F. (2009). War trauma, child labor, and family violence: Life adversities and ptsd in a sample of school children in kabul. Journal of traumatic stres, 22(3):163–71.
  • Clark, L. (2000). SOS Duygulara Yardım. Ankara: Evrim Yayınevi.
  • Corriols, M., Aragón, A. (2010). Child labor and acute pesticide poisoning in Nicaragua: failure to comply with children’s rights. Int J Occup Environ Health 2010;16(2):175–82.
  • Derien, J.M. (1994). Çocuk Çalıştırılması İle İlgili Politika Hazırlanması ve İş Denetimi. Çev. H. Başcıl, B. Piyal, Ankara: ILO ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Yayını.
  • Dilbaz, N. ve Seber, G. (1999). Umutsuzluk Kavramı: Depresyon ve İntiharda Önemi. Kriz Dergisi 1(3): 134- 138, Ankara.
  • Fassa, A.G., Facchini, L.A., Dall’Agnol, M.M et al. (2005). Child labor and musculoskeletal disorders: the Pelotas (Brazil) epidemiological survey. Public Health Rep;120(6):665–73.
  • Fişek, G. (1985). Çalışan Çocukların Mediko-Sosyal Sorunları. Ankara: Fişek Vakfı Yayınları.
  • Güney, S. (1999). Çocukların Deprese- Mutsuzluk- Üzüntü Duygularıyla Başa Çıkma Yollarının Depresyon Düzeyleri İle İlişkisi. Kriz Dergisi 1(3): 150-157,  Ankara.
  • Hosseinpour, M, Mohammadzadeh, M., Atoofi, M. (2014). Work-related injuries with child labor in Iran. Eur J Pediatr Surg;24(01):117–20.
  • Justus, M., Kawamura, H.C., Kassouf, A.L.(2012). Socioeconomic conditions and risk of mental depression: an empirical analysis for Brazilian citizens. Economics Research International,1–20.
  • Kassouf , A.L. (2015). Evolu¸cão do trabalho infantil no brasil. Sinais Sociais, 9(27):9–45.
  • Khan, H., Hameed, A., Afridi, A.K. (2007). Study on child labour in automobile workshops of Peshawar, Pakistan.
  • Ledford, H. (2015).  First robust genetic links to depression emerge. Nature, 523(7560): 268-9.
  • Lohoff,  F.W. (2010). . Overview of the genetics of major depressive disorder. Current Psychiatry Reports, 12(6):539–46.
  • Öncü, E., Kurt, A.Ö., Esenay, F.I et al. (2013).  Abuse of working children and influencing factors, Turkey. Child Abuse Negl;37(5):283–91.
  • Özener, B. ve Duyar, İ. (2001).  Çarpık Gelişen Bedenler. Ankara: Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı: 54.
  • Öztürk, M. (1985). Psikoanaliz ve Psikoterapi. Ankara: Sevinç Matbaası.
  • Sokolova,  I. (2003). Depression in children: What causes it and how we can help. Retrieved, 23: 2006.
İlgili İçerikler

Son Eklenenler