Ana Sayfa Çeviri Çeviri | Tersinden 1979 - NLR

Çeviri | Tersinden 1979 – NLR

ABD’de ‘1979 Darbesi’ olarak bilinen sürecin küresel düzeyde etkili olan ekonomik sonuçları tersine mi dönüyor? Ya da Biden başkanlığında gündeme gelen ekonomi politikaları sermaye lehine tersinden bir yeniden inşanın işareti mi? Cédric Durand’ın yazdığı, New Left Review‘da yayınlanan yazıyı Umut-Sen Çeviri Kolektifi olarak sizler için çevirdik.

1979’da Jimmy Carter, Paul Volcker’ı FED (ABD Merkez Bankası) Başkanlığı’na atadığında, kendisinden beklenen oldukça netti: bedeli ne olursa olsun enflasyonla mücadele etmesi. Volcker da bu beklentiye uygun hareket etti. 1980 sonlarında, faiz oranları %20’lik rekor bir seviyeye ulaşmış, enflasyon ise %11,6’lık zirvenin ardından 1983’te %3,7’ye düşmüştü. Sermaye sınıfı için bu değişimler ekonomik ve politik refahı beraberinde getirdi. Faiz artışları, ciddi bir ekonomik daralmayı tetikleyerek sendikaları ezmeye, solun gücünü kırmaya ve küresel güneyi kontrol altına almaya yardımcı olacak bir yeniden yapılanma ve işten çıkarma dalgasını hızlandırdı. Bu ise “rantiye sınıfın intikamı” ve eşitsizliklerde gözle görülür bir artışla sonuçlandı.

Volcker’ın “1979 darbesi” (Gérard Duménil ve Dominique Lévy’nin Sermaye’nin Dirilişi kitabında adlandırdığı üzere, 2004) –Japonya ve Almanya’nın başarılı ataklarıyla birlikte rekabetin kızıştığı– ileri kapitalist dünya dahilinde sistem dinamizmindeki azalmanın işçi örgütlenmelerinin ve geniş toplumsal hareketlerin artışıyla karşılık bulduğu bir genel yönetim krizinin olduğu bir dönemde geldi. Bu arada eski sömürge ülkelerdeki radikal güçler, ekonomik bağımsızlığa dayanan ve çokuluslu şirketlerle ilgili düzenlemelere gidilmesini öngören Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen çağrısında bulundu. 1979 darbesi, süreci isyancı güçlerin aleyhine çevirmede tartışmasız en önemli faktörlerden biri oldu. Doların hâkimiyeti güçlendi. Küresel güneydeki ülkeler, artan borç yönetimi maliyetleri karşısında pes etti ve IMF-Dünya Bankası tarafından ABD Hazinesi ile koordineli olarak hazırlanan yapısal uyum programlarını benimsemeye zorlandı. Küresel kuzeyde ise ABD yanlısı hükümetler endüstriyel ilişkileri ve refah sistemlerini finansın artan gücüne tabi hale getirerek sermaye hareketlerini serbestleştirdi.

Fiyatları sabitleyin, emeği ezin, güneyi disipline edin. 1979 darbesinin temel mantığı böyle işliyordu. Kırk yıl boyunca, finansal getiriler sistematik olarak çalışma standartlarının, istihdamın, ekolojik koşulların ve kalkınma beklentilerinin önüne konuldu. Şu anda, 2021’de bu dönemin sona erdiğine dair işaretler var ama ne ölçüde ve hangi yollarla? Kırk yıl önce meydana gelen salınım hareketinin mantıksal bir açıklaması şimdiki anı aydınlatmaya yardımcı olabilir. Biden Planları sadece neoliberal normlarda bir şekil değişikliği mi yoksa 79 sonrası rejimden açık bir kopuş anlamına mı geliyor?

Bugüne kadar yapılan en abartılı “sol iyimser” yorum Wall Street Journal’dan geldi. ABD’nin önde gelen muhafazakâr gazetesi, “Joe Biden’ın, Franklin D. Roosevelt’ten bu yana gelen en iş dünyası karşıtı Başkan olabileceğini” söylüyor. Biden yönetimi, “iş dünyası ve ekonomi üzerindeki devlet kontrolünü büyük ölçüde genişletecek bir Bernie Sanders-Elizabeth Warren ajandası” uyguluyor. Wall Street Journal, Biden’ın harcama çılgınlığından bilhassa kaygı duymasa da kurumlar ve servet vergilerinde planlanan artıştan ve aynı zamanda 1930’lardan bu yana en geniş kapsamlı çalışma mevzuatı olan Pro Act (Örgütlenme Hakkının Korunması Yasası) ile sendika örgütlenmesini destekleme girişiminden dolayı tepkili.

Emeğin artan gücü, örgütlenmeyi genişletmeye, sosyal koşulları iyileştirmeye ve işçi sınıfı siyasetini canlandırmaya alan açsaydı, Pro Act Yasası gerçekten hem ekonomik hem de politik olarak son derece kayda değer olabilirdi. Ancak ücretler ve çalışma koşulları üzerinde aşağı yönlü baskı yaratan işsiz ve eksik istihdam edilenlerden oluşan büyük bir yedek işçi ordusu olduğu sürece yasanın etkisi zayıflayacaktır. ABD’de yüksek oranda istihdam krizi yaşanıyor. Biden Covid yardım paketinden 15 dolarlık asgari ücreti çıkarmasına rağmen işsizliği ve eksik istihdamı azaltmak hâlâ bir amaçmış gibi görünüyor.

Biden’ın 1,9 trilyon dolarlık teşviki ve Trump’ın ekonomi paketleri birleştiğinde, ABD ekonomisine toplam 5 trilyon dolar (GSYH’nin neredeyse %25’i) enjekte edildi ki bu barış dönemlerindeki en büyük mali genişlemeydi. Ekonomiyi Covid-19’un dip noktasından çıkarmak için fazlasıyla yeterli olan bu ekonomik gönüllülük, Obama yönetiminin ılımlı maliye politikalarından ve AB’nin dogmatik kemer sıkma politikasından açık bir şekilde ayrılıyor. Bunun ideolojik önemi hafife alınmamalı.

Öncelikle, Serge Halimi’nin Le Monde Diplomatique‘in Nisan sayısında belirttiği gibi Amerikan Kurtarma Planı’nın en umut verici özelliklerinden biri evrenselliğiydi. Nisan ayı sonunda 160 milyondan fazla Amerikalı 1.400 dolarlık hazine çeki aldı. Bu politika, zor ve onur kırıcı koşullar altında dağıtılan neoliberal sosyal yardımların cezalandırıcı ideolojisinden bir kopuştu. 2022 ara seçimleri göz önünde bulundurulsa durum daha kapsamlı önlemlerin önünü açıyor.

İkinci olarak, yönetimin kamu harcamalarının ölçeği, kaçınılmaz olarak enflasyon riski unsuru içeren yüksek basınçlı ekonomi yaratmak üzere bilinçli olarak tasarlanmış. İşte bu noktada 2021, 1979 Darbesi’nin tam tersi olarak nitelendirilebilir. Adam Tooze’nin vurguladığı gibi –yeni bir ekonomik çağın şafağını selamlarken– onlarca yıldır “teknokratik yargının eğilimi”, fiyat istikrarından yana ve emeğe karşı olmuştu. Bu eğilim değişiyor, çok net. 2019’dan bu yana, en azından, Hazine Bakanı Janet Yellen, Arthur Okun’un 1970’lerde Brookings’te yüksek basınçlı ekonominin sosyal avantajları üzerine geliştirdiği argümanlara atıfta bulunuyor.

Kısa süreliğine Lyndon B. Johnson’ın Ekonomik Danışmanlar Konseyi başkanlığını yapan Okun, 1973 yılında başta emek olmak üzere kaynakların kapasitenin altında kullanıldığı ticari durgunluk dönemlerini enflasyona karşı sigorta poliçesi olarak kabullenmenin yukarı doğru hareketliği feda etmek anlamına geldiğini savundu. Aynı zamanda Okun, aşırı gergin bir işgücü piyasasının “basamak atlama” sürecine neden olacağı ve bunun da “önceden kötü işlerde çalışan erkeklerin daha iyilerine geçmesi, neticede de kadın ve gençlerin daha az kazanç sağlayan mesleklere yönelmesine” ile gerçekleşeceğini ileri sürdü. “Daha fazla iş yaratan bu güçler aynı zamanda daha iyi işler ve işçi başına daha fazla verim de sağladığından” ücret farklılıkları da daralır.

Biden’ın stratejisi, yüksek basınçlı iktisat politikası yoluyla istihdamı artırmak, eşitsizliği azaltmak ve verimlilik artışlarını desteklemek gibi duruyor. Özel kalem müdürünün ifade ettiği gibi, “damla ekonomisi hiçbir zaman işe yaramadı”; amaç “ekonomiyi aşağıdan yukarıya ve ortadan dışa doğru büyütmek” olmalıydı. Bu sözlerin tadını çıkarmak için bir dakikamızı ayıralım – Biden gibi Demokratların on yıllardır uyguladığı türdeki politikalardan basit bir U dönüşü bu. Sol içinse bu değişim, Sanders kampanyalarıyla yıllardır süren ideolojik ve politik seferberlikle ve Alexandria Ocasio-Cortez’in aktivist çabalarıyla yükselen buzdağının görünen kısmını temsil ediyor.

Aynı zamanda ekonominin merkezi sinir sistemi olduğu iddia edilen finansal piyasaların son on yılı yaşam destek sistemlerine harcadığı ve temel kazançlarla temasını kaybettiği bir duruma da yanıt veriyor. Başka bir ifadeyle şöyle soralım, 1979 darbesi finansın yükselişinin emeğin düşüşünü gerektirdiğini gösterdiyse, 2021’in emekten yana olan dönüşü finansı tahttan indirmeyi başarabilir mi?

Daha önce yatırım devi BlackRock’ta çalışan, şimdi ise Biden’ın Ulusal Ekonomi Konsey başkanı Brian Deese, Wall Street-Washington teknokratlarının olağan modelinden bir kopuşu temsil etmiyor ancak geçen ay New York Times’la yaptığı bir röportajda, yönetimin devletçiliğe dönüş sebeplerinin; iklim değişikliği, eşitsizlik ve Çin devleti olduğunu açıkladı. Bunların hiçbiri piyasa tarafından layıkıyla dikkate alınmadı ve devlet devreye girmek zorunda kaldı. Bu üç unsura göz atmakta fayda var.

Kuraklık, yangınlar ve kasırgalar iklim değişikliğini ABD için somut bir gerçeklik haline getirdi ve başarısız politikalarda bu sorunu hafifletmeye çalışmak artık bir seçenek değil. Deese’e göre, tüm iktisat politikaları iklim politikası olmalı ve sürdürülebilir olması için de istihdam politikaları şart. Başkanlık, çevrecilik ve istihdam arasında çıkabilecek herhangi bir çatışmayı etkisiz hale getirmek için ekoloji politikalarını, “İş Planı” başlığı altında usulüne uygun olarak harekete geçirmiş gibi duruyor.

Amerikan İş Planı teşvikleriyle -çocuk bakımı ve eğitimi için plana eşlik eden Amerikalı Aileler Planı’yla- ilgili temel sorun, ölçeklerinin cüzi olması. İki planın toplam miktarı, 4,05 trilyon dolar gibi yüksek meblağa ulaşsa da on yıla yayarsak yılda GSYH’nin sadece %1,7’sine denk geliyor – “yeni bir ekonomi revizyonu ve Sanders’ın Yeşil Yeni Mutabakatı için önerilen yıllık 16,3 trilyon doların (GSYH’nin %7,6’sı) yanında oldukça düşük bir miktar.

Amerikan İnşaat Mühendisleri Birliği’ne göre 2020-29 yılları arasında sadece mevcut altyapıyı iyi durumda tutabilmek için bile tahmini 2,59 trilyon dolarlık ek yatırıma ihtiyaç var. Biden’ın planı, mevcut demiryolu sektörünü korumaya yardımcı olmaksa da demiryolu ulaşımı arabaların veya uçakların yerini alacak kadar yaygınlaşmayacak. Biden’ın sözümona “yeşil dönüşümü” yaşam ve tüketim kalıplarını değiştirmeyi değil, mevcut süreçleri ‘temizlemeyi’ amaçlıyor. Teknolojik ilerleme hakkındaki boş iyimserlikler olsa olsa kapitalist toplum ilişkilerini muhafaza etmek zorunda olduğumuz inancına katkı sağlar.

İlginç bir şekilde, plan mevcut haliyle özel fonlara dayanmıyor. Finans yatırımcıları, özellikle kamu-özel ortaklığındaki altyapı projeleri başta olmak üzere uzun vadeli yatırımlar için adeta yalvarıyor. Deese’in BlackRock’taki eski CEO’su Larry Fink, yatırım yapılabilecek güvenli projelerin eksikliği nedeniyle “hazırda bekleyen devasa özel sermaye havuzlarının varlığı” nedeni ile endişeli olduklarını açıkladı. Biden ekibi şimdilik tehlike çanlarını duymamaya çalışıyor ve Küresel Güney’de mevcut özelleştirme planlarını teşvik ediyor. Bunun en belirgin nedenlerinden biri, -Financial Times’ın gözlemlediği gibi- federal hükümet borcunun her zaman özel sektörün altyapı operatörleri için gerekli olan ticari getirilerinin, eninde sonunda temel hizmet kullanıcılarına düşen maliyetten daha ucuza gelmesidir. Ancak neoliberal düşüncenin inatla üzerini örtmeye çalıştığı tam da bu türden bir gerçeklik.

Biden yönetimi ise, kurumlar vergisinde %21’den %28’e doğru -Trump’tan önceki %35’lik orandan biraz daha az- mütevazı bir artış planlıyor ve minimum %15’lik bir küresel oran talep ediyor. En yüksek gelir vergisi oranı %37’den %39,6’ya yükselecek ve yılda 1 milyon dolardan fazla kazanan Amerikalılar için sermaye kazançlarına ve temettülere olağan gelir vergisi oranları uygulanabilecek. Bazı eyaletlerde yasa Kongre’den geçerse, birleşik eyalet ve federal sermaye kazancı vergisi %50’nin üzerine çıkabilir. Bunun telaffuz edilmesi ideolojik olarak, sermaye sahiplerine verilen teşviklerin yenilik ve istihdamın ana itici güç olduğu şeklindeki neo-Schumpeteryan iddianın çürütülmesidir. Sermaye fazlasının son derece değersizleştiği, özel sermayenin tıkandığı, kamu ve sosyal altyapı için yaygın olarak kabul edilen bir gereksinimin olduğu bir dönemde bu daha da zorlayıcı.

Üçüncü unsur Çin’in yükselişi. Amerikan ulusal-emperyal düşüncesinin gücünü veya enternasyonalist sol için ortaya çıkardığı zorlukları abartmak zor ama yine de finans piyasalarını bir makro-ekonomik koordinasyon aygıtı olarak daha fazla kenara itmek gibi istenmeyen bir sonuç olabilir. Deese açıkça ifade ediyor, ‘Çin gibi pazar temelli koşullara göre çalışmayan rakiplerle uğraşırken ekonomimizde açık olarak nitelendirilen yetersiz yanlarını güçlendirmek için pazar temelli bir çözüm yok’. Bu, hiç de küçük bir taviz değil.

Isabella Weber’in 1980’leri anlattığı, Çin Şok Terapisinden Nasıl Kaçtı (How China Escaped Shock Therapy, 2021) adlı kitabında belirttiği gibi, Çin Komünist Partisi’nin kapitalizme giden yolu aşamalı olarak dengeleme girişimi, piyasa reformlarının stratejisi hakkındaki bir müzakereye dayanıyordu. Çeşitli vesilelerle, tamamen serbestleşme seçeneği düşünülse de daha sonra bir kenara atıldı. Onun yerine, Çin, devletin kontrolü altında, Lenin’in “ekonominin hakim tepeleri” diye adlandırdığı biçimi korurken kapitalist küreselleşmeye de dahil oldu. Washington, Çin’in ABD’yi yakalamakla kalmayıp bazı alanlarda ABD’yi geride bıraktığını anlayınca, Amerikalı yetkililer, Deese’in “yerli endüstriyel güç oluşturmaya yönelik hedeflenmiş çabalar” olarak tanımladığı şeyi -bir zamanlar dalga geçtikleri “sanayi politikasını” önlem olarak düşünmeye başladı.

Biden Yönetimi, Çin’e karşı, tıpkı eşitsizlik ve iklim politikalarında olduğu gibi, iddialı bir şekilde devlet müdahalesinin yeniden meşrulaştırılmasına bel bağlıyor. Wall Street Journal’ın yakındığı üzere, Beyaz Saray “kamu sektörünün doğası gereği özel sektöre göre daha az verimli olduğu ve bürokratların genellikle piyasalara boyun eğmesi gerektiği” şeklindeki iki taraflı varsayımdan uzaklaşıyor gibi görünüyor. Finans sınıfının temel çıkarı ile ilintili olarak sermaye kazancı üzerindeki vergi artışlarıyla birlikte bu yalnızca finansın hâkimiyeti için servetin tersine çevrilmesini ileri sürebilir. Şayet müdahalenin boyutu sınırlıysa, mantığı herhangi bir neoliberal politikadan farklıdır.

2008’den bu yana finans sektörü, kendi dinamizmini kaybetmiş olan getirilerini desteklemek için devlet desteğine bağımlı hale geldi. On yıldan fazla bir süredir, finansal varlıkları, şirket yanlısı maliye politikaları ve para politikaları tarafından ısrarla şişiriliyor. Artan bu yağma rejimi altında, finans piyasa temelli süreçlerden koptu. Bu kopuş mali kaldıraç ve spekülasyon kaynaklı oluşan yükümlülüklerin yapısını desteklemek üzere örtük sübvansiyonlarla ve merkez bankasının müdahaleleriyle sürdürülüyor. Finansal istikrar, piyasa dinamiklerinin değil, siyasi karar almanın meselesi haline geldi.

Bu durum devam ettikçe, makul bir geri dönüş de mevcut. Devletler önceleri 1990’lardan sonraki krizlerin tipik bir özelliği olan piyasa likiditesinin tükenmesinden korkarken yapı şimdi tersine döndü. Finans çevreleri, likiditeyi, sorunsuz piyasa dengesini ve mal varlıklarının güvencesini teminat altına almak için kalıcı bir kamusal can simidi peşinde.

Yeni normal olarak fiktif sermayenin toplumsallaşması, devletle piyasalar arasındaki ve kapitalist sınıfın kendi içindeki güç dengesini finansal rantiyeler pahasına değiştirmeye başlıyor. “Bidenomik” bu yeniden yapılandırmanın öncül bir belirtisi. Emeğin göreli konumunu güçlendirmeye, rantiye sınıfının vergi ayrıcalıklarını kaldırmaya ve piyasa eşgüdümünün her zaman devlet müdahalesine tercih edildiğine dair neoliberal bilgeliği reddetmeye yönelik hamleler: Bu sinyaller sadece bir retorik değişikliğinden daha fazlasını ifade ediyor. Bunlar kapitalist düzendeki yapısal bir kırılmaya işaret ediyor. Bunun şok dalgaları gelecek yıllarda küresel ekonomi politikalarında yankısını bulacak.

Bu değişim, yüzyılın sosyal ve ekolojik krizlerinin üstesinden gelmek için yeterli mi? Yakınından bile geçmiyor. Temel sınıf ilişkilerini değiştirir mi? Tam tersine toplumsal düzeni yeniden meşrulaştırmaya çalışır. Belirsiz mi? Hayır, özel finans, yeni yerel altyapı projelerinin dışında tutulurken ABD küresel güneyde özelleştirmeyi, liberalleştirmeyi hala sürdürüyor ve Çin’e karşı yeni Soğuk Savaşı’nı kızıştırıyor. Yeni bir ekonomik genişleme aşamasına geçilecek mi? Küresel aşırı birikimin büyük ölçeği ve sanayileşme ateşinin sönmesi nedeniyle bundan şüpheliyim. Öyle olsa bile 2021, küresel kapitalizmin neoliberalizmin ötesinde yeniden örgütlendiği, siyasi mücadelenin alanını geri dönülmez biçimde değiştirecek tektonik bir değişim yılı olarak hatırlanacak.

Bu noktaya gelmiş olmamız sürpriz olmamalı. Neoliberal araçların, sermaye birikiminin gündelik yönetimi için giderek daha az etkili olduğunu gösteren pek çok işaret var. Euro bölgesi krizi, küresel “halkçı” protesto dalgaları, dijital tekellerin yeni dinamizmi artan sistemik istikrarsızlığın göstergeleriydi. Pandeminin ortaya çıkması da değişime dair baskıyı hızlandırdı. Bu aşamada güvenle söylenebilecek birkaç şeyden biri, halk zaferlerinin lezzetini bir kez daha tatma olasılığının beş ay öncesine göre biraz daha fazla olması. Bu, bazı insanlar için çok şey ifade etmeyebilir ancak benim gibi 1970’lerde veya sonrasında doğanlar için ilk olma özelliği taşıyor.

*Orjinal metin için: https://newleftreview.org/sidecar/posts/1979-in-reverse

Çeviren: Moon @mereravings

 

İlgili İçerikler

Son Eklenenler