Ana Sayfa Çeviri ÇEVİRİ | Grev Dalgası – New Left Review

ÇEVİRİ | Grev Dalgası – New Left Review

Sermayenin işçilerin kanına duyduğu iştahın 1980’lerden bu yana iyice kabardığını, sendikaların da işverenlere imtiyazlar tanıyan toplu sözleşmelere düşkünlüğünü biliyoruz. Kan kaybı, dünyanın her yerinde hâlâ devam ediyor. Yine de ABD’de Ekim ayında zirveyi gören ve bu nedenle “Striketober” adıyla anılan grev dalgasının işçi sınıfında beklenmedik bir canlanmaya işaret ettiği kesin. Asıl mesele ise bu hattı genişletecek stratejiyi geliştirmek gibi görünüyor. Gabriel Winant’ın Amerikan işçi sınıfının yakın tarihini ve neoliberal dönemin etkilerini değerlendirdiği makalesini Umut-Sen Çeviri Kolektifi çevirdi.

35 yıl önce, Ekim 1986’da, tarım ekipmanı üretim devi John Deere greve çıkan Birleşik Otomotiv İşçileri (United Auto Workers-UAW) üyesi çalışanlarını işyerine almadı. Hormel Foods mezbaha işçileri ile (eskiden ve bugün yeniden US Steel olan) USX çelik işçilerinin lokavtından kısa bir süre sonra gerçekleşen bu olay, 1980’lerin başındaki cezalandırıcı işten çıkarma ve fabrika kapatma dalgalarının, sermayenin işçi sınıfı kanına duyduğu iştahın iyice kabardığını göstermişti. Ülke çapında bir önceki çelik grevinin olduğu 1959’da yarım milyondan fazla işçi greve çıkmıştı. 1986’da USX’in savunma eylemi sırasında bunu yapacak sadece 20 bin işçi kalmıştı.

Üretimin şiddetli kârlılık baskıları altına girmesiyle 1980’lerde ve 1990’larda toplu pazarlıklar önceki yarım yüzyılın neredeyse hiçbir döneminde düşünülemeyecek tavizlerin, sendikaların verdiği sözleşme tavizlerinin cümbüşüne dönüştü. UAW, ABD emek hareketinin çoğunluğunun yaptığı gibi, mücadele etti ancak sonunda affını istedi. Bir sendika yetkilisi “Ne yapıyorsunuz?” diye sormuştu, “yönetimin eylemlerini kontrol edemezsiniz.” Şubat 1987’de, John Deere’deki UAW üyeleri hiçbir ücret artışının olmadığı USX’teki çelik işçileri de doğrudan ücret kesintilerinin yapılmadığı anlaşmayı iş güvencesi taahhütleri karşılığında kabul ederek işlerine dönmeye mecbur kaldılar.

Kan kaybı devam etti. UAW, 1997’de John Deere ile saatlik ücretlerin artırılmadığı bir sözleşme imzaladı, işe yeni alınanlar için düşük taban ücretleri vaat eden iki kademeli bir sistem kurdu. Sendikalar neoliberal çağda ağır aksak ilerlerken, bu türden toplu sözleşme sistemleri hızla çoğaldı: Cumhuriyetçiler’in avladığı, Demokratlar’ın yardım eli uzatmadığı hırpalanmış bir işçi sınıfı için hayatta kalmanın bedeli kuşkusuz buydu.

UAW, Kasım ayında üyelerin sendika başkanlığı tarafından müzakere edilen bir anlaşmayı reddetmesi üzerine başlatılan, grevde geçen iki haftanın ardından yeni bir geçici anlaşmanın reddedilmesiyle tekrarlanan beş haftalık grevden sonra John Deere ile anlaşmaya vardı. 10 bin John Deere işçisi, şirketin çoğunluk tarafından reddedilen ikinci anlaşmaya fazlasıyla benzeyen teklifini nihayet kabul etti: İlk yılda %10, üçüncü ve beşinci yılda %5 ücret artışı, hemen ödenecek 8.500 dolar primle birlikte ikinci, dördüncü ve altıncı yıllarda %3’lük toplu ödemeler. Anlaşma, açıkça imtiyazlı yılların sonunu işaret eden bir zafer olsa da, ne işgücünü bölen rezil kademeli sistemi ortadan kaldırıyor ne de ücretleri 1997 öncesi seviyelere ulaştırabiliyor.

John Deere grevi bir ya da iki düzine yeni, süregiden ya da muhtemel işçi eylemiyle birlikte “Striketober” diye adlandırılan hareketi oluşturuyor: İşçi sınıfı militanlığında, klasik biçimiyle, beklenmedik bir canlanma. 2018-2019’daki “Red for Ed” olarak bilinen öğretmen grevlerinin aksine bugünkü aşama tüm sektörleri kapsıyor: Hemşireler kısa süre önce Buffalo’da grev düzenlediler, madenciler Alabama’da grevdeler, hastane çalışanları batı kıyısında Kaiser Permanente sağlık zincirinde, müzisyenler San Antonio’da, lisansüstü öğrenciler Columbia’da. Hollywood’un on binlerce teknik işçisi, %90 katılımla gerçekleşen bir oylamada %99 oyla grev kararı aldı. Çok daha fazlası harekete geçmeyi bekliyor ya da çoktan kararlaştırdı.

Bu türden militanlık daha yaygın bir olgunun, “Büyük İstifa” (The Great Resignation) denen olgunun keskin ve örgütlü ucunu temsil ediyor: İşten ayrılma oranı, pandemi sırasında işyeri gaddarlıklarına karşı birikmiş öfkenin konjonktürel bileşimine ilaveten işçi sınıfının artan özgüveni ve sosyal güvenlik ağının acil durum genişlemeleriyle istihdamdaki iyileşmeye bağlı olarak işgücü piyasası kaldıracı sayesinde tarihi zirvelere ulaştı.

İşsizlik %4’e düşse de işgücüne katılım oranı pandemi öncesine göre iki puan aşağıda, pek yükseliyor gibi görünmüyor. Başka bir deyişle, ücretlerdeki artış ve işsizlikteki düşüş son iki yılda işgücü piyasasından çıkmaya karar vermişlerden veya çıkmaya zorlanmışlardan daha fazlasını piyasaya geri çekmiyor. Bu gerçek, işçi sınıfının düşük örgütlenme düzeyi nedeniyle mevcut itiraz dönemine atomize edilmiş biçimini verdi. Bir zamanlar grevle yapılan şey, bugün daha çok doldurulamamış pozisyonlar biçiminde gün yüzüne çıkıyor. Fakat işverenler işgücüne katılmayanları tekrar çekmek için ücretleri yeterince yükseltmektense 12 saatlik vardiyaları dayatmanın tercih edilebileceğini hesapladığından, bu aynı zamanda örgütlü işyeri faaliyetinin sektörlerarası karakterini özellikle de birçok grevde fazla mesainin merkezîliğini açıklıyor.

Emek hareketinin büyük bölümünün güçsüzlüğü, ideolojik sol için paradoksal biçimde etraflarında militanların ortaya çıkabileceği tutunma noktalarını oluşturabilecek alanı yarattı: Farklı sektörlerden yükselen militanlık için biraz takdiri hak eden, hemen göze çarpmayan bir değişim. Bir zamanların marjinal aktivist oluşumları, eğitim, bakım ve kültür endüstrilerindeki sendika örgütlerinde zemin kazanabildiklerini kanıtladılar. Yolsuzluk ve beceriksizlikle zehirlenmiş, eski benliğinin bir gölgesine dönüşmüş bir sendika olan Birleşik Otomotiv İşçileri’nde bir demokrasi hareketini ortaya çıkardı. En dikkat çekicisi, yakın zamanda alt kademedeki sıradan işçilerin aday listesinin ezici bir seçim zaferiyle Teamsters’ın kontrolünü Hoffa hanedanlığını devirerek ele geçirmesi oldu.

Bu, ekseriyetle geleneksel muhafazakâr liderlikten kaynaklansa da aynı zamanda üstyapısal bir olgu. Örneğin; gazetecilerin kararlılığının artması emek haberciliğinde düzelmeyi sağladı, emek mücadelesi anlatılarının ve imgelerinin niteliğini ve niceliğini de artırdı. İşçi hareketi söylemsel açıdan on yıllardır dışlandığı liberal topluluğun geniş kesimlerinin dikkatini bir kez daha üzerine çekti. Bu gelişmenin önemini kesin olarak tahmin etmek güç olsa da etkilerinin şimdilerde yaygınlaştığı görünüyor. Kamuoyu yoklamalarında sendikalar çok daha olumlu tepkiler alıyorlar. Ülke genelindeki örgütlenme uzmanları hoşnutsuz işçilerin doğrudan temaslarında önemli bir artış olduğunu aktarıyorlar.

Son John Deere grevinin yapıldığı ayda doğdum, son grevde de 35 yaşına girdim. Asgari ücretli işlere talep yok, montaj fabrikası işçileri oylamayla sözleşmeleri reddetti. Bunlar hayatımdaki yeni mucizeler. Bu olaya konjonktürel bir anlam kazandırmak mümkün olsa da asıl zorluk bu türden yoğun katılımla gerideki dar hattın daha fazla genişleyebileceği stratejik bir yol bulmak. Mevcut grev dalgası, olduğu haliyle on binlerin meselesi, ABD emek tarihindeki milyonların değil. ABD’deki işçilere yıllarca kolektif eylemin sadece ceza getirdiği ağır bir dersle öğretildi. Önceki kuşağın üzerindeki etkisi de işçi sınıfını örgütlenme ve göreli güvenlik açısından ikiye bölmesiyle çift taraflı oldu: Sendika üyeliği oranının %10’a düşmesinin ardından sendika üyeleri işlerini onlardan daha az bir ücrete memnuniyetle yapacak ve etkisiz bir liderlikle taviz pazarlığına teslim olacak milyonlarca kişiyi gördü. Örgütlenmemiş %90’lık kesim de sendikaların yetersizliğini fark etti, örgütlenme uzmanları kapılarını çaldığında üyeliğe ikna olabilecekleri gerekçeleri yoktu.

Son 35 yıl boyunca, emeğin teknisyenleri çarkları tekrar döndürmek için her yolu denediler. John Sweeney federasyonun örgütsel kapasitesini yeniden artırma ve meydan okumanın tadına yeniden varmak üzere AFL-CIO’nun ilk çekişmeli 1996 başkanlık seçimini kazandığında olduğu gibi yeni bir yönetim tarzı sergiledi. İşverenlere doğrudan ekonomik güç uygulamanın dışında baskı yaratmak amacıyla “kuşatıcı hareket” dedikleri bir yöntem geliştirdi. En bilineni 1990’ların sonlarındaki “Hizmetliler İçin Adalet” (Justice for Janitors) adlı sosyal hareketti. Kısa ömürlü İşçi Partisi (Labor Party), New York Çalışan Aileler Partisi (New York’s Working Families Party) ve Los Angeles Yeni Ekonomi İttifakı (Los Angeles Alliance for a New Economy) gibi gruplar kurarak ılımlı politik serüvenlere atıldılar. Sendikaların birleşmesi, yeni çatı örgütlerinin kurulması (en önemlisi 2005’te AFL-CIO’dan ayrılanların oluşturduğu “Kazanmak için Değişim” (Change to Win) federasyonuydu) gibi birleşmeler ve ayrılmalarla uğraştılar. Yükseköğretimden, hastanelere, otellere, Güney’deki oto montaj tesislerine kadar geniş çaplı örgütsel bir hareket başlattılar. Bu girişimlerin bazıları büyük başarı olarak görülmesine karşın bir kısmı fiyaskoya dönüştü. Fakat işçi sınıfının bütününde, hatta önemli bir bölümünde herhangi bir hareket yaratmayı başaramadı (Tartışmasız biçimde bunun tek istisnası öğretmenlerin grevleriydi. Grev yönetim taktiğinden ziyade neredeyse bütünüyle sıradan insanların azminin organik bir ifadesi olarak meydana gelmişti).

ABD işçi sınıfındaki mevcut bölünmüşlüğün temel özelliği nedir? Savaş sonrası ekonomide neoklasik sentezin öncüsü Paul Samuelson, bir keresinde 1970’ler Amerikasının stagflasyon sorununa yönelik Şili tarzı makroekonomik çözümün ancak silah zoruyla olabileceği yorumunda bulunmuştu. Ortodoks Keynesçi Samuelson (iki kelimenin bileşiminden üretilen stagflasyonu icat eden kişi ve Larry Summers’ın amcası) Chicago Çocukları’nın (Chicago Boys) enflasyonu gerçekten dizginleyebilen çözümleri olduğunu kabul etmesine karşın bu türden sömürünün “faşist devleti” gerektireceğini reddetti. Neoliberalizmin son 40 yılına bakınca bazı yönlerden şunu söyleyebiliriz: Samuelson’ın mübalağası bir parça kehanet taşır. Kuşkusuz, neoliberalizmi ülkenin zorla çalıştırma geleneği sayesinde Samuelson’ın tasavvur ettiği herhangi bir yenilikten daha kesintisiz gösteren böylesine bir baskı hareketi için ABD tarihinde bol miktarda emsal bulunuyordu. Bununla birlikte, 1979’dan sonra olanlar sınırlı ekonomik terimlerle anlaşılamaz: Emek hareketinin paramparça edilmesi hedeflenen en büyük darbeydi. Endüstriyel ilişkilerin yanında politik araçlarla, cezalar hiçbir ayrım gözetmeksizin bir bütün olarak işçi sınıfının üzerine yağmur olup yağdı.

Endüstriyel alanda kitlesel işten çıkarmaların ilk dalgası (endüstri sendikalarının sözleşmelerde taviz vermeyi ilk kez kabul ettikleri) emek piyasasında giderek büyüdü. Milyonlarca kişi ya önceden kabul ettikleri ücretlerden daha düşük ücretlere razı oldu ya da emek piyasasını tamamen bıraktı. Hayatta kalabilmek için ailelerine, yasadışı ve kayıtdışı ekonomiye veya devlete itildiler. Sosyal devlete yönelik saldırının toplumsal yeniden üretimin maliyetini ve baskısını kadınların üzerine yüklemeye devam etmesine rağmen ailenin gelirlerindeki yok oluşu telafi etmek için hızla genişleyen düşük ücretli hizmet ekonomisi işlerinde sıraya girdiklerinden hane halkı işgücü arzında radikal bir artış oldu. Büyük ölçüde düşük ücret ve güvencesiz çalışma koşulları bölgesi olarak kurumsal çitlerle çevrili olan emek piyasasına katıldılar. Rachel Dwyer’ın belirttiği gibi özellikle 1983-2007 arasında kadınlar düşük ücretli istihdam artışının %77’sini oluşturan “bakım ekonomisi” alanına girdiler.

Cezalandırıcı sosyal politikalar proletaryanın manevra alanını daha da aşındırdı. On yılı aşkın bir süredir yoksullar için devlet düzeyinde gelir desteğinin erozyona uğramasından sonra, Bill Clinton’ın refah reformu milyonları emek pazarının en dibine sürükledi. Melinda Cooper’ın gözlemlediği gibi, önceki ücretle ilgili çalışmadan bağımsız olarak babalara çocuklar için otomatik velayet hakkı verdi, bu da gerçekte yoksul annelerin sosyal yardım listelerinden dışlanmasına sebep oldu. Bu yeterli değilse şayet Samuelson’ın tam olarak Şili çözümü için hayal ettiği gibi olmasa da yeterince yakın bir biçimde, zor aygıtları bu dönemde aşırı metastaza uğradı.

Halihazırda, küresel rekabet koşulları ve zayıflayan iş kanunu, patronların fabrikaları kapatma veya taşeronlukla çalıştırma tehditlerine güç verdi. Örgütlü işçiler için de patronlar işlerini dışarıdan temin etme veya grevler esnasında işçileri kalıcı olarak değiştirme gücüyle, asimetrik biçimde giderek artan çatışmada kuşanmış haldeler. İşgücü piyasası ve sosyal politika ortamı giderek düşmanlaştıkça, bu gücün etkili olduğu zincir de büyüdü: Grevcileri veya taşeron pozisyonlarını kalıcı olarak değiştirme gücü, işçileri yaşanmaz asgari ücrete, istismarcı ilişkilere geri döndürme ve çocuklarını hücrelere atma gücü haline geldi. Fabrika kapılarından geri dönmemek üzere çıkmak gardiyanların kucağına düşmek anlamına geliyorsa ve sendika üyelerini suçlu işsizler tehdidiyle korkutabilirseniz, sendika liderlerinin kendilerini hapse atmak gereksiz hâle gelir. Açıkçası, Amerikan sınıf sisteminin bu cezalandırıcı boyutundan kaynaklanan mücadele biçimleri ırksallaştırılmıştır, işyerlerinden çok sokaklarda ve hapishanelerde işlemektedir.

Genişleyen hizmet ekonomisinin sermaye kaçışına karşı ekonomik olarak korunan bölümleri, eşit derecede güçlü olan diğer engeller tarafından kuşatılmıştır. Buna sebep olan şey, hem doğrudan insan etkileşiminin zorunluluğu nedeniyle yeri değiştirilemeyen emek süreçlerini gerçekleştirmeleri hem de yemek servisi, ağırlama, sağlık, çocuk bakımı ve eğitim gibi sektörlerdeki işçiler (ki bu işçiler küçülen imalat sektöründe aynı güçler tarafından pek hırpalanmazlar) devlet desteğini çeken sosyal öneme sahip işlevleri yerine getirmeleridir. Ancak hizmet endüstrileri ücretleri sistematik olarak aşağı çeken, işçilerin kaldıraç gücünü kısıtlayan ve karşılık olarak işverenleri emek maliyetlerini aşağıda tutmak için istihdam ilişkisini çözmeye teşvik eden durgun üretkenlikle tanımlanır.

Böylesi kısıtlamalar işçileri, kendi endüstriyel çalışmalarının bir aracı olarak sosyal ücret konusunda siyasi bir mücadeleye zorlar. Örneğin, öğretmenlerin sınıf boyutları, hemşirelerin personel seviyeleri veya Uber sürücülerinin yasal istihdam tanımı için mücadele etmesi gibi. Bir dereceye kadar, söz konusu üretkenlik kısıtlaması bu yolla politik bir potansiyel de yarattı. Bu koşullardaki işçiler, yalnızca endüstriyel çatışmada değil, siyasi alanda da ekonomik kazanımlar elde ettiklerini ve bu yüzden daha geniş politik sorunları ele almak için yeterli koalisyon inşa etmeyi de keşfettiler. Örneğin işçi hareketi “Ortak İyilik İçin Pazarlık” adı altında bir strateji keşfetti.

Emek piyasasının pandeminin verdiği zarardan toparlanma süreci (2008’deki çöküşten gecikmiş ve çarpık toparlanmasının bir tekrarı) sosyal güvenlik ağlarının geçici ve kısmi genişlemelerinin de yardımıyla, işçi sınıfı militanlığının örgütlü bölgelerin dar sınırları içerisinde yenilenmesini teşvik etti. Fakat bu teşvikin, kırk yıllık yenilgilerle feci hâlde bölünmüş bir işçi sınıfına denk geldiği için, toplumsal düzeyde daha geniş bir sınıf birliğine veya siyasi alanda sınıf kutuplaşmasının pekişeceğine doğrudan tercüme edilmesi pek mümkün değil. Adam Przeworski’nin uzun süre önce gözlemlediği gibi, sınıf formasyonu kesintili bir süreçtir. Bu sürecin duraklamaları ve başlangıçları, Przeworski’nin sınıf mücadelelerinden önce gelen “sınıf mücadeleleri” şeklinde tanımladığı süreçte, farklı proleter unsurların yeniden kendilerini meydana getirmeleri gereken yeni konjonktürler oluşturdukları tarihsel birikimleri ortaya koyar. “Her başarılı tarihsel konjonktürde üretim ilişkilerinin bazı taşıyıcıları, bahsi geçen şekilde örgütlenir, bazıları hiç örgütlenmez, bazıları da geniş anlamda tasarlanmış üretim sisteminde bile işgal ettiği yerlere bire bir karşılık gelmeyen biçimlerde sınıf örgütlenmesi mücadelelerinde ortaya çıkar.” ABD işçi sınıfının örgütlü tarafında işyeri militanlığının mütevazı fakat dikkate değer yeniden keşfi, tam da söz konusu süreksizliğin ortasında gerçekleşti. 

Söz konusu üretim ilişkilerinin taşıyıcıları olarak örgütlenmiş olanlar, hiçbir şekilde örgütlenmemiş olanlar ve Przeworski’nin terimleriyle geniş anlamda tasarlanmış üretim sistemine tekabül etmeyen mücadeleler içinde bulunanlar olarak bu farklı mücadele fragmanlarını birbirleriyle temaslı hale getirmek, klasik biçimde emek hareketinin değil, sosyalist hareketin bir görevi olurdu. Amerikan sosyalizminin son on yıldaki umut verici toparlanması hafife alınmamalı fakat müstakil ve sınırlandırılmış bir toplumsal tabakayı da (hayal kırıklığına uğramış genç profesyonelleri) temsil ediyor. Daha geniş işçi sınıfıyla birincil karşılaşma ve yakınlık noktaları da toplumsal ve ekonomik alanın daha yakın bölgelerinden ziyade seçim alanı olmuştur. 

Mevcut grev dalgası, 1930’ların başındaki huzursuzluğun yaptığı gibi birikmek yerine neredeyse kesin biçimde geri çekilmek üzere. Ancak çekildikten sonra bile geride bıraktığı maddi zaferlerden ve yeni siyasi deneyimlerden oluşan dayanışma havuzlarını görebileceğiz. Bunlar gelecek yıl geçen sene olduğundan daha fazla bölgeyi işgal edecekler, farklı olmayı sürdürürlerse birbirlerine daha yakın olacaklar, uygulamalarına erişmek de daha kolay olacak. 

Çeviri: Nuray Turan, Ahmet Çetin ve Enes Köse
Edit: Cüneyt Bender

Orijinal Metin: “Strike Wave

İlgili İçerikler

Son Eklenenler