Ana Sayfa Çeviri Çeviri | Çifte Deformasyon / Doğa ve İnsan Karşısında Sermaye - Climate...

Çeviri | Çifte Deformasyon / Doğa ve İnsan Karşısında Sermaye – Climate and Capitalism

Micheal A. Lebowitz’ın  Climate and Capitalism ‘de yayınlanan ve kapitalist üretim ilişkilerinin doğa ve insan ile kurduğu ilişki biçimine ve bunun sonuçlarına odaklanan yazısını Umut-Sen Çeviri Kolektifi olarak sizler için çevirdik.

Ekonomik sömürü, kapitalizmin yalnızca tek bir yönünü oluşturmaktadır. İnsanlığın krizi ile dünya sisteminin krizi birbirinden ayrı tutulamaz. 

Michael A. Lebowitz, Kanada’nın Vancouver şehrinde bulunan Simon Fraser Üniversitesi’nde fahri ekonomi profesörlüğü yapmaktadır. Monthly Review Dergisi tarafından yayımlanmış üç kitabı bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla The Socialist Imperative, The Contradictions of Real Socialism, and Between Capitalism and Community’dir. Bu metin, Lebowitz’in Haziran 2021’de LINKS: International Journal of Socialist Renewal dergisinde yayınlamış olduğu “Know Your Enemy: How to Defeat Capitalism“ adlı makalesinden alıntıdır.

Emek sömürüsü kapitalizmin temelini oluşturur. Aynı zamanda kapitalizmdeki eşitsizliğin sebebidir. Eşitsizlikle savaşmak için kapitalist sömürüye karşı savaşmalıyız. Ancak eşitsizlik, kapitalizmin yalnızca bir yönünü oluşturmaktadır.  Tek başına sömürü, sermayeyi iten gücün etkilerini ve kapitalizmin ürünlerinin kavramak için yeterli değildir. Yalnızca sömürüye odaklanmak tek taraflı bir tutum olur çünkü kapitalizmin özünde var olan ikili deformasyonu anlamadan düşmanınızı tanıyamazsınız. 

Üretimin temel girdilerinin insan ve doğa olduğunu hatırlamakta fayda var. Kapitalist üretimde doğa ve insan, özellikle sermayenin büyümesinin araçları olarak işlev görür. Sonuç, kapitalist dönüşüme uğrayan doğa ve insanın deformasyonudur. Marx, kapitalist üretim hakkında şunu vurgular: “Kapitalist üretim, temel refah kaynakları olan toprak ve işçiyi aynı anda zayıflatarak, üretimin toplumsal sürecinin tekniğini ve derecesini ilerletir.” Peki neden?

Doğanın Deformasyonu

Doğa, özünde çeşitli girdileri dönüştürüp, kendini üretmesinin temeli haline getirdiği metabolik bir süreçten meydana gelmektedir. Örneğin Marx, buğday üretimine ilişkin çalışmasında tohumları ve “gübre tarafından sağlanan çeşitli kimyasal bileşenleri, topraktaki tuzu, suyu, havayı ve ışığı” kapsayan “bitkisel ve fizyolojik bir süreci” inceler. Bu süreç yoluyla inorganik bileşenler “organik bileşenler tarafından özümsenir ve organik maddeye dönüştürülür. Bu metabolik süreçte bileşenler, Marx’ın “doğanın harcamaları” diye adlandırdığı durum sayesinde inorganik formunu bırakıp organiğe dönüşür. “Doğanın evrensel metabolizması”nın bir kısmını da organik bileşenlerin ileri dönüşümleri, çürümeleri ve “doğadaki güçler tarafından tüketilmeleri” yoluyla yok olmaları oluşturur. Böylece, yeniden doğumun koşulları, örneğin toprağın canlılığı, bu metabolik sürecin ürünleridir. Doğum, ölüm, yenilenme, “metabolizmanın hayatın kendi doğal kanunları tarafından belirlenen” moment özellikleridir.

Ancak, doğanın bu evrensel metabolizması, insanın doğa ve kendisi arasındaki metabolizmayı uzlaştırdığı, düzenlediği ve kontrol ettiği ilişkiyle karıştırılmamalıdır. Bu emek süreci, insanın ihtiyaçları için “doğada var olana el koymasını” içerir.  İnsan ve doğa arasındaki metabolik etkileşim evrensel bir durumdur. Marx bu duruma şöyle dikkat çeker: “İnsan varoluşunun bu durumu doğa ile olan ilişkisinden kaynaklanmaktadır, sonsuza dek sürecektir ve insanların yaşadığı tüm toplumlar için genel bir durumdur.” Ancak belirttiğimiz gibi kapitalist üretim ilişkileri altında üretimin yerleşik amacı sermayenin büyümesidir.  Bu durumda gerçekleşen metabolik süreç, insan emeğinin ve doğanın bu büyümenin temeli olan “artı değer”e dönüştürüldüğü bir süreçtir.

Dolayısıyla kapitalist ilişkilerde “bir yanda insan ve emeği, diğer yanda doğa ve malzemeleri” ile başlayan bir süreçten ziyade başlangıç noktası sermaye olan bir süreç söz konusudur ve “emek süreci, kapitalistin satın aldığı ve ona ait olan şeyler arasında geçen bir süreçtir.” Bu “insanın ihtiyaçları için değil, sermayenin ihtiyaçları için doğada var olana el koymaktır.” Daha önce belirtildiği gibi, tek bir amaç uğruna “dünyayı her yönüyle keşfetmek” söz konusudur. Bu amaç, kâr elde etmeyi garantilemek için yeni ham madde kaynakları bulmaktır. “Emeğin evrensel malzemesi”, “insan varoluşunun asıl temeli” olan doğa aslında insan varoluşu için değil, sermayenin varlığı için bir araç olarak kullanılmaktadır.

Görüldüğü üzere sermayenin hızlı büyüme eğilimi, bitkisel ve hayvansal ürünler “doğal olarak belirlenmiş zaman dilimlerini içeren belirli organik yasalara tabi” olduğu ölçüde bir engelle karşılaşırken sermaye karşılaştığı her engeli aşabilmektedir. Ancak, kaç(ın)amadığı bir engel vardır. Örneğin Marx, “en dolaysız parasal kâra yönelen kapitalist üretimin tüm ruhu, insan nesli zincirinin gerektirdiği kalıcı yaşam koşullarıyla ilgilenen tarımla çelişiyor”, der. Gerçekten de, kapitalist ilişkiler altındaki üretimin doğası, “insan ve dünya arasındaki metabolik etkileşimi” ihlal eder, “doğa yasalarının öngördüğü, birbirine bağlı toplumsal metabolizma sürecinde onarılamaz bir yarık,” üretir.

Marx’ın tanımladığı bu “onarılamaz” metabolik yarık ne kısa süreli bir rahatsızlıktır ne de tarıma özgüdür. Toprağın enerjisini israf etmek hayatın kendisinin doğal kanunları tarafından belirlenen metabolizmanın, kapitalist üretim ilişkileri altında bozulduğu bir paradigmadır.
Esasında, toprağın enerjisinin israf edilmesi tarımsal üretimin doğasında var olan bir şey değil. Aksine, Marx bir toplumun, gelecek nesillere gelişmiş bir dünya miras bırakabileceğini söyler.  Fakat bu, tarımın kendine özgü bir üretim modeli meydana getirdiği anlayışını gerektirir çünkü mekanik ve kimyasal süreçlere ek olarak organik süreç de söz konusudur ve doğanın yeniden üretim süreci tamamen kontrollü ve rehberlidir. Aynı şey, balıkçılık, avcılık ve ormancılık için de geçerlidir. Toprağın ve organik koşullara bağlı diğer sektörlerin canlılığının sürdürülmesi ve iyileştirilmesi, “toplumsal üretimin düzenleyici bir yasası olarak sistematik restorasyon” gerekliliğinin kabul edilmesini gerektirir.

Kapitalist üretimdeki her artışla birlikte, doğal çevre üzerinde artan talepler vardır ve Doğa’nın kilerini tüketen, emilmeyen ve kullanılamaz atık üretme eğilimi, Marx’ın kapitalist tarımla ilgili olarak tanımladığı metabolik yarık ile sınırlı değildir. Bu nedenle, Marx, “doğal madde işleme endüstrisi (madencilik en önemlisidir) aynı şekilde kendine özgü bir endüstridir, çünkü içinde ne olursa olsun, en azından bizim kontrolümüz altında veya bildiğimiz hiçbir yeniden üretim süreci içermez” der ve “ormanların, kömür ve demir madenlerinin vb. tükenmesi”ne dikkat çeker. Büyüme ihtiyacıyla meşgul olduğu düşünüldüğünde, sermayenin, mantığı ile “yaşamın doğal yasaları” arasındaki çelişkiyle hiçbir ilgisi yoktur. Sonsuz büyüme dürtüsü ile sınırları ve bir sonu olan dünya arasındaki çelişki, endişe kaynağı değildir çünkü sermaye için her zaman bulunacak başka bir büyüme kaynağı vardır. Bir vampir gibi, olası son kan damlasını arar ve kurbanının hayatta kalması endişesini taşımaz.

Buna göre, sermaye “aynı anda tüm zenginliğin orijinal kaynaklarını -toprağı ve işçiyi- mahvetmekle” ilgilenmediği için er ya da geç her ikisini de yok eder. Marx’ın, sermayenin işçinin enerjisinin her bir onsunu boşaltma dürtüsüyle ilgili yorumu, sermayenin doğal dünyayla ilişkisini tam olarak tanımlar: “Après moi le déluge!” (Benden sonrası, tufan!), her kapitalistin ve her kapitalist ulusun parolasıdır. Dolayısıyla sermaye, toplum bunu yapmaya zorlamadıkça, işçinin sağlığını ve yaşam süresini dikkate almaz.”

Yaklaşan tufanın sinyallerini görmekteyiz. Yıkıcı orman yangınları, kuraklıklar, kuvvetli kasırgalar, ısınan okyanuslar, seller, yükselen deniz seviyeleri, kirlilik, pandemiler, yok olan türler vs. oldukça yaygınlaşıyor – fakat sermayenin metabolik sürecinde bunu denetleyecek hiçbir şey yok. Örneğin, belirli materyallerde kıtlık yaşanırsa veya maliyeti artarsa sermaye geri adım atmayacak ve daha az veya sıfır büyümeyi kabul etmeyecektir. Bunun yerine, yeni kaynaklar veya ikameleri için dünyayı dip köşe arayacaktır.

Toplum, dünya sisteminin krizini, bu tufanı engelleyebilir mi? Şimdilik hayır. Doğa’nın tümüyle deforme edilmesi bir olasılıktır, çünkü ikinci deformasyon dünyanın sonunu tahayyül etmeyi kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha kolay hale getiriyor.

İnsanlığın Deformasyonu

İnsanlar durağan veya sabit değildir. Aksine, insanlar yapım aşaması tamamlanmamış işler gibidir çünkü kendi eylemlerinin sonucu şeklinde gelişirler. Dünya üzerinde ve içerisinde eylemde bulundukları ölçüde kendilerini değiştirirler. Bu hususta insan eyleminin her zaman iki ürünü vardır – koşullardaki değişim ve insanın kendisindeki değişim. “Üreticiler de değişir. Yeni nitelikler edinirler, üretim alanında kendilerini geliştirirler, dönüştürürler, yeni beceriler edinirler, farklı fikirler geliştirirler, yeni iletişim yöntemleri keşfederler, yeni ihtiyaçlar ve yeni bir dil ortaya çıkarırlar.” Üretim sürecinde işçi, “dışsal doğaya göre hareket eder ve onu değiştirir; böylece aynı anda kendi iç doğasını da değiştirmiş olur.”

“İnsanın kendisini yaratma süreci”nde insan ürünün karakteri, bu üretim faaliyetinin doğasından ileri gelir. Belirli koşullar sağlandığı takdirde bu süreç, kişilerin kendi kapasitelerini her alanda geliştirebildikleri bir süreç haline gelir. Marx şöyle der: “Bir işçi diğer işçilerle planlı bir şekilde ortak çalışmaya başladığında kendi kişiliğine vurulmuş tüm prangaları söküp atar ve kendi sınıfına özgü beceriler geliştirir.” Bu tür bir durumda ilgili üreticiler “ortak bir sosyal emek gücünün tamamen farkında olarak çeşitli işçi haklarını geliştirebilirler” ve üretim araçları “işçinin şahsi gelişim ihtiyaçlarını karşılamak için vardır”.

Örneğin işçiler demokratik bir şekilde ortak bir plan oluşturmaya karar verir, bu planı gerçekleştirmek için beraber çalışır, faaliyetten faaliyete ortaya çıkan ve değişiklik gösteren sorunları çözerlerse kapasitelerini arttıran birtakım başarılara imza atarlar. Bu durumdaki işçiler için “yaratıcı potansiyellerinin tamamını kullanma”, “insan içeriğinin tamamını kullanma”, “tüm insani kabiliyetlerin geliştirilmesi” gibi durumlar söz konusudur.

Bu ilişkilerden doğan kolektif eylem, “bireylerin evrensel gelişimi ve grupsal, toplumsal olarak ikinci sıraya itilmelerinden yola çıkarak özgür bir birey olma” durumunu ortaya çıkarır. Marx sözlerini şu şekilde sonlandırır: “Gelecek toplumlarda insanların üretici güçleri ‘bireyin ve tüm refah kaynaklarının bollaşması’ sayesinde her yönden artış gösterecektir.”

Fakat üretimin kapitalist ilişkiler altında oluşan faaliyetin karakteri bu değildir. “İşçi çalıştığı işin koşullarını seçemez. İş koşulları işçiyi seçer.” Merkez sömürünün sermaye açısından etkilerini bilsek de sömürünün devamını sağlamak için sermayenin işçiler üzerindeki etkilerini düşünelim. Sermayenin işçileri sürekli nasıl ayırmaya çalıştığını ve aralarında düşmanlık hasıl ettiğini, başarısının sırrının bu olduğunu, sermayenin üretimde değişikliğe gittiğini, bu değişikliklerin işçileri rekabete sürüklediğini görürüz.

Peki, etkisi nedir? Marx, kapitalizm altında “üretimin gelişmesi için tüm araçların” “işçiyi bir insanın bir parçasına çarpıttığını”, onu aşağıladığını ve “onu emek sürecinin entelektüel potansiyellerinden uzaklaştırdığını” belirtir. Kapital’de, kapitalist manüfaktür sürecinin karakteristik iş bölümünde meydana gelen, “yaşam boyu tek bir özelleşmiş operasyona el ve ayakla bağlı” işçinin “bedeninin ve zihninin sakat bırakılmasını”, “yoksullaştırılmasını”, “felce uğramasını” tanımlar. Ama makinelerin sonraki gelişimi, işçilerin bu sakatlığına son verdi mi? Marx’ın yanıtı, kapitalist ilişkilerde bu tür gelişmelerin “üretim sürecinin entelektüel yetilerinin el gücünden ayrılmasını” tamamlamasıydı. Düşünmek ve yapmak birbirinden ayrı ve düşmanca hale gelir ve “hem bedensel hem de entelektüel etkinlikteki her bir özgürlük atomu” kaybolur.

Kısacası, kapitalizmde belirli bir insan tipi üretilir. Kapitalist ilişkiler içinde üretmek, Marx’ın “tam bir boşalma”, “tamamen yabancılaşma”, “insanın kendinde-sonunun tamamen dışsal bir amaca kurban edilmesi” süreci dediği şeydir. Gerçekten de, işçi o kadar yabancılaşmıştır ki, başkalarıyla çalışmasına rağmen, “aslında işinin toplumsal karakterini, ortak bir amaç için başkalarının işiyle birleşimini kendisine yabancı bir güç olarak ele alır.”

Bu durumda, hayatımızın boşluğunu doldurmak için bir şeylere ihtiyacımız var – tüketmeye yönlendiriliyoruz. Kapitalizm, meta ve sermayenin kendisini üretmenin yanı sıra, tüm eğlencesi bir şeylere sahip olmaktan ve tüketmekten ibaret olan parçalanmış, sakatlanmış bir insan tipi üretir. Ve çok daha fazlası… Sermaye, işçiler için sürekli olarak yeni ihtiyaçlar yaratır ve Marx, “sermayenin çağdaş gücünün buna dayandığını” belirtir. Kısacası, kapitalist metalara yönelik her yeni ihtiyaç, işçileri sermayeye bağlayan altın zincirde yeni bir halkadır.

Buna göre sermaye, kapitalizme son vermek isteyen bir işçi sınıfı üretmek yerine, ihtiyaç duyduğu işçi sınıfını, kapitalizmi sağduyu olarak gören işçileri üretme eğilimindedir. Marx’ın belirttiği üzere: “Kapitalist üretimin ilerlemesi, eğitim, gelenek ve alışkanlık yoluyla bu üretim tarzının gerekliliklerini apaçık doğal yasalar olarak gören bir işçi sınıfını geliştirir. Kapitalist üretim sürecinin örgütlenmesi, bir kez tamamen geliştiğinde, tüm direnişleri kırar.” Buna, sermayenin işsizlerden oluşan bir yedek ordu oluşturmasının “kapitalistin işçi üzerindeki egemenliğini mühürlediğini” ekler. Marx’a göre, sürekli olarak bu göreli artık nüfus üretimi, ücretlerin “kapitalist sömürü için tatmin edici sınırlar içinde tutulduğu ve son olarak, işçinin vazgeçilmez olan kapitaliste toplumsal bağımlılığının güvence altına alındığı” anlamına gelir.

Böylelikle Marx, kapitalistin, işçinin “üretim koşullarından kaynaklanan ve onlar tarafından ebediyen garanti edilen sermayeye bağımlılığına” güvenebileceği sonucuna varır.

İşçilerin ebediyen sermayeye sosyal olarak bağımlı kalmaları mümkün olsa da bu, sermayenin aralıksız büyümesinin ebediyen devam edebileceği anlamına gelmez. Aslında, sermaye tarafından deforme edilen işçilerin sermayenin büyüme şartını “apaçık doğa kanunları” olarak kabul ettikleri düşünülürse, onların deformasyonu Doğa’nın deformasyonunu destekler.

Buna karşılık, sel, kuraklık ve diğer aşırı iklim değişikliklerinin artması ve bunun sonucunda Doğanın deformasyonunun ürünü olan kitlesel göçler, işçiler arasındaki bölünmeleri ve düşmanlığı yoğunlaştırır.

Dünya sisteminin krizi ile insanlığın krizi birdir.

*Orjinal metin için: https://climateandcapitalism.com/2021/06/17/the-double-deformation/

Çeviren: Bilge Çanakçı

İlgili İçerikler

Son Eklenenler