Ana Sayfa Güncel Bakan'ın kadro açıklamaları ve Kamunun güvencesizleşme süreci - Burcu Arıkan

Bakan’ın kadro açıklamaları ve Kamunun güvencesizleşme süreci – Burcu Arıkan

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin’in 6 Eylül 2022’de kamuda kadroya geçiş konusunda yaptığı açıklamalar çalışma rejimi oldukça güvencesizleşmiş durumda olan kamu sektöründe çalışan herkes için merak uyandırdı. Özellikle seçim dönemleri yaklaştığında kamudaki sözleşmeli personelin güvenceli kadroya geçişi çok alışık olduğumuz bir gündem. Kamuda taşeronlaşma sürecinde devlet kamu sektörünü pek çok kategoriye bölmüş durumda. Bu kategorilerin altında da belirlenen ücret skalaları bulunuyor. Tüm bu farklı kadrolar da en nihayetinde topyekûn bir örgütlenme ve bir araya gelişi gittikçe zorlaştırıyor. Kadrolu işçi ve taşeron işçi, sözleşmeli memur ile kadrolu memur, ve hatta 696 sayı KHK ile sözde kadroya alınmış BİT (Belediye İştirak Teşebbüsü) çalışanı işçiler ile geçici işçiler derken her bir kesimin sendikal örgütlenmesinden haklarına geniş bir yelpaze oluşuyor.


Bu çeşitlenmenin kamuda en önemli etkisi “eşit işe eşit ücret” ilkesini tamamen paramparça etmesi. Birebir aynı işi yapan, aynı meslekten insanların dahi ücretleri arasında uçurum oluşuyor. Buna ek olarak kadro güvencesi olmadığında işçi üzerindeki basınç artıyor ve kamu hizmeti üretiminde önemli olan inisiyatif zayıflıyor. Devlet/ hükümet bir süredir kamuda güvencesizleşmeyi bir politika haline getirmiş durumda. Örneğin 2010 senesinde torba yasa ile kadroya alınan sözleşmeli memurların alındıkları kadro 1 Ekim 2008 tarihinde çıkan 5510 sayılı kanuna tabi idi. Genel tabiriyle eski memur (5434 sayılı kanuna tabi memurlar) ve yeni memur olarak ifade edilen iki kadro arasında önemli farklar vardı. Örneğin emekli maaşlarının hesaplanmasında bir hak kaybı yaşanmıştı. Burada statüye dayalı emeklilik hesabından prime dayalı hesaba bir geçiş vardı ve kabaca 30 senelik çalışmanın 40 senelik çalışmaya denk gelmesi demek oluyordu. Fakat “kadroya geçiş” müjdesi duyurulurken bu ve benzeri pek çok detay duyurulmaz ve hak kayıpları fark edilmez. Aynı zamanda bir önceki geçerli ve daha güvenceli kadro da yok edilmiş olur.


Benzer şekilde 696 sayılı KHK ile güya kadroya alınan taşeron işçiler de ciddi hak kayıpları ile beraber aslında taşeron sisteminin başka bir biçime sokulduğu bir tuzakla karşılaşmıştı. Üstelik adları da artık kadrolu işçi olmuştu. Şimdi TABİB örneğinde olduğu gibi bu kadronun gerçek bir güvenceli kadro olmadığını teşhir eden ve norm kadro talep eden mücadeleler ortaya çıkıyor. TABİB, PTT-Sen gibi işçinin öz gücüne dayalı mücadeleler kamuda oluşan bu parçalı yapıya vurgu yapıyor, buna karşı direniyor ve kamu çalışanı tanımının neye dönüştüğünü bizlere de açıklamış oluyor. Bu mücadeleler ve teşhirler olmasa kamu sektörü dışındaki pek çok insan için kamu çalışanı daha net, tek tip bir güvence ifade eder. Son dönemde gündemimize giren güvenlik soruşturması/ arşiv araştırması gibi uygulamalar da bu sürecin bir parçasıdır. Sadece bazı kritik kamu pozisyonlarına ve kadrolu memurlara uygulanması beklenen bu soruşturmalar iştirak şirketi çalışanlarına ya da pozisyon itibariyle tabi olmaması gereken memurlara da uygulanırken genel bir “kamu çalışanı/ kamu hizmeti verme” söylemine başvurulurken ücret, emeklilik, güvence konularında şirket işçilerinin kamu çalışanı olduğu unutulur ve özel sektör muamelesi yapılır.


2008’deki değişiklik gibi pek çok eşik aşıla aşıla, türlü KHK ve yasal düzenleme ile bunlara ek olarak var olan yasaların, yönetmeliklerin manipülatif yorumlarla uygulanması ile taşeronlaşma ve kamunun özelleşmesi süreci devam ediyor. Daha geniş bir çalışma rejimi tartışması için bütün olan bitene bu perspektiften de bakmak gerekir. Şu anda kamu memurlardan ziyade taşeron ya da kadrolu görünen taşeron işçilerin emeğine dayalı bir çalışma rejimine dönüşmektedir. Bakanın açıklamaları da bizler için bu açıdan önemli. İşçilerin bir talebi var, bu talebi yükseltmek, örgütlemek ve sonuca ulaşmak için mücadele ediyorlar. Bakanın açıklamasının kapsamına baktığımızda hakların ne olacağına dair, geçmişte yaşananlar gibi tuzakların neler olabileceğine dair bir detay yok. Seçim gündemi yoğunlaşıyor ve dolayısıyla işçilerin yoğun şekilde gündem yaptığı konulara dair bir takım vaatler öne sürülüyor. Pek çok kamu çalışanı da kendisini kapsayan bir durum olup olmadığı konusunda bilgi almaya, önünü görmeye çalışıyor. Bu noktada durumu iyi okumak, geçmişten alınan derslerle bu tip açıklamalara karşı temkinli olmak ve mücadele hattını bırakmamak gerekiyor.


Vaat edilen çalışmalara dair öngörüler ve riskler


Teklif meclise geldiğinde içerik hakkında konuşmak daha uygun olacaktır fakat şimdilik şunu görmek mümkün, bu tasarı hâlihazırda 657’ye tabi çalışan sözleşmeli personeli kapsıyor.
657 4/b kapsamında çalışan sözleşmeli personelin de uzun zamandır kadroya geçme talebi bulunmakta. İzin, görevde yükselme, naklen atama gibi haklar bakımından memurlara kıyasla mağduriyet yaşayan sözleşmeli memurun, 4/a memur kadrosuna geçirilmesi söz konusu. Ancak yapılan çalışma hangi sözleşmeli memuru kapsayacak, kadroya geçişte hizmet yılı sınırı olacak mı, sözleşmelide geçirilen hizmet süreleri memuriyet hizmetinden sayılacak mı gibi soruların cevaplarını yapılan açıklamalarda bulamıyoruz.


“EYT, geçici işçi ve taşerondan kalan bazı sorunlar”ın çözümü ise sonraya bırakılmış durumda. Bu sorunların sözleşmeli memura dair çalışma tamamlandıktan sonra gündeme alınacağını söylüyor bakan. Kadroya geçirileceği vaat edilen taşeron işçilerse 696 sayılı KHK kapsamı dışında kalan çağrı merkezi, hastane bilgi sistemi çalışanları. Dolayısıyla henüz KHK’lı işçilerin norm kadroya alınmasına dair bir veri yok elimizde. Zaten görüştüğümüz işçi arkadaşlar devletin kendilerini “kadrolu” saydığını ifade ediyor. Onlar politik bir mücadele ile “bu kadro gerçek kadro değil” vurgusu yapıyorlar.


Henüz herhangi bir netliği olmayan bu tasarılar ve bunlar üzerinden şekillenen tartışmalar esnasında dikkat etmek gereken hususlar var demiştik. Avukat Murat Özveri taşeron işçi çalıştırmanın kanayan bir yara olmaya devam ettiğini ifade ederek bu konunun aslında basit yasal düzenlemeler ile çözülebilecek bir mesele iken kasten karmaşık hale getirildiğini söylüyor ve kadro tartışmalarının ve bakanın açıklamasının asıl işi taşerona yaptırmaya dair bir itiraf da olduğuna dikkat çekiyor. Özveri bu sorunun 4857 sayılı İş Yasası’nın 2. maddesine aykırı bir şekilde taşeron çalıştırılan tüm işçiler için kamu kuruluşlarının SGK işe giriş bildirgesi verip bu işçilerin kendi işçileri olduğunu kabul etmeleri ile çözülebileceğini hatırlatıyor:
“Böylece aradan taşeron adı altında işçi çalıştırmaya yasaya aykırı olarak aracılık edenler devreden çıkartılacak, bu işçiler çalıştıkları iş yerinde örgütlü sendikalara üye olup yürüklükte bulunan toplu iş sözleşmelerinden yararlanacak sorunda çözülmüş olacaktır. Bu işçilerin işvereni çalıştıkları kamu kuruluşlarıdır. Araya taşeron konularak bu işçiler üzerinden taşeronlara kaynak aktarımı yapılmakta, taşeronlar üzerinden işçilerin oyları garanti altına alınarak bu işçilerin siyasi haklarına ambargo konulmaktadır. Herhangi bir hükümet, taşeronu aradan çıkartıp kaynak transferinden vazgeçer, işçilerin siyasi haklarına saygı gösterir, güvencesiz istihdamdan vazgeçerse sorun da kendiliğinden SGK’ya verilen bir işe giriş bildirgesi ile çözülecektir.”


Üstelik bu tür açıklamalar yukarıda ifade ettiğimiz gibi oldukça muğlak olmalarına rağmen işçilerin kendi örgütlenme süreçlerini bir tür umut tacirliği ile baltalıyor, direnme ihtimallerine “bir de bu açıklamayı bekleyelim” virgülü koyuyor. Dolayısıyla bizlerin bakanlıktan gelecek kadro açıklamalarına bel bağlamaksızın hak talebi ve bu hakları almaya yönelik iş yeri örgütlenmelerine, direnişlere odaklanmamız gerekir. 696 sayılı KHK ile getirilen kadroya geçiş nasıl bir hüsran ile sonuçlandı ise yeni açıklamalardan da benzer bir durum beklenebilir. Zira çalışma rejiminin eğilimi güvencesizliği arttırmak, iş yerlerinde bölünmeyi çoğaltmak iken sermayeyi kollayan devletin bunun aksine bir eğilimi olması için hiçbir sebep yok.


İşçiler için tabi ki bütün açıklamalar ve olası kadro geçişleri hayati önem taşıyor fakat özellikle seçim yaklaşırken oy konsolide etmek adına işçi sınıfına verilecek bu türden vaatlere daha önce de şahit olduk ve sonuçta hep biraz daha güvencesizlik, biraz daha yoksullaşma ile karşılaştık. Murat Özveri’nin de ifade ettiği üzere taşeron sisteminin ne olduğunu hatırlamak ve tamamen kaldırılması adına mücadele etmek gerekir. Bu esnada sınıf mücadelesini kadro, kadroya göre sendika üyeliği, meslek, statü gibi pek çok başlık üzerinden parçalayan bu politikalara karşı iş yerlerinde ortak zeminler kurmak tüm bu seçim odaklı açıklamalardan daha önemli. Kaldı ki bakanın bu açıklamaları yapma sebebi de, hükümetin seçim çalışması olarak kadroyu gündem etmesi de tabandan gelen talebin yoğunlaşması sebebiyle oluyor.


Bakanın açıklamalarını en iyi ihtimal üzerinden düşünsek dahi taşeron sistem topyekün kaldırılmadığı için kadroya geçen işçiler yerine yeniden bir taşeron işçi ordusu oluşacak ve bu sistem sürdüğü sürece kadrolu/ kadrosuz ayrımı olmaksızın hepimizin emeğinin değerini düşürmeye, çalışma koşullarını güvensizleştirmeye devam edecek. Asıl mesele bir güvencesizlik ve terbiye sopası olarak taşeron sisteminin sürmesi iken bazılarımızın kadroya geçmesi bu soruna en fazla geçici bir nefes alma şeklinde çözüm olabilir. Bakanın açıklamalarını ve süreci takip ederken politik tartışmalarımızı bu açıklama ve vaatlere sıkıştırmadan işyerlerinde kendi öz gücümüzü kazanmaya ve büyütmeye yönelik sürdürmemiz tüm bu sebeplerden ötürü çok önemli.

İlgili İçerikler

Son Eklenenler