Aşılanmadık, Tehlikeliyiz! – Mahmut Yılmaz

0

Kültür ve Turizm Bakanı ETS Tur ve oteller sahibi Mehmet Ersoy’un hazırlattığı “I’m vaccinated/Ben aşılandım” maskeli video ve görseller yine yeni bir utanç vesikası olarak kayda geçti ve tepkilerin ardından “silindi.” Binlerce sosyal medya kullanıcısı “Hiç mi utanmanız kalmadı? Utandık” minvalinde serzenişte bulundu. Hayret verici bir hayrete gark olundu. Peki, gerçekten sermaye ve iktidar sahipleri utanabilir mi? Utanç nedir bilir mi? Kısa kısa değinelim: Utanç, Sigmund Freud, Erik E. Erikson ve psikodinamik ekolün birçok kuramcısı tarafından çeşitli bağlamlarda ele alınmıştır. Süperego işlevi olarak utanç ise günümüzde her dönemdekinden daha çok ideolojikleşmiştir. Kadınlara, çocuklara, eşcinsellere, kriminalize edilen grup ya da topluluklara karşı toplumda utanç üzerinden karşı söylem kurulmaktadır. Bu söylem siyasal islamcı zihniyetten hız almakta ve saldırı ve linçlerin önünü açmaktadır. İsabet budur ki, utanç sözcüğü Latince “örtmek” kelimesinden köken almaktadır. İlk utanç ve kapatıcısı olarak beden (varoluşsal bir utanç kaynağı) ve incir yaprağı siyasal islamın hala etkili bir söylem alanıdır. Ayrıca Freud’un topografik kuramına ve uygarlık hakkındaki fikirlerine bakarsak, utancın, geçmişte ya da güncel bir durumda her toplumda faaliyet göstermiş ve daha sosyal olarak yapıcı biçimleriyle vicdanın, haysiyetin ve insan kaygısının daha geniş bir kolektifi dengeleme kapasitesinin öncüsü olarak işlev gördüğünü söyleyebiliriz.

Emekçi sınıflar tüm zenginliliği, sermaye düzeni utanç ve aşağılanmayı üretir!

Sermaye ideolojisi, emekçi sınıflarda bulaşıcı, toksik bir “sınıf utancı” üretmeye çalışıyor. Yukarıdan aşağıya, devletin ideolojik aygıtları ve özel olarak da siyasal islamcı ideoloji tarafından üretilen sınıf utancının en çok, öğrenilmiş çaresizlik ve geleceksizlik olarak tezahürünü görüyoruz. Üretilen utanç, kontrol etme ve yönetme ediminin hizmetindedir. Örneğin kamu kaynaklarıyla sosyal yardım adıyla oluşturulan pratiklerin ilettiği mesaj acziyettir. Bu anlamda ülkemizdeki sosyal yardım pratikleri utandırma pratikleridir. Haysiyetin yok sayılmasıdır. Haysiyetin ilga edilmesi suçluluk ve saldırgan egemen ideoloji ile özdeşleşmeyi kolaylaştırmaktadır. Sınıf utancı görünmez ve etkisiz olmakla, hissetmekle sonuçlanır çünkü utanç küçülme, ezilme, feragat, geri çekilme, haysiyet ve de gurur ise genişleme, duyulmak, görülmek ve öne çıkmayı getirmektedir. Bu yüzden emek hareketi bir haysiyet ve gurur hareketidir ve öyle de olmalıdır. Üretilen söyleme haysiyet ve gurur içkin oldukça sınıf kimliğinin ve tek tek öznelerin onarımı “temas” ve toplumsal eylemle mümkün hale gelecektir. Bu sınıfın kendi eylemine gücüne güvenmesini doğurur.

Sermaye ideolojisi üretilen utancı, değersizliği düşünce alışkanlığına, temel inanca dönüştürür. Böylelikle utanç içselleştirilip sınıfın özne olarak kendini yaratamamasına da hizmet etmektedir. Sınıf utancı, aşağılanmış olmayı, yöneylem itkisini, iyi yaşam arzusunu ve amaç ve eyleme geçirme duygusunu zedeleyicidir. İçselleştirilir, genelleştirilir ve iddiasızlaştırıcı bir işlev görür. Emek ve sermayenin “sağlıksız” toplumsal siyasal sistem birlikteliği, emekçi sınıflar açısından özgürlük ve eşitlik pratiğini kendinden uzaklaştıran duygular yelpazesini üretmeyi gerektirir. Bu temel duygular utanç, yetersizlik-yeteneksizlik, değersizlik, çaresizlik, suçluluk, kendinden nefret etme olarak sıralanabilir. Bu duyguları tarihsel süreçte yatay olarak mobilize eden faşist hareketler bir nevi saldırganla özdeşleşme sağlayarak ezilenlerin özgürlük mücadelesinin karşısına çıkarılmıştır.

Sermayedarlar ya da iktidar sahipleri utanır mı, utanmalı mı?

Zor aygıtlarına ve üretim araçlarına sahip olanların utandığını gördünüz mü? Üretilmiş toplumsal zenginliği gasp ederken, doğayı talan ederken, şatafat içinde yaşarken utandığını gördünüz mü? Göremezsiniz. Sermayedarlar ve iktidar sahipleri ile aynı karasal, doğa-kültür-mekân sürekliliğini paylaşmıyoruz. Denizler, kıyılar, ormanlar, nehirler onlara çıkarlarına amade değil mi? Kaz Dağlarına, Fatsa’ya, İkizdere’ye ve diğerlerine bakın.

Verili insan ve insanlık tanımlarında konumlarımız ve sosyal ve yasal haklarımız fiilen farklıdır; teknolojilere, güvenlik, refah ve nitelikli kamusal eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim açısından yerin altı ve üstü kadar farklıyız. Peki, ürettikleri eşitsizlikten ötürü utanıyorlar mı? Oysaki mülkiyet ve mülk edinme biçimleri utanılasıdır. Sermayenin tüm birikim ve genişleme pratikleri suç gösterisidir. Servetleri suç delilidir. Ellerinden gelse güneşin, bulutun, yağmurun, gökkuşağının patentini çıkarıp satarlar. Utanç verici toplumsal sistemin suçluları emekçiler değildir. Sermaye, yılgınlığı, korku ve çaresizliği, mutlak bir güvencesizlik hissini büyüterek sınıf utancına, aşağılanmaya, değersizliği bilincine dönüştürüyor. Toplumsal ve psikolojik olarak başka bir mümkünün olanaksızlığını vaaz ediyor. Bu söylem eylem ve ilişkisel kapasitemizi etkiliyor.

Sermaye sınıfının, utancı emekçi halka yükleme alışkanlığını örgütlülük ters yüz edilebilir. Güçlü, benliğe ve kendini onarıma fayda sağlayacak sert bir öfkenin örgütlenmesi emekçi halkın gereksinimidir. Yasalar bu öfkenin karşısında yer alacaktır. Kolluk bu öfkenin karşısında yer alacaktır. Medya, partiler bu öfkenin karşısında yer alacaktır. Alsınlar.

Sonuç olarak utanmıyorlar. Peki, sermaye ve iktidar sahiplerinin utanmalarını beklemeli miyiz? Hayır! Utanmalarını beklemek farazi toplumsallığa vurgudur, gerçek dışıdır. Edilgen kamusal utandırma pratiklerinin yarattığı geçmiş ezberlere dayanmaktadır. Daha açık ifadeyle burjuva anlamda parlamenter bir sisteme, bağımsız medya, yargı vs güçlere ve muğlâk bir tabir de olsa kamusal alanda utandırma pratiklerine gönderme yapar. Sahadaki takıma maçın başında 2-3 dakika sırtını dönüp sonra tezahürata başlayan taraftar grubunun protestosu kadar işlevseldir. Bu pratiklerden bizim anladığımız ise farklıdır: Biz, Vietnam kasabı Robert Komer’in 6 Ocak 1969’daki ODTÜ’yü ziyareti sırasında, rektörlük binasının kapısında duran diplomatik plakalı 1968 model Cadillac otomobilinin görselini anlarız. Biz, 12 Eylül öncesi sivil faşist parti liderinin kentlere sokulmamasını anlarız. Bizim kamusal utandırma pratiklerinden anladığımız Hasan Tan’ın ODTÜ’ye rektör olamamasıdır. Bizim anladığımız Metin Lokumcu’nun yaşamına bedel protesto hakkıdır.

İstediğimiz utanmaları değil hesap vermeleridir. Bunun için direniş, ön açıcı eylem ve dayanışma biçimlerinin kolektif inşası gereklidir. O halde başlığı tekrar edelim: Aşılanmadık, tehlikeliyiz! Açız, işsiziz turistleri yiyebiliriz.

Share.

Comments are closed.