spot_img
spot_img
Ana SayfaSeçtiklerimizAsgari ücret, asgari hayat, azami kâr - Fatih Yaşlı

Asgari ücret, asgari hayat, azami kâr – Fatih Yaşlı

Asgari ücretle yaşamak değil ama asgari ücretin kendisi, yani patronların maaşları resmi olarak belli bir düzeyin altına çekemeyeceklerine dair uygulama, işçi sınıfının tarihsel bir kazanımıdır.

Sınıf mücadelesi soyut, teorik, gözlemlenemeyecek bir şey değildir; çalışma sürecinin her anına yayılan bir olgudur. Örneğin patronların sömürüyü artırabilmek için çalışma saatlerini artırmak istemeleri ve buna mukabil olarak emekçilerin 8 saatlik iş günü için verdikleri mücadele, sınıf mücadelesinin bir boyutunu oluşturur.

Sendika kurma, grev yapma, toplu sözleşme imzalama gibi hakların hepsi, uzun yıllara yayılmış büyük mücadeleler neticesinde kazanılmıştır ve bunların hepsi sınıf mücadelesinin farklı görünümleridir.

Asgari ücret de böyledir; işçileri birbiriyle rekabet ettirerek en düşük ücretle, hatta karın tokluğuna çalıştırmanın önünü kesmek ve çalışanlara bir insanın yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacak kadar bir ücret vermek meselenin esasını oluşturur.

Ancak bunun tarihsel bir kazanım olması, sermaye sınıfının geniş emekçi kitlelerini asgari ücretle çalışmaya mahkûm etmek istediği ve bu mahkûmiyete itiraz edilmesi gerektiği gerçeğini değiştirmez. Çünkü asgari ücretle yaşamak, hayatı asgari düzeyde yaşamak ve biyolojik varlığını devam ettirmesine yetecek kadar olanın ötesindeki bir hayattan dışlanmak, mahrum edilmek demektir.

İşçinin asgari ücrete ya da genel olarak düşük ücretlere mahkûm edilmesi, ürettiği ürünün ve yarattığı artı-değerin gasp edilmesinin ötesinde, onun bütün bir hayatının gasp edilmesi, çalınması, köleleştirilmesi anlamına gelir.

İnsanca beslenememek, insanca barınamamak, tatile gidememek, kitaba, tiyatroya, sinemaya ulaşamamak, evden işe işten eve gitmenin dışında herhangi bir sosyal aktivitenin parçası olamamak, çalışanları bir yandan köleleştirirken bir yandan robotlaştırır, kendisine ve dünyaya yabancı kılar.

O, dönen çarkların basit bir dişlisinden ibarettir, yaşanmaya değer bir hayatı yoktur, kendini gerçekleştiremez, aklını ve yeteneklerini, yani insani potansiyelini açığa çıkaramaz, bu nedenle de insanlıktan çıkmış bir insanlık durumunu yaşar.

Kapitalizmde eşitlik yoktur evet ama özgürlük de bir illüzyondan ibarettir; çünkü özgürlüğün sadece “negatif” değil bir de “pozitif” boyutu bulunur. Negatif özgürlük, başkalarının bizim üzerimizdeki otoritesinin, baskısının ve engellemelerinin derecesini anlatırken, pozitif özgürlük kişinin kendini gerçekleştirmesiyle ilgilidir. Bu ise ancak insanca varoluş koşullarıyla mümkün olabilir. Örneğin, seyahat özgürlüğü ya da tatile gitme özgürlüğü, eğer bunları yapabilecek maddi olanaklara sahipseniz bir anlam taşır, aksi takdirde kâğıt üzerinde kalır ve sadece imtiyazlı sınıfların kullanabildiği bir hakka dönüşür.

Tam da bu nedenle, yani kâğıt üzerinde mevcut olan ve insanı insan yapan hakların ve özgürlüklerin önündeki devasa bir engel oluşturduğu için, asgari ücrete mahkûm edilmiş bir hayat, aynı zamanda özgürlükten yoksun bir hayat anlamına gelir; lezzetli bir yemek yemek, üstüne başına bir iki parça bir şey almak, sinemada bir film izlemek, bir hafta da olsa tatile gidebilmek…

Bunların hepsinden mahrum bırakılmak demektir bu ve dolayısıyla, “köleci emek rejimi” basit bir benzetmenin ötesinde, sahici bir anlam taşır.

Bugün Türkiye’de çalışan nüfus içerisinde asgari ücretlilerinin oranı resmi olarak yüzde 42 civarındadır; ancak kayıt dışı çalışanlar ve sığınmacı emeği ve çocuk işçiliği de dâhil edildiğinde bunun çok daha yüksek olduğu açıktır. Dahası, asgari ücretle çalışmayanların aldıkları ücret, mavi ya da beyaz yaka fark etmeksizin, asgari ücretin çok değil, biraz üzerindedir. Yani aslında fiili olarak asgari ücret düzeyine mahkûm edilmiş milyonlar söz konusudur.

Asgari ücret son yıllarda yılda bir kez belirlenirken, “yeni ekonomik model”in enflasyonu patlatması neticesinde bu sene mecburen bir “ara zam” tartışması başladı ve yüzde otuzluk da bir zam geldi; böylece asgari ücret 5500 TL oldu.

Oysa asgari ücret masasında temsilcisinin süs eşyası gibi oturduğu Türk-İş’in her ay düzenli olarak yaptığı araştırmaya göre 2022 Haziran ayı itibariyle açlık sınırı 6319 TL’ye yükselmişti. Yani milyonlarca kişiye reva görülen ücret, açlık sınırından 819 lira daha aşağıdaydı ve bu da milyonlarca kişinin açlık sınırının bile altında yaşamaya mahkûm edilmesinin ilanı demekti.

Zaten asgari ücretteki artıştan birkaç gün sonra, yani pazartesi günü enflasyon oranı açıklanacak ve TÜİK bile enflasyonu yüzde 79 olarak göstermek zorunda kalacaktı. Gerçek enflasyon ve gıda enflasyonu ise bunun katbekat üstündeydi elbette.

Asgari ücret tartışmaları sürerken, en ironik açıklamalardan biri Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin’den geldi. Bilgin, sanki partisinin esas misyonu bu değilmiş gibi, işçi sınıfının örgütsüzlüğüne işaret ederek şöyle dedi: “Türkiye’de emekçilerin örgütlenme oranı yüzde 13’tür. Bu çok ciddi bir sorun. Emekçiler örgütlenmediği zaman ücretler asgari ücret düzeyine sıkışmaktadır.”

12 Eylül’le başlayan bu örgütsüzleştirme sürecini bugünkü iktidar devam ettirdi doğru ama kendisine emek örgütü diyenlerin de hali ortadaydı. Başkanı o masada süs eşyası gibi oturan Türk-İş de diğer sendikalar da içler acısı bir durumdaydılar ve maaş artışı bütünüyle Erdoğan’ın insaf ve takdirine bırakılmıştı.

Erdoğan ise sınıfsal içgüdülerinden kaynaklı bir şekilde ve gidişatın nereye doğru olduğunun farkındalığıyla, asgari ücret zammını açıkladıktan sonra Türk-İş Başkanı’na dönerek ve işçileri kastederek “gırtlağımızı sıkmasınlar” diyordu.

Oysa bugün asıl gırtlağı sıkılan asgari ücretle yaşamaya mahkûm edilmiş Türkiye toplumuydu ve boğazındaki o eli, yani sermaye düzeninin elini bir türlü gevşetememesinin, bir türlü boğazından çekip atamamasının nedeni, işte tam da bakanın işaret ettiği üzere o örgütsüzlüktü.

Bugün milyonlarca kişi, asgari ücretle hayatta kalmaya çalışırken, bankalar, şirketler, holdingler, kârlarına kâr katmaya, semirmeye devam ediyor. Asgari ücret, azami kâr anlamına geliyor. Milyonlarca kişi, firavunların piramitlerini inşa eden köleler misali, gece gündüz ve insanlığından çıkacak, robotlaşacak, her türlü hak ve özgürlüğünü yitirecek bir şekilde, küçük bir azınlık için çalışıyor.

Seçimdir, sandıktır, Peker videosudur, kusura bakılmasın ama buradan öyle kolay çıkış yok. Boğazımızdaki o eli söküp atmanın yolu, bakanın sözünü dinlemekten, yani örgütlenmekten, bir araya gelmekten, sonra da bu düzeni değiştirmeye dair ortak bir aklı ve ortak bir iradeyi var etmekten geçiyor.

Ya bunu yapacağız ya da çarkların dönmesi adına çarkın birer dişlisi kadar değersiz hayatlar yaşamaya, insanlığımızı ve haysiyetimizi yitirmeye devam edeceğiz.

Kaynak: Sol Haber

spot_img
İlgili İçerikler

Son Eklenenler