28 Nisan’dan 1 Mayıs’a: Yastan Mücadeleye – Eylem Can

0

ateşleriz de mandıraları fabrikaları
topal karıncayı melhemleyip salıveririz[1]

Çalışırken neden yaralanıyoruz? Neden sakatlanıyoruz? Neden hastalanıp yıllara yayılan ölümlerle cebelleşiyoruz? İşçiler her gün ölürken, gazetelerde ancak üç satır, kamuoyu gündeminde üç gün yer bulabilirken –ki o da ancak toplu ölümlerde– neden patronların öldüğünü hiç duymuyoruz? Düşünmeden edemiyorum, ülkemizde aynı gün 301 patron ölseydi acaba neler olurdu? Neden yaralanmak, hastalanmak, ölmek işçilerin “kader”i, “fıtrat”ı olurken, patronların payına daha fazla kâr ve “velinimet”, “işçi babası”, “vatan hizmetkâr”ı olmak düşüyor? Neden işyerlerimiz “kaza”, sakatlık, hastalık ve cinayet mahallerine dönüşüyor?.. Her 28 Nisan İş Cinayetlerinde Hayatını Kaybedenleri Anma ve Yas Günü bana bu soruları tekrar tekrar sorduruyor.

Öngörülebilir ve önlenebilir nedenlerden dolayı her yıl ülkemizde binlerce işçinin öldüğü yakıcı ve çıplak bir gerçek olarak önümüzde duruyor. Dile kolay binlerce! İş Cinayetleri Almanağı verilerine göre 2012 – 2019 yılları arasında en az 13.059 işçi; SGK verilerine göre 2012 – 2019 yılları arasında 10.715 işçi; İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre 2012 – 2020 yılları arasında en az 15.791 işçi öldü. Yine İSİG’in verilerine göre, 11 Mart 2020 – 11 Mart 2021 tarihleri arasında COVID-19 nedeniyle en az 861 işçi öldü.[2] Meslek hastalıklarında durum nedir peki? “Türkiye’de en muhafazakâr tahmin ile 10 ila 15 bin çalışanın, uzun vadeye yayılmış iş cinayeti olarak tabir edebileceğimiz meslek hastalıklarından hayatını kaybetmesine rağmen, resmi istatistiklerde 2013’ten beri kimse ölmemiş gözüküyor. Her sene kanserden ölenlerin en az yüzde 10’unun mesleki kanserlere bağlı öldüğü hesaplanıyor. On binden fazla mesleki kanserden ölüm kayıt altına alınıyor olmalı, ama resmi rakam ‘0’.”[3] Basit bir gerçeği durmaksızın vurgulamamız gerekiyor: Çalışırken hiçbirimiz yaralanmayabilir, sakatlanmayabilir, hastalanmayabilir ve ölmeyebiliriz!

“Evde Kal” çağrılarının yapıldığı, kapanıyormuş gibi yapıp bir türlü tam kapanmanın uygulamaya geçirilmediği ülkemizde, “Evde Kal”amayan milyonlarca işçi hiçbir işçi sağlığı ve iş güvenliği tedbiri alınmaksızın çalıştırılıyor. Gün geçmiyor ki sosyal medyada sıkış tepiş işçi servisleri, yasak kapsamında tutularak çalışmaya zorlanan işçilerin haberlerine şahit olmayalım. Pandemi koşullarında işçileri işten atmak “yasak” deniyor, ama bir arka kapı patron kurnazlığına aralık bırakılıyor. DİSK-AR’ın açıklamasına göre 2020’de 177 bin işçi “ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller” gerekçe gösterilerek Kod-29 maddesiyle işten çıkarıldı.[4] Her gün Kod-29’la işten atılan işçilere yenileri ekleniyor. COVID-19 işçi sınıfı hastalığına dönüşürken işçiler aç kalmak, işsiz kalmak, işten atılmak, insanlık dışı koşullarda çalışmak ile ölüm arasında ölümlerden ölüm beğenmek durumunda bırakılıyor.

kamboçya’da kalkan kamçı
şaklar çukurova’da belimde benim
istanbul’da verilmeyen hak
durdurur dakota’nın volanlarını
ve der ki öpüp kaldırdığım ekmek
beni böyle yerdenyere çalan şey-
newyork’ta bitmişse grev
ben burada bil ki grev gözcüsüyümdür

28 Nisan’da dünyanın her yerinde, milyonlarca işçiyle birlikte “Çalışırken ölmek istemiyoruz!” şiarını yükseltiyoruz. “Çalışırken ölenleri hatırlıyor musunuz?” diye soruyoruz. “ ‘İş kazaları’ ve meslek hastalıkları öngörülebilir ve önlenebilir. Her yıl işyerlerinde, savaşlardakinden daha fazla insan ölüyor. Örgütlenme bu acıya tek çare! Önlem almak tek deva!” diyoruz. Hastalanmaya, sakat kalmaya ve ölüme sistematik olarak davetiye çıkaran iş organizasyonu ile “iş kazaları” ve meslek hastalıkları arasındaki ilişkiye dikkat çekiyoruz. Patronlar ve devlet üzerinde kamuoyu baskısı oluşturmayı amaçlıyoruz. Canımızı korumak için yan yana gelmeye, dayanışmaya, daha insani koşullarda çalışabileceğimiz iş organizasyonları yaratmaya çalışıyoruz. Adını bile bilmediğimiz işçilerin uzun mücadeleler vererek emek mücadelesi takvimimize kazandırdıkları 28 Nisan’da.

Peki neden 28 Nisan? Bu günün tarihçesine kısaca bakarsak.[5] 1984’te Kanada Kamu Çalışanları Sendikası (CUPE) sendika bazında; 1985’te Kanada Sendikalar Konfederasyonu ülke bazında tek taraflı olarak 28 Nisan’ı ulusal yas günü ilan etti. Bu günü seçme nedenleri, 28 Nisan 1914’ün Kanada’da ilk defa patronların “iş kazaları”nı tazmin etmesine dair kapsamlı bir mevzuatın kabul edildiği, “iş kazaları”ndaki patron sorumluluğun hukuken tescil edildiği gün olması. 1970’te Amerikan Emek Federasyonu ve Endüstriyel Örgütler Kongresi (AFL-CIO), 28 Nisan’ı çalışırken hayatını kaybeden bütün işçiler için anma günü ilan etti. ABD Kongresi’nden kapsamlı bir İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Yasası geçirilince devlet işçi sağlığının bir kamu sorunu olduğunu sembolik de olsa kabul etmiş oldu.

1989’da ABD’de, 1991’de Kanada’da, 1992’de İngiltere’de resmi yas günü olarak tanınan 28 Nisan’ı, 2001’de Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) “Dünya Çalışma Güvenliği ve Sağlığı Günü” ilan etti. 2017 itibariyle ABD, Arjantin, Avustralya, Belçika, Bermuda, Birleşik Krallık / İngiltere, Brezilya, Cebelitarık, Danimarka, Dominik Cumhuriyeti, İspanya, Japonya, Kanada, Lüksemburg, Malawi, Moldova, Panama, Peru, Portekiz, Tayland, Tayvan, Ukrayna ve Zambiya’da resmi yas günü olarak kabul edildi. Bangladeş, Benin, Çek Cumhuriyeti, Filistin, Finlandiya, Macaristan, Malezya, Malta, Nepal, Romanya, Singapur ve Yeni Zelanda’da sendikalar bazında anma günü yapılıyor, devletlerinin bu günü resmi yas günü ilan etmesi için kampanyalar düzenliyorlar.

2008’den beri hiçbir işçi çalışırken ölmesin diye mücadele eden Adalet Arayan İşçi Aileleri, 2013’ten beri yürüyüşler, salon etkinlikleri düzenleyerek 28 Nisan’ın Türkiye’de de İş Cinayetlerinde Hayatını Kaybedenleri Anma ve Yas Günü ilan edilmesi için mücadele ediyor. Unutmabeni çiçeğini sembol olarak kullanıyorlar. Resmi Anma ve Yas Günü ilan edilmesi için Meclis’e de giden Ailelerin talebi henüz yerine getirilmedi. Milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu ve Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun Meclis’e sundukları kanun teklifine de Meclis henüz ses vermedi. Başta Adalet Arayan İşçi Aileleri olmak üzere, milletvekillerinin, sendikaların, çeşitli sivil toplum örgütlerinin çabalarına rağmen, çalışırken ölen işçilere bir gün bile çok görüldü. Aslında bu durumun kendisi bile işçi hayatının ne kadar kıymetsiz olduğunun bir göstergesi.

28 Nisan sadece bir Anma ve Yas Günü değil. Dünyanın her yerinde ekmeğini kazanmak için çalışmak zorunda olan bizler, adını bile bilmediğimiz işçilerle, aramızda sınırlar, devletler, hükümetler olsa da, aynı büyük ailenin, işçi sınıfının mensupları olduğumuz için, farklı dillerde aynı sloganı hep birlikte haykırıyoruz: “Ölenleri an, kalanlar için mücadele et!” Peki ne anlama geliyor bu slogan?

birileri bir yerlerde durmadan yontuyordu
barışı mermer mermer
öfkeyi demir demir
sevgiyi tunç tunç
doyumsuz günler aşkına

Adalet Arayan İşçi Aileleri’nin başka işçilerin ölmemesi için sürdürdükleri mücadelelerine refakat ederken en sık tanık olduğum ifadelerinden biri, “Başkaları da bizim çektiğimiz acıyı çekmesin, bizim gibi canları yanmasın, bizim gibi yas tutmasın” oldu. En çok bitmeyen bir yastan bahsettiler, “Gün geçmiyor ki acımızı aynı şiddetle yaşamayalım. Bir gün olsun, bir saniye olsun unutmadık ki! Verdiğimiz adalet mücadelesi, kaybettiklerimize borcumuz, geride kalanlara sorumluluğumuzdur” dediler. Yas ve mücadeleyi aklımda yan yana getirmeye uğraştım yıllarca. Bütün toplumun gözü önünde Galatasaray Meydanı’nda, iş cinayeti mahallerinde, mahkeme salonlarında yaslarını tutup mücadele eden ailelerin yası bir mücadele biçimine dönüştürmelerini anlamaya çalıştım. Nâzım Hikmet’in Güneşi İçenlerin Türküsü’yle büyümüştük. Yas tutma zamanı değil, mücadele etme zamanıydı. “Vaktimiz yok[tu]onların matemini tutmaya!” Yas ile mücadele nasıl yan yana gelebilirdi?

Antigone düştü sonra aklıma. Savaşta ölen kardeşlerinden biri “vatanperver” olarak gömülürken diğeri “vatan haini” olduğu için naaşı kurda kuşa yem edilecekti. Antigone kral buyruklarına başkaldırıp kardeşini gömmek, yasını tutmak istemişti. Neredeyse 2500 yıl önce. Antigone’nin verdiği mücadele, günümüzde hâlâ sürüyor; tutmak istediği yas bizlere hiç yabancı değil. Cumartesi Anneleri’nden biliyoruz, Adalet Arayan İşçi Aileleri’nden tanıyoruz. Mezarları bile olmayan işçiler geliyor hatırıma. Naaşları bile teslim edilmeyen işçilerin yası nasıl tutulur, mezar diye neresi ziyaret edilir diye merak ediyorum. Afşin-Elbistan’da Ciner Holding’e ait Çöllolar Açık İşletme Kömür Sahası’nda meydana gelen göçüklerde ölen (6 ve 9 Şubat 2011) on bir işçiden dokuzunun hâlâ 50 milyon metreküp toprağın altında olduğunu hatırlıyorum. Ölenlerden Muhsin Koşan’ın kardeşi Ali’nin sesi yankılanıyor kulağımda: “Biz sadece iki şey istiyoruz: Kemikleri de olsa cenazelerimiz ve adalet!” Mezarları olmadığı için göçüğün olduğu yeri ziyaret ettiklerini anlatıyor Koşan. “Düşünebiliyor musunuz, katlettikleri kardeşimi ziyaret edebilmek için onu katledenlerden izin almak zorundayım” diyor.[6] Kozan Gökdere Köprü Barajı inşaatında tünel kapağının patlaması sonucunda ölen (24 Şubat 2012) on işçiden beşinin naaşına ulaşılamadığını hatırlıyorum. Ölenlerden Latif Değirmenci’nin eşi Meryem’in “En azından bulunup bir mezarı olsun istiyoruz. Kim istemez gidip bir mezarının başına oturup dua etmeyi”[7] deyişindeki acıyı yüreğimde hissediyorum.

Yas tutmak, kayıpla birlikte geliyor. Kaybettiğimiz bizim en kıymetlimiz, istisnasız her zaman. Eğer yas tutuyorsak, öncelikle dinlenmek, anlanmak istiyoruz. İnsan olarak hiçbirimize yabancı bir durum değil bu. Hepimiz tanıyoruz. Kişi olarak evimizde tuttuğumuz yas bir yere kadar ortaklaşıyor, ama bazı yaslar var ki hanelerden sokaklara taşıyor. Birden hepimize, insanım diyen herkese kendini dayatıyor. İşte bu noktada yas da şekil değiştiriyor. Dinlenmekten, anlaşılmaktan daha fazlasını istiyor. Kayba neden olan faillerin cezalandırılmasını, adaletin tecelli etmesini talep ediyor. Başka canların yanmaması, başkaları ölmemesi için mücadeleye dönüşüyor.

Adorno’nun “Gözümüzdeki kıymık en iyi büyüteçtir” sözünü hatırlıyorum. Bir yerden yaralandıysak bir kere, yaramızdan bakarız dünyaya. Yaramızdan doğru anlarız dünyayı. Benzer yaralar alan insanlar daha kolay yan yana gelir. Acının kardeşliğinde buluşurlar. Birbirlerini gözlerinden tanırlar. Konuştukları gibi kimse konuşamaz, acının dilidir, hakikatin dilidir, dilleri. Dinleyenler ancak kendi yaralarının izin verdiği ölçüde anlayabilir, ama her zaman mücadele edenlere refakat etme şansları vardır. Çıktıkları yolda seslerinin daha yüksek çıkmasına, daha duyulur olmasına refakat edebilme imkânları vardır. Dayanışmadır bu. Mücadeleye su taşımaktır. Dağları yerinden oynatmak değildir belki, ama küçücük taşları yoldan çekmektir. Herkesin yapabileceği kadardır, fazlası değil.

Ölenleri anmak, unutmamayı, unutturmamayı, belleği gündeme getiriyor. Her şey çok kolay, çok çabuk unutuluyor. Acıyla ilintiliyse daha da çabuk hanelerimizden, belleklerimizden uzaklaştırmak, unutmak istiyoruz belki de. Ama unutursak aynı acıların yeniden yeniden yaşanmasını nasıl engelleyebiliriz? Başka canların ölmemesini nasıl sağlayabiliriz? İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’nde patlayan lağım suyunu temizlemek için zorla indirildiği kanalizasyonda kaptığı enfeksiyon nedeniyle karaciğer yetmezliğine yakalanan, 17 Ağustos 2014’te ölen Zafer Açıkgözoğlu’nun ölümü beklerken yazdığı son mektubu geliyor gözlerimin önüne. “Biliyorum arkamdan iki gün ağlayıp üçüncü gün unutacaksınız. Hayatınıza hiçbir şey olmamış gibi devam edeceksiniz. Benden önce her sene iş kazasından ölen 1500 kişi gibi, SOMA’da ölen 301 işçi gibi…”[8] Zafer’i hiç unutmadım. Sahi siz hatırlıyor musunuz? Zafer’i unutursak eğer, başka Zaferler’in ölmemesini nasıl sağlarız?

uyan ey köşem bucağım
kırıkkolum iğriboynum sağırkapım dilsizim
vaktidir direnmenin
vaktidir şimdi
karataşın göbeğinde güzel gün
karataşın göbeğinde mutluluk
karataş çatladı çatlıyacak

Adalet Arayan İşçi Aileleri’nden eğer ölen işçilerin yasını tutmuyorsak işçiler için hakkaniyetli bir mücadele veremeyeceğimizi öğrendim. Mücadele takviminde 28 Nisan’ın 1 Mayıs’a bağlandığını. 1 Mayıs alanlarına artık gelemeyecek, artık mücadele edemeyecek olan on binlerce işçinin adımları, onların sesi, onların yarım kalmış hikâyeleri, ulaşamadıkları düşleri olmamız gerektiğini.

Çalışırken ölmek istemeyen işçilerin ülkenin dört bir yanında sürdürdükleri direnişlere destek olmaktır artık benim için 28 Nisan, 1 Mayıs. Kod 29’la her gün işten çıkarılan işçilerin sesine ses vermektir. Başta sağlık çalışanları olmak üzere COVID-19 nedeniyle ölen tüm işçilerin meslek hastası sayılması için mücadele etmektir. İşçi sağlığı ve iş güvenliği tedbirlerinin alınması için uğraşmaktır. İnsani çalışma koşullarını tesis etmek için elden geleni yapmaktır. Migros Depo, Sinbo, Baldur, Döhler, Ekmekçioğlu, PTT, TÜVTÜRK, Yasin Kaplan Halı ve Güven Boya, Mapfre Sigorta Tur Assist, Bayrampaşa Belediyesi, SML Etiket, Cargill, Uzel, CPS Otomotiv Tekstil ve Bel Karper başta olmak üzere direnen işçilerin yanında olmaya çalışmaktır.[9]

1 Mayıs benim için 2012’de Arka Sıralar dizi setinde çalışırken ölen Selin Erdem’dir. Birlikte hiç yürüyemediğimiz, yürüyemeyeceğimiz işçi kardeşlerimin hep hatırlanması, hiç unutulmaması için kelimelerim, aklım fikrim yettiğince yazmaktır. Sizler de 28 Nisan 1 Mayıs’a bağlanır diyorsanız, yas ve mücadele kardeşliğine benim gibi inanıyorsanız, 1 Mayıs’ta, iş cinayetlerinin aramızdan aldığı işçi kardeşlerimizden birinin adını, sesini, öyküsünü ses verebildiğiniz yer neresiyse oraya taşıyın. Adımlarını adımlarınıza katın.

[1] Yazı boyunca alıntıladığım dizeler Hasan Hüseyin Korkmazgil’in Kızılırmak şiirinden (Bilgi Yayınevi, 1996).

[2] Kolektif olarak çıkarılan İş Cinayetleri Almanağı’na (BirUmut Yayınları) 2012-2018 yılları arasında benim de katkım olmuştu. Almanaklar için bkz. http://iscinayetleriniunutma.org; İSİG İş Cinayetler Raporları için bkz. http://isigmeclisi.org/is-cinayetleri-raporlari; SGK Yıllık İstatistikleri için bkz. http://www.sgk.gov.tr/wps/portal/sgk/tr/kurumsal/istatistik/sgk_istatistik_yilliklari

[3] Zeynep Akgül, “2013 yılından beri kimse ölmemiş gözüküyor!”, Aslı Odman ile söyleşi, Jinha, 28.4.2021, http://jinhaagency.com/tr/tum-haberler/content/view/8338

[4]Kod-29 iptal edilsin… Mart ayında en az 142 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti…”, İSİG, 8.4.2021, http://www.isigmeclisi.org/20655-kod-29-iptal-edilsin-mart-ayinda-en-az-142-isci-is-cinayetlerinde-hayati

[5] 28 Nisan tarihçesini 2018 İş Cinayetleri Almanağı için hazırladığımız yazıdan derleyerek alıntıladım.

[6] “Göçükte yaşamını yitiren 9 işçi dört yıldır toprak altında: ‘Cenazelerimizi verin!’ ”, Birgün, 23.10.2015,

https://www.birgun.net/haber/gocukte-yasamini-yitiren-9-isci-dort-yildir-toprak-altinda-cenazelerimizi-verin-9322

[7] “5 aile hala mezar bekliyor”, Evrensel, 24.2.2013, https://www.evrensel.net/haber/49870/5-aile-hala-mezar-bekliyor

[8] “ ‘Arkamdan iki gün ağlayıp beni de unutacaksınız, her sene ölen bin 500 işçi gibi’ ”, T24, 18.8.2014, https://t24.com.tr/haber/arkamdan-iki-gun-aglayip-beni-de-unutacaksiniz-her-sene-olen-bin-500-isci-gibi,269033

[9] Sosyal medyadan elimden geldiğince işçi direnişlerini takip etmeye, seslerine ses vermeye çalışsam da, daha kapsayıcı olabilmesi için direnen işçilere dair verileri İSİG’in internet sayfasından aldım.

Share.

Comments are closed.