spot_img
spot_img
Ana SayfaAçıklamaUmut-Sen 2026 Konferansına Çağrı: Holdingci Güçlere Karşı Bir Siyasi Güç İnşa Edelim

Umut-Sen 2026 Konferansına Çağrı: Holdingci Güçlere Karşı Bir Siyasi Güç İnşa Edelim

20. asır bir devrimler çağı olarak başladı ve Sovyet devriminin sönümlenmesiyle bitti. Bu çağ emekçi kesimler ve ezilen halkların önemli bir kısmı için bir kazanımlar çağıydı. Sovyet devriminin korkusu, sömürge imparatorluklarının parçalanmasının sonuçları emekçiler lehine siyasi sonuçlar üretti; bu siyasi sonuçlar kimi zaman beraberinde iktisadi kazanımlar da getirdi. Fakat son çeyrek asırdaki küreselleşme sürecinde bu kazanımlar önemli ölçüde geri alındı. Böylece egemenler küresel olarak daha güçlü, zengin ve siyaseten daha etkin hale geldiler ama son on beş yılda bu tersine dönüşün farkına varan emekçi halklar da artık egemenlerin ideolojilerini daha az benimsiyor. Emperyalizmin halkları ikna kabiliyeti düştükçe egemenler saldırganlaşıyor. Soykırım ve savaş suçlarının normalleştiği günlerden geçiyoruz; Gazze, Güney Lübnan, Sudan yanarken iç siyasette de vahşet ve saldırganlık tırmanıyor. Mesela, Amerikan sokaklarında rejimin paramiliter gücü gibi işleyen ICE memurları artık beyaz yurttaşları da yargısızca infaz ederken aşırı sağ her yerde güçleniyor. Adı liberal demokrasiyle özdeşleşmiş Almanya, İngiltere gibi ülkelerde çeşitli konularda ifade özgürlüğünün kullanılması medeni ölüm anlamına gelecek sonuçlar doğuruyor; zorunlu askerliğin geri getirilmesi düşünülüyor ve sanayi üretimi halkın ihtiyaçları için değil savaş sanayinin gelişimi hedefiyle yeniden düzenleniyor.

Bu dönüşüm, ülkemizde çeyrek asırlık AKP iktidarında gerçekleşti. Neoliberal küreselleşmenin ilk anında sanayi istihdamı ve altyapı yatırımlarının yayılmasıyla bir refah yanılsaması yaşansa da, son on yılda ücretli kölelik düzeninin tahkim olması, işçi sağlığı ve iş güvenliği kavramlarının berhava olması, doğa talanının zirve yapması ve sağlıksız kentleşmenin sonuçlarıyla yüzleşilmesiyle yurttaşlar “gerçeğin çölü”nün ayırdına vardı. Gelinen noktada yıkımlar, hak kayıpları ve geleceksizlik AKP iktidarının sorumluluğu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu tespit doğru olsa da AKP’nin temsil ettiği iktidar koalisyonunu mümkün kılan tarihsel blok çok daha yaygın bir toplumsal örgütlülüğe sahiptir. Egemen sınıf bir azınlık yönetimidir, tekelci kapitalizm bu daralmayı oligarşik boyutlara taşıyarak yasal karar vericilerin sayısını iyice sınırlandırmıştır.

Peki böylesine dar tabanlı bir siyasal idare nasıl rıza üretir? Tarihsel blok kavramı bu noktada açıklayıcı hale gelir. Egemen sınıf toplum içinde aşağıya doğru saçaklanır. Karakoldaki polisi, taşra avukatını, yerel mafyayı, hocaefendiyi ve benzerlerini; geniş bir sosyal ilişkiler ağını egemen sınıfa ve bu saçaklanma yoluyla toplumu egemen sınıfa bağlar. Bu yapı toplumda rıza üretebildiği sürece görünmezdir. Ancak refah üretemeyecek, gençlere bir gelecek, emeklilere bir güvence vaat edemeyecek hale geldiğinde görünürleşir. Görünür hale gelmesiyle yurttaşın öfkesini tetikleyen bu muktedirler bütününe ve onların çanak yalayıcılarına holdingci güçler diyoruz. Erdoğan ve AKP’nin yönettiği Türkiye bu holdingci güçler adına ve lehine yönetilmektedir.

Dünyada üçüncü yeniden paylaşım savaşına yönelik güçler saflaşmasının yarattığı yeni dengeler, zoraki ittifaklar, çatlaklar işçi sınıfı ve emekçi halkın iktidarı hedeflemesi için özgül bir alan açıyor. Burjuva ideolojilerin tükenmişliği, adaletsizliklerin, yıkım ve savaşların ortasında ve de sosyalist ideolojinin yenilgisiyle “tükenmiş ama rakibi yok” algısı ile varlığını sürdüren kapitalist-emperyalist düzenin zincirin zayıf bir halkasından, Türkiye’den kırılabileceğine dair politik bir gelecek güzergahı pekala açabiliriz. Ülkemizin işçi sınıfını holdingci güçler karşısında bir egemen güç olarak inşa ederek siyasi-toplumsal iktidarı almak için hamle etmek ve “Holdingsiz Bir Türkiye” yaratmak için devrimci bir silkeleniş ve doğruluşla hareket edecek, toplumsal iktidar hedefiyle örgütlenecek bir siyasi güç inşası mümkündür.

Türkiye’de son yıllarda zaten sokaklar hareketlidir. EYT gibi nispeten zayıf toplumsal seferberliklerin dahi sonuç alması, ortaya çıkan bağımsız sendikaların cüreti, pandemi ve takip eden yoksullaşma döneminde insanları sokakta hak aramak için teşvik etmiştir. Ücretini alamayan madenciler, taşerona mahkum edilen işçiler, özel okul denilen işletmelerde sömürülen öğretmenler sokağa çıkmakta ve hedefini Ankara olarak belirlemektedir. Sorun siyasaldır ve siyasal olarak çözülecektir. Bu halkçı öfke patlamaları süreci; Erdoğan’ın iktidarını baki kılma amacıyla ana muhalefete karşı yaptığı operasyonlarla kesişmiştir. Ana muhalefetin protesto çağrısına refleks olarak meyleden kitlelerin tetiklediği bu önemli halk hareketi, doğallığında düzen sınırlarında düşünen ana muhalefetin varlığıyla bu canlılığı 2025 1 Mayıs’ının ötesine taşıyamadı. 

Bu süreçlerdeki sıkıntı, düzen içi siyasal güçlerin son tahlilde düzen içi bir politik ufukla hareket etmesidir. Bu sınırlı siyasal ufuk bizlerin köklü geleceksizlik, güvencesizlik sorunlarımızı, yurttaşlık haklarımızın aşındırılması başta olmak üzere haysiyetimizi temelden tehdit eden yapısal meseleleri göğüslemekten uzaktır. Biz emekçilerin sorunlarının çözümünün saklı olduğu yer düzen içi güç kavgaları değildir çünkü nihai çözüm düzenin içinde değildir. Bu köklü dönüşüme karşı, bundan kar eden toplum kesimlerine karşı örgütlü bir duruş sergilemeliyiz.

Bizim önerimiz açık ve net: Holdingci güçlere karşı bir siyasi güç inşa edelim. Peki nasıl? Kendi dedenin, babanın, ninenin, annenin hayatını düşün. Nasıl yoksullaştılar? Sana kadar bu süreç nasıl gerçekleşti? Köle gibi çalışmaya nasıl mahkum edildin? Kaderin bu muydu? Zenginler daha da zengin olurken, daha da yoksullaşmak, çalışırken ölmek, sakat kalmak, evine, tarlana çökülmesi… Bu ne biçim bir kaderdir? Öfkeleneceğin, bilinçleneceğin zemin burasıdır. Bizler yoksullaşırken kimler zenginleşti? Düşmanlarının ve onların ortaklarının gerçek izini süreceğin soru da budur.

Yalnızız, ama çaremiz de var. Her şeyi üreten işçiler ve emekçi halkımız yeni bir yaşamı da yaratmanın gücünü ortaya koyacaklar. İlk görevimiz aramızdaki holdingci unsurları temizlemek, çevremizdeki çekinen, sessiz kalan yığınları etrafımızda kenetlemektir. Yaşadığımız, bulunduğumuz her yerde bize benzeyenlerle konuşmalı ve oralardaki haksızlıklara, haysiyet kırıcı tavırlara, hak kayıplarına karşı birbirimizi güçlendirecek şekilde tavır almalıyız. İnsanlar sokağa çıktığında yanlarında olmalı, tereddüt ettiklerinde cesaretlendirici tutum takınmalıyız. Dayanışmayı en aşağıdan başlayarak yukarıya doğru örmeli, ağlarımızla yaşam alanımızı çerçevelemeliyiz. Bu alternatif kamusallık kendi politik gündemi olan bir toplumsal muhalefet bloğu karakteri kazanacaktır. Ondan sonraki adımı da bu gücün pekliği ve holdingci güçlerde yarattığı telaş belirleyecektir. Şimdi bu ilk adıma odaklanalım. Geleceği kazanalım. Sonrasında kazanılacak bütün bir dünyanın yolları belirecektir.

Bu anlayışla emekçi halkımızı Kasım ayında toplayacağımız 2026 Umut-Sen Konferansına çağırıyoruz. Bu yıl konferansımızda geçen yıllardan daha farklı olarak yukarıda altını çizdiğimiz siyasal sorunları ve bunlara karşı atılacak olası ilk adımların ana başlıklarını birlikte tartışalım istiyoruz. Emekçilerin iktidarı için bir siyasal programın oluşturulmasının mümkün ve gerekli olduğunu gösterip, kurtuluş için düzen muhalefetine mecbur olmadığımızı dünya aleme haykırmak niyetindeyiz. Bu iddiayı paylaşan herkesi Kasım ayında İstanbul’a, Umut-Sen Konferansına çağırıyoruz.

Celaliler kazanacak, haramiler kaybedecek!

spot_img
İlgili İçerikler

Son Eklenenler