Umut Kocagöz
Türkiye ucuz işgücü ve doğanın amansız yağmasına dayalı, holdinglerin daha fazla zenginleştiği ve halkın yoksullaştığı bir sermaye birikim rejimi içinde. Ülkenin her yanında maden ve enerji projelerinin bu kadar çok olmasının sebebi, bu birikim rejimini tahkim etmek. Enerji ve maden sektörlerinin emperyalist sistem açısından kritik yeri var kuşkusuz. Türkiye’de holdingler ve güç ilişkileri bu yeri tahkim etmek için maden ve enerji projelerine daha fazla yükleniyor. Sonuç olarak halkın daha fazla mülksüzleştiği, doğasından ve sağlığından olduğu kitlesel bir yıkımla karşı karşıyayız.
Maden ve enerji projelerine yönelik ruhsatların peynir ekmek gibi dağıtıldığı bir dönemdeyiz. Artık maden ve enerji projelerinin uğramadığı herhangi bir şehir yok. Bakanlıklar, Cumhurbaşkanlığı, alt kurumlar, holdinglerin talepleri ve çıkarları yönünde hukuki düzenlemeler yapma, el koyma, devletin kolluk gücünü seferber etme gibi işleri düzenliyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, ve pek tabi Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı ile ona bağlı MAPEG kurumunun uhdesinde, ülkenin her yerinde yağma, talan, gasp, işgal pratikleri sürüyor. Halkın toprağı, köyü, yaşamı; yasalar, kararnameler, ya da gerektiğinde zor yoluyla halkın elinden alınıp holdinglerin kontrolüne veriliyor. Meselenin özü, özeti budur.
Holdingci karakterin artık ayan beyan ortada olduğu bir dönemi yaşıyoruz.
Halkımız bu talanı, sömürüye dayanan sermaye aktarımını bizzat yaşayarak deneyimlediği, her farklı sektörde, memleketin pek çok yerinde direnenler sayesinde gördüğü gözlemlediği; kendi inandığı, takip ettiği partilerin, STK’ların, devlet kurum ve organizasyonlarının da bu sürece aracılık ettiğini gördüğü için, aktif ve canlı bir direniş pratiği hemen her yerde kendini gösteriyor.
Ülkenin hemen her yerinde direnenlerin, direnen yerellerin, toplulukların sayısı artıyor, deneyimi birikiyor; kazanımlar ve kayıplardan öğrenenler çoğalıyor. Mevcutta süren çeşitli direnişlerden örnekler vermek gerekirse;
Aydın’ın Alamut, Kuyucak, Kurtuluş köylerinde JES projelerine karşı davalar açıldı, keşifler gerçekleştirildi. Yöre halkı kitlesel bir şekilde bu projeleri istemediğini gösteren buluşmalar, eylemler yaptı. Şirketler projeleri değiştirip değiştirip yeniden bu havzalara girmeye çabalıyor.
Giresun Sekü ve Çatalağaç’ta Alagöz holdinge bağlı maden projelerine karşı mücadeleler sürüyor. Köylüler gerek dava gerek fiili mücadeleler, nöbetler yoluyla Alagöz’ün hukuksuz uygulamalarına karşı topraklarını savunmaya devam ediyor.
Ordu’nun Perşembe yaylasında Taşzemin holdingin yağmacı altın madenciliği projesine karşı yöre halkı mücadelesini sürdürüyor. Ordu valisinin projenin yapılması için bizzat seferber olduğu bu talana karşı, bilirkişi ek raporu geçtiğimiz günlerde yayınlandı ve “üstün kamu yararı” yaylanın korunması görüşünü verdi. Dolayısıyla Perşembe yaylasında mahkemenin sondaj faaliyetlerini durdurması, iptal etmesi ve yaylayı koruma altına alması gerekiyor.
Rize’nin Pazar ilçesi Zelek balıkçı köyünde geleneksel balıkçılık faaliyetlerini, yaşantılarını ve denizlerini savunan balıkçı köylüler, Kuzuoğlu grubuna ait kafes balıkçılığı projesine karşı yaklaşık üç yıldır sürdürdükleri mücadeleyi fiili nöbete çevirdiler ve iki ayı aşkın süredir limanda gece gündüz nöbet tutuyorlar. Ağustos sonunda şirketin jandarma eşliğinde limana malzeme indirmesine karşı direnirken gözaltına alındılar. Nöbetlerinden vazgeçmediler.
Muş’un Varto ilçesinde yapılması planlanan JES projesine karşı köylüler ve yöre halkı 130 günü aşkın süredir fiili, 7/24 esasıyla nöbet tutuyor. Herhangi bir sondaj girişimine müsade etmeyen ve etmeyeceğini de beyan eden Vartolular, ayrıca İzmir’de JES projesinin sahibi olan IGNIS H2 şirketinin merkezi önünde eylem yaparak şirketi bölgeye sokmayacağını ilan ettiler. Vartoluların nöbeti kararlılık ve coşkuyla sürüyor.
Muğla Deştin’de çimento fabrikası yapmak isteyen şirkete karşı kararlı bir mücadele yürüten Deştinliler, şirketi kollayan bilirkişi raporuna karşı adalet nöbeti başlattı. Türlü oyunlarla hukuki süreci kendine çevirmek isteyen şirkete karşı köylüler bu oyunu kabul etmediğini haykırmaya devam ediyor.
Ve Akbelen’de, yıllardır süren fiili meşru mücadelede acele kamulaştırma kararının yürütmesi durdurulduktan sonra İkizköylü direnişçi dostumuz Esra Işık tahliye edilmiş, akabinde Milas adliyesinde hapis cezası verilmiş; köylülerin kararlı ve ısrarlı mücadelesine verilen bu göz dağı fayda getirmemişti. Danıştay, yürütmeyi durdurma kararı sonrasında 16 Eylül 2026 tarihine duruşma vermişti; İkizköylüler de 16 Eylül’de kitlesel bir şekilde Danıştay önünde olmaya hazırlanıyor.
Akbelen duruşması sonrasında yukarıda saydığımız ve sayamadığımız farklı mücadele yerellerinden gelen, maden ve enerji projelerinin kıyısında direnenler, holdingci yapının kilit aktörü olan MAPEG önünde buluşarak köylü kürsüsünde sözlerini söyleyecek. Geçtiğimiz yıl maden yasası sürecinde mücadele alanlarının doğrudan ve aracısız söz söyleme zemini olarak kurulan köylü kürsüsü fikri ve zemini, mücadeleleri bir araya getirmeye, insanların özneleşmesine katkı sunmaya devam ediyor.
Bursa’nın pek çok yerinde maden projeleri, Eskişehir’de altın madeni ve yakın zamanda ilan edilen Nadir Toprak Elementleri için acele kamulaştırma, Trakya’da TransAtlantic şirketi için büyük bir alandaki acele kamulaştırma, Gümüşhane, Diyarbakır, Şırnak, İzmir, Bingöl, Manisa, Uşak, Afyon’da, Artvin’de, Samsun’da, Kocaeli’nde maden, JES, GES, RES, vb. projeler sebebiyle yörede yaşayanların topraklarına, üretim ve geçim araçlarına, doğalarına çökülmesi, talan edilmesi yoluyla holdinglere servet aktarımına karşı mücadeleler var, sürüyor, sürecek. Ülkemiz bu açıdan toprağına, yöresine, doğasına sahip çıkan irili ufaklı toplulukların sayısız direnişine, farklı yol yordamlarla mücadelelerine şahit olmaya devam edecek.
Her yerde mücadeleleri büyütmek için daha fazla kişinin katılımını teşvik etmek en temel görev. Halkın daha fazla özneleşmesini, kendi mücadelelerinin sahibi olmasını, temsilden kovulmayı tersine çevirmek görev. Bu mücadeleler en nihayetinde sermaye birikimi için toplumsal olana, doğaya, geçim araçlarına, geleneklere, bizi biz yapan her şeye el koymanın; bizi mülksüzleştirmenin, işçileştirmenin, ucuz işgücü haline getirmenin, haysiyetsizleştirmenin karşısında ekmeğimizi, toprağımızı, onurumuzu, doğamızı, haysiyetimizi savunma mücadeleleri. Bu mücadeleler birbirini hiç tanımayan ve neoliberal dünya içinde yabancı ve düşman kılınmış insanların kardeşleşme, yoldaşlaşma mücadeleleri. 16 Eylül halkın topraklarına, emeğine sahip çıktığı kadar kendi mücadelelerine de sahip çıktığını özneleşerek, önderleşerek göstermeleri aynı zamanda. Çizgimiz 16 Eylül’de köylülerin açtığı yolda yürüme çizgisidir. Bu yolda kardeşliği büyütelim.



