spot_img
spot_img
Ana SayfaManşetSınıfın çocukları lanetli mi?

Sınıfın çocukları lanetli mi?


“Ailem güvende” değil! Bir yanda kutsal aile söylemi diğer yanda açıklanan istatistikler. Soğuk sayısal veriler ardında hayatlarımız var. Barınma, sağlıklı gıdaya erişim, nitelikli eğitim ve güvenli oyun alanlarından mahrum bırakılmış, çalışmak zorunda kalan, çalışırken ölen, yoksullaştırılarak hayata yenik başlayan çocuklar; işçi sınıfının çocukları. Bu yazı dizisi, aile içinde yoksulluğu en derinden hisseden çocuklar için hazırlandı.

Burcu Çıra

Türkiye gibi ülkelerde hard kapitalizmin sonuçları, halkın büyük çoğunluğu için de hard yoksulluk vadediyor. Zamanın büyük çoğunluğunu çalışarak geçirmekle geçinebilmek şöyle dursun, daha fazla borçlanmak ve yaşamımızdan git gide daha fazla kısmak artık kanıksanmış halde. İnsanlarımız şayet atalarından kendisine kalan mülklerine tutunabiliyorsa ne ala; çoğunluk ya miras malı evini satıp daha küçük evlere ya da dar odalı ve pahalı kiracılık hayatına geçiyor. Bir kesim, çocuğuna iyi bir gelecek inşa etme, devletten ümidi çoktan keserek eğitimi için özel okula gönderme, spor aktivitelerine dahil etme, tiyatroya, sinemaya, deniz tatiline götürme arzusu içinde olsa da çoğunlukla bunu gerçekleştiremiyor.

Geçinmek kelimesi dilimize o kadar yerleşmiş ki, aza razı gelerek yaşamak anlamına geldiğini dahi unutuyoruz. Çünkü çok uzun yıllardır aza razı gelebilecek dahi bir yaşam bırakmadı bize kapitalizm. Onun yerine yokluk, yoksulluk, yoksunluk bıraktı. Ev kiralarının asgari ücreti çoktan geçtiği dönemlerdeyiz. Bekar bir yaşam sürüyorsak iki işte çalışıyoruz, aile evinde yaşıyorsak eve bakmakla yükümlüyüz, evli bir hayat sürüyor ve çocuklarımız da varsa geçinebilmek için evdeki her ferdin çalışması gerekiyor. Küçük burjuva ve burjuva sınıfına ait değilsek bu anlattığım tablo, çoğunluğu oluşturan, giderek daha da işçileşen halkın gerçekliği. İşçi sınıfının fertleri çoğalıyor ve bu sınıfın çocukları da işçileşiyor. Yetişkinlerin bir evi geçindirme çabası insanlığını ve kendini unutturan bir düzeyde. Barınma, gıda, sağlık, giyim gibi yaşamsal ihtiyaçları giderme konusunda Maslov’un piramidindeki temel basamaktan yukarıya çıkamıyoruz. Eskiden kirayı ve faturaları ödeyememe yetişkin çalışanların derdiydi. Artık çocuklar da bu derde ortak olmak zorunda bırakıldı. Bir ev yoksul ise o evin içerisindeki herkes yoksuldur. Yoksul çocukluklar geçirmiş olan bizler de çocukken yoksulluğumuzun farkındaydık ancak, bunu giderme hissiyatı bu kadar yaygın şekilde oluşmuyordu bizde.

Peki neden böyle oldu? Bu Allah’ın takdiri mi, işçi sınıfı çocukları lanetli mi?

Devlet, tıpkı anne babalarına yaptığı gibi çocukları da sermayeye çoktan teslim etti. Çocukların yaşamına doğrudan ve giderek daha derin biçimde müdahale eden, çocukluk dönemini her biçimiyle sınıfsal ve gelişimsel olarak devamlı dizayn eden, çocuklar için yoksulluğu yeniden üreten sermaye-devlet ilişkisi ile hemhaliz. Çeyrek asırlık AKP iktidarında otoriteden en sık duyduğumuz cümlelerden birisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın halka, “en az üç çocuk yapın” söylemi olabilir. Çok çocuk demek sermayeye çok daha fazla ucuz iş gücü demektir. Yoksulluğun artması ve çalışma yaşının anaokulu çağına inmesi tam da bu nedenle kapitalizmin çok iyi işlediğinin göstergesidir. Çocuk emeği sermaye açısından ucuzdur, örgütsüzdür, pazarlık gücü yoktur. Kendi hakkını savunma olanağı daha düşüktür. O yüzdendir ki sermaye böylesi askeri daha fazla istiyor; devlet, aile kavramının toplumdaki kutsal karşılığını kullanarak, yani halkı uzun süreler boyunca manipüle ederek, “çok çocuk doğurun” söylemini üretiyor. Sermaye açısından işleyiş tıkır, halkta sofralar kuru bakır…

Holdinglerin aparatı TÜİK’in dahi 2025 yılı verilerine göre Türkiye’de 0-17 yaş grubundaki çocukların %36,8’i yoksul veya sosyal dışlanma riski altında. Bu oran, toplam nüfusun %27,9’luk ortalamasının yaklaşık 9 puan üzerinde. Denklemi kurmak zor değil, yoksulluk çocukları toplumun geri kalanıyla eşit biçimde etkilemiyor; sınıfsal eşitsizlikler çocukluk döneminde daha erken, daha kalıcı ve daha yıkıcı sonuçlar üretiyor. Yoksulluğu çocuk için yalnızca gelir eksikliği olarak okuyup salt bir acıma söylemiyle geçiştirmek yanlıştır. Çocuk için yoksulluk yeterli ve sağlıklı beslenememek, eğitim sürecinde eşit koşullara sahip olamamak, hatta eğitim hakkına sahip olamamak, sağlık hizmetlerine zamanında ve yeterli biçimde erişememek, güvenli bir konutta ve güvenli bir çevrede yaşayamamak, oyun oynayacak, spor yapacak ve dinlenecek alanlardan yoksun kalmak, tatil yapamamak, sanata, kültüre ve sosyal yaşama erişememektir. Yükümlü olmadığı geçim derdine ortak olmak, küçük bedeniyle ağır işlerde çalışmak; çalışırken iş kazalarında sakatlanmak veya iş cinayetlerinde ölmek, yiyemediği bir dilim baklavaya el uzattığı için ıslah evlerine gönderilmektir. Ailesinin geliri, yaşadığı ev, ebeveynlerinin çalışma süreleri, onlarla geçirebildiği vakitler ve geçirebiliyorsa onun niteliği, doğalında erişebildiği duygusal ihtiyaçlar, sağlık hizmeti, yaşadığı mahallenin yapısı ve kamusal hizmetlere ulaşma imkânı çocuğun yaşam koşullarını doğrudan belirliyor. Bir çocuğun okuldan sonra ders çalışabileceği uygun bir odaya sahip olup olmaması, beslenme çantasının ve içinin yeterli bir besinle dolu olup olmaması, özel ders alıp almaması, güvenli bir parkta oynayıp oynayamaması, yaz tatiline gidebilmesi ya da çalışmak zorunda kalıp kalmaması sınıfsaldır.

Düz bir şekilde ifade etmek gerekir, çocukları eşitsiz bir biçimde ayıran bu sistem ahlaksızdır. Yoksullaştırılmış ve köleleştirilmiş işçilerin çocukları ve hatta onların da işçi çocukları için sermayenin çizdiği, devletin uyguladığı bir “kader planı” bu. Diyanet Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün İlâhî İmtihan, Musibetler ve Sabır başlıklı çalışmasında; “Bütün tedbirlere rağmen fakirlik, yoksulluk, kıtlık, pahalılık ve benzeri olumsuzlukların yaşanması, ilâhî imtihanın olduğu bir vakıadır.” cümlesi yer alıyor. Yine Diyanet’in yayınlarında Mutluluğun Dinamiği başlığında şöylesi bir bölüm var; “… dünya nüfusunun büyük bir kısmının karşı karşıya olduğu yoksulluk ve açlık tablosu, daha üst bir kader planının bir parçası olarak imtihan vesilesi olsa da…” Büyük tahliller yapmamıza gerek yok, holdingci güçler on yıllardır bize yoksulluğun bir kader olduğunu söylüyor ve sabretmemiz gerektiğine dair telkinlerinde bulunuyor. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın bizim kadar sabrı olmadığı açık, kendisi defalarca kez sahip olduğu lüks otomobillerle anıldı. Hiçbir zaman Bilal Erdoğan’ın, Koçların, Sabancıların çocuklarının sabretmesi gerektiğine dair vaazlar duymadık. Biz burjuva çocuklarını genellikle dünyanın en iyi okullarında okurken, en iyi dil eğitimlerini alırken, önünden geçemeyeceğimiz restoranlarda ismini telaffuz edemeyeceğimiz yemekleri yerken, falanca adasının filanca denizinde tatil yaparken, at binerken televizyon ekranlarında veya haber sitelerinde görüyoruz. Bu kimseler ise bizim çocuklarımıza pişkince açlığı, yoksulluğu, çalışma yaşamını, MESEM’leri, meslek liselerini reva görüyor. Eğitim ile üretim arasındaki ilişkide çocukların gelişimi denklemden çıkalı çok oldu. Eğitim ülkemizde sermayenin ucuz işgücü ihtiyacı üzerinden kuruluyor. Bu sebeple eğitimin holdingleşmesi tabirini ne yazık ki rahatlıkla kullanabiliyoruz. İSİG Meclisi’nin 2025-2026 eğitim-öğretim yılı verilerine göre 509 bin 85 MESEM öğrencisi, 224 bin 346 işletmede çalışıyorken, 254 bin 60 Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi öğrencisi de bu işletmelerde “eğitim” görüyor. Yani yaklaşık 765 bin çocuk, eğitim tabelası altında yasal zeminle işyerlerinde çalışıyor. Sermeye piyasasının ihtiyaçlarına göre eğitim politikaları geliştirilirken, çocukların eğitim hakkı sermayenin ucuz emek ihtiyacına tabi bırakılıyor. Bu nedenle çocuk yoksulluğu ile holdingci düzen arasındaki ilişki mekanik değil yapısaldır.

Son 12 yılda en az 770 çocuk iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Kaldı ki bu veriler, kayıt altına alınabilen ölümlerdir. Ancak biz hiçbir patron çocuğunun çalıştığını duymayız, ya da hiçbir patronun kader planının olduğunu da görmeyiz. Ama her geçen gün İSİG Meclisi verilerinde çalışırken ölen çocukların isimlerini ve fotoğraflarını daha fazla görüyoruz. Keza işçi çocuklar için iş kazaları araştırması yaptığımızda SGK tarafından aylık bağlanan “sakat çocuk işçi” sayısının on binleri bulduğuna şahit oluyoruz. Çocuklar tarımda, sanayide, tekstil atölyelerinde eskiye göre daha fazla çalışıyor. Kot pantolon taşlama işinde çalışan yüzlerce çocuk Silikozis tanısıyla SGK tarafından aylığa bağlandı. Bu hastalık yetişkin işçilerde bilinen meslek hastalığıdır.  Özellikle Kürdistan’da bu oran oldukça fazla. Elbette İbn Haldun’a atfedilen ve günümüzde de yaygınca kullanılan sözün aksine coğrafya da yoksulluk da kader değildir.

1976 1 Mayıs mitinginde bir işçi çocuğunun “işçi çocukları da patron çocukları kadar sevimlidir!” pankartını tutması ne öylesine yazılmış afili bir cümle ne de demagojidir. Patron çocuklarının çocukluğunu en iyi şekliyle yaşaması hak görülürken, işçi çocuklarının kuşaklarca yapışan lanetli bir yaşam sürmesi olsa olsa şeytan icadıdır. Marx’ın, Kapital’in 1. cildinde kullandığı, “Sermaye, vampir gibi, ancak canlı emeği emerek yaşayan ve ne kadar çok emek emerse o kadar çok yaşayan ölü emektir.” cümlesi sermayenin deccal ruhunu çok iyi tanımlıyor. Çocukların işyerlerinde değil okullarda, sokaklarda, gönlünce ve onlara uygun şekillerde dizayn edilmiş parklarda, hak ettikleri tatil yerlerinde olması için yalnızca ‘çocuk işçiliği yasaklansın!’ demek yetmez; çocukları bu yoksulluğa, yaşamdan mahrumiyete iten, onları çalışmaya zorlayan holdinglerin düzeninin karşısına dikilmek gerekir. Çocuk yoksulluğuna karşı mücadele, emekçilerin ücret mücadelesiyle, kamusal eğitim ve sağlık hakkıyla, güvenli ve nitelikli kamusal yaşam alanları talebiyle, çocuk işçiliğine ve MESEM’ler üzerinden kurulan erken işçileştirme düzenine karşı mücadeleyle birleşmek zorundadır. Türkiye’de her üç çocuktan ikisi yoksulken yalnızca çocukların neye ihtiyaç duyduğunu tartışmak yetmez. İşçilerin ürettiği zenginliğin neden aynı işçilerin çocuklarının beslenmesine, eğitimine, sağlığına, oyununa ve geleceğine ayrılmadığını söylemsel teşhir düzeyinden de çıkarmak gerekir. Holdinglerin devasa zenginliğini, yapısını, işleyişini, varlığını ve devletle kurduğu yapısal ilişkiyi kavrayıp, buralarla bütünlüklü bir mücadele vermemiz kendi çocuklarımızdan başlayarak tüm dünya çocukları için, onlar adına ve onlarla beraber bir mücadelenin parçası olmak hem tarihsel hem de insanlık görevimizdir. Çocukların yaşamı, geleceği, bedenleri, holdinglerin birikim planlarına bırakılamaz. İşçi, yoksul, emekçi halkın çocuklarının üzerindeki bu laneti kaldırmak, bize biçilen sömürü lanetini kırmaya denktir. Bunun için çocukların öncüsü, örgütleyicisi olduğu birleşik bir mücadele hattını önümüze koymanın vakti daha fazla geçmeden, düşlerimizdeki özgür dünyayı çocuklarla birlikte inşa etmenin parçası olmamız şart.

spot_img
İlgili İçerikler

Son Eklenenler