Mahmut Yılmaz
Pazartesi okullar açılıyor. Çocuklar sıralarına dönecek, çantalar hazırlanacak, kalemler alınacak, öğretmenler sınıflara girecek. Veliler çocuklarını okul kapısından bırakacak. Ama Tunç onların arasında olmayacak. On üç yaşındaydı. On üç. Bir tamirhanede çalışıyordu ve öldü. İnsan bazen böyle bir haberi okuyunca ne söyleyeceğini bilemiyor. Çünkü kelimeler, çocuğun yaşına çarpıp kırılıyor. On üç yaşında.
Buna “iş kazası” deniyor. Kapitalizmin kullanışlı kelimelerinden biridir “kaza”. Çünkü kazanın faili yoktur. Kaza kendiliğinden gelir. Böylece toplumsal bir ilişki, teknik bir arızaya; sınıfsal bir düzen, talihsiz bir ana dönüşür. Oysa burada yalnızca bir çocuk ölmedi. Bir düzen; holding düzeni kendisini yine ele verdi.
Bir çocuğun çalışmak zorunda kalması kaza değildir. Yoksulluk kaza değildir. Güvencesizlik kaza değildir. Denetimsizlik kaza değildir. Bir patronun güvenliği maliyet hesabının içine koyması kaza değildir. Çalışırken ölmek, bütün bu koşulların birbirine bağlanmasının sonucudur. Asıl olay çok daha önce başlamıştır: Bir ailenin gelirinde, bir işyerinin ücret politikasında, bir kamu kurumunun denetiminde, bir patronun kâr hesabında ve bütün bunların üzerinde sermayenin bitmeyen birikim zorunluluğunda.
Sermaye duramaz. Büyümek zorundadır. Daha fazla üretmek, daha fazla dolaşıma sokmak, daha fazla kâr etmek zorundadır. Bu hareketin karşısına çıkan her şey maliyet olarak görünür. İşçinin zamanı maliyettir. Güvenlik önlemi maliyettir. Eğitimin kamusal yükü maliyettir. İnsan hayatı bile çoğunlukla maliyet kalemidir. Sonra bize ekonomik büyümeden söz edilir. Fakat sormamız gereken basit bir soru vardır: Kimin büyümesi?
Çünkü sermaye büyürken çalışanların hayat küçülebilir. Bir holdingin bilançosu genişlerken bir işçi ailelerinin mutfağı yoksul mutfağına dönüşür. Saray mutfağından vaaz edildiği gibi porsiyonu küçülebilir. Bir şirketin değeri artarken bir çocuğun geleceği eksilebilir. Bir yerde servet birikirken başka bir yerde insanların zamanı, bedeni ve umudu mülksüzleştirilebilir. Bazı çocuklar geleceğe hazırlanır; bazı çocuklar başkalarının geleceğini üretmek üzere erkenden çalışmaya hazırlanır.
Modern iktidarın en büyük maharetlerinden biri de budur: Artık her zaman emretmesine gerek yoktur. İnsanları kendi hayatlarının zorunlulukları aracılığıyla çalıştırabilir. Yoksul aile çocuğunu çalıştırmayı bir tercih gibi görmeye başlayabilir. Çocuk çalışır çünkü başka yolu yoktur. Başka yolu olmadığına inandığı için çalışır. Böylece zorlama görünmezleşir, sömürü tercih gibi görünür, yoksulluk kader gibi anlatılır ve sermaye birikimi başarıya dönüşür.
Pazartesi okullar açılıyor. İşte bu nedenle Tunç’un ölümü yalnızca bir işyerinin meselesi değildir. Okul ile atölye arasındaki mesafenin neden bazı çocuklar için bu kadar kısa olduğunu sormaktır. Bazı çocukların çantasında kitap vardır, bazılarının elinde tornavida. Bazılarının geleceği vardır, bazılarının emeği. Ve biz bütün bunları aynı toplumun doğal manzarasıymış gibi kabul ederiz. Asıl tehlike de budur: Eşitsizliğin gündelik hayatın içine gömülmesi ve görünmez hale gelmesi.
Sonra çocuk ölür. Devlet tutanak tutar. Gazeteler haber yapar. Bakanlık denetimlerden söz eder. Patron açıklama yapar. Herkes üzülür. Ve pazartesi okullar açılır. Hayat devam eder.
Ama hangi hayat? Yasın burada politik bir anlamı vardır. Yas yalnızca kaybedileni hatırlamak değildir; onun neden kaybedildiğini unutmamaktır. Bu nedenle Tunç’un ardından yalnızca başsağlığı dilemek ve üzülmek yetmez. Çocuk neden çalışıyordu? Kim kazanıyordu? Kim risk alıyordu? Kim denetliyordu? Kim görmedi? Ve en önemlisi, bir çocuğun hayatı neden ekonomik bir hesabın içine sokulabildi?
Bu sorular sorulmadığında ölüm bireyselleşir. Oysa ölüm toplumsaldır. Sınıfsaldır. Çünkü hayatlarımız birbirinden ayrı değildir. İşçinin ücreti çocuğun geleceğidir. Çocuğun eğitimi toplumun ortak zenginliğidir. Güvenlik bir ayrıcalık değil, ortak bir haktır. Bir çocuğun zamanı bir holdingin bilançosuna yazılamaz.
Bu yüzden mesele yalnızca Tunç için adalet değildir. Mesele, çocukların hayatının sermayenin birikim hareketinden bağımsız olduğunu ilan etmektir. Pazartesi çocuklar sınıflara girecek. Belki öğretmenler onlara geleceği anlatacak. Oysa geleceğin yalnızca anlatılacak bir şey olmadığını hatırlamamız gerekiyor. Gelecek, bugün kimin yaşayabileceğine, kimin çalışmak zorunda bırakılacağına ve kimin hayatının korunacağına verdiğimiz kararlarda kuruluyor.
Tunç’un ölümü örgütlenmiş bir cinayettir. Çünkü sermaye örgütlüdür. Dolayısıyla yoksulluk örgütlüdür. Güvencesizlik örgütlüdür. Çocuk emeği örgütlüdür. Süfli, mafya bozuntusu holding sahipleri örgütlüdür. Ve bütün bunların sonunda ölüm gelir. Pazartesi okullar açılıyor ama Tunç sırasında olamayacak.
Çok olduğumuzu tam da burada hatırlamalıyız: Sermayenin karşısına yalnızca birey olarak değil, birbirinin hayatını savunan insanlar olarak çıktığımızda. İşçinin meselesi çocuğun meselesinden ayrı değildir. Çocuğun geleceği işçinin ücretinden ayrı değildir. Birinin güvencesizliği hepimizin güvencesizliğidir. Çünkü sermaye bizi birbirimizden ayırarak yönetir; biz ise ortak olanı savunarak güçleniriz. Bu nedenle Tunç’un ölümü karşısında söylenecek söz “başımız sağ olsun” ile bitmemelidir.
Başımız sağ olsun. Ama ardından şunu da söyleyelim: Yeter. Çocuk emeğine yeter. İş cinayetlerine yeter. Güvencesizliğe yeter. Sermayenin sınırsız birikim hakkına yeter. İnsan hayatının kâr hesabına sokulmasına yeter. Çünkü protesto, yalnızca öfkenin dışavurumu değildir. Protesto, başka bir hayatın mümkün olduğunu ilan etmektir.
Tunç’a sözümüz: Çocukların çalışmak zorunda kaldığı ve çalışırken öldüğü bir düzeni normal kabul etmeyeceğiz. Yıkacağız.
Umut gücümüz olsun.



