Pınar Öğünç
Para nedir? Çocukların hayatı kavramaya çalışırken sorduğu sorular sadece sayıları trilyona yaklaştığı için zorlamaz yetişkinleri. Her şeyden önce basitçe anlatabilmek kolay bir iş değildir. Onun ötesinde hayatı bir çocuk için sadeleştirmek, kabullerle, onaylarla sorgulanmaz hale gelmiş olanı açık eder; özdeki saçmalığı, düzendeki tutarsızlığı ifşa eder. En azından böyle bir potansiyel taşır. Para ne? Para nereden geliyor? Neden bazılarının daha çok parası var? Evin para kazanmakla yükümlü yetişkinleri günün tamamını para kazanmak için kullanıyorsa ve herkes bunu yapıyorsa, neden bazıları daha çok para kazanıyor? Onlara maaşları veren kişinin nasıl bu kadar çok parası var? O zaman neden çocuğun annesi ya da babası onlardan biri değil? Kendisi bir soyutlamaya dayanan para, açık olmak gerekirse çocuk sorularıyla pek kolay yıkılabilecek bir yetişkin oyunudur.
Bu netlikte sorular okul öncesine, çocuğun saf kavrayışının toplumunkiyle bulanmaya başlamadığı evreye ait olmalı. 21. yüzyılın ileri kapitalizmine doğmuş insan yavruları paranın cismini neredeyse hiç görmedikleri dijital bir dünyada gittikçe daha da erken tüketicileşiyorlar. Bu gidişat, parayı onların düşünme biçimine denk düşebilecek takas mantığıyla anlamlandırmalarını da güçleştiriyor. Tanık oldukları birtakım plastik kartların ötüşmesine dayanan alışveriş eylemi, paranın somutluğunu hepten çekiveriyor çocuk gözlerinin önünden. Emeğin takasından, emek fikrinden ve zamanla ilişkisinden tamamen kopuyor. Temas bile gerektirmeyen sihirli kartlar, parmak ucuyla dokunulan ekran köşeleri, dijital oyun paraları, oyun dünyası içindeki sanal alışverişler, akşam sipariş verilip de sabahına kargocuya ulaşan paketler, tüm bu zahmetsizlik ve kolaylık bir çocuğun gelir adaletsizliğini kavrayamadan tecrübe etmesine neden oluyor. Eşitsizlik ve yoksulluk çocuğun hepten anlam veremediği, daha da yaralayıcı hakikatler olarak baş edilmez hale geliyor.
Kasiyerlik oyunu ve kehaneti
Belki siz de tanık oldunuz bir çocuğun sıkılmadan sürdürebildiği “kasiyerlik” oyununa. Bu sahneyi farklı nesneleri görevlendirerek canlandırması da gerekmiyor, zaten oyuncak kasalar, “okutunca” gerçeği gibi öten optik okuyucular, plastik kredi kartları, böyle alışveriş setleri hazır olarak satılıyor. Gençlerin bugününe dair istatistikler, o çocukları market kasalarında yorgunluktan bayılacak kadar çalışmaya iten düzenin kehaneti gibi dökülüyor önümüze.
Tüm bunların bir diğer sonucu da çocukluğun finansallaşması. Kredi kartının bir borç sistemi üzerine kurulu olduğunu çocuk belki kavrayamıyor ama ekstre, borç kavramları, hatta yatırım gereçlerine dair konuşmalar günlük hayatının parçası haline geliyor. Gelir seviyesi düştükçe kriz doğal olarak hanenin temel meselesi haline geliyor, belki abilerle ablalarla evde çalışan sayısı yükseliyor, belki ondan ona geçilen kredi kartlarının sayısı artıyor, belki kripto dünyasının günlük kazanç ve kayıp hikâyeleri gündelik aile krizlerinin konusu haline geliyor. Yoksulluk beslenmesinden eğitimine zaten çocuğun mayasına karışır, nasıl bir yetişkin olacağını büyük oranda aslında sınıfı işaret eder. Çocuklar hanedeki finansal kaygıyı katlayarak yaşadıklarından, yoksulluğun bir hasarı olarak -daha da- yoksullaşma korkusu eklenebilir; hiçbir şey satın alamaz hale gelmenin, aç kalmanın korkusu.
“Anlayamazsınız” ve ötesi
Kumbaranın bir nesne olarak demodeleşmesi çok önceden başlamıştı. Bugün dijital harçlık, birtakım mobil uygulamalar, çocuk banka hesapları öyle sadece üst gelir grubunun dünyasına ait tamlamalar değiller. Bilakis yoksullaşan ya da yoksullaşma ihtimalini ensesinde hisseden orta sınıf için “çocuklar için finansal okur yazarlık” önemli bir hayat bilgisi sayılıyor. Erkenden öğrenmenin hayatı kolaylaştıracağı varsayımı, çocukluğun finansallaşmasını katmerleyen etkenlerden biri haline geliyor.
Artık kendisi nostaljik videolar klasmanında… 2014’te bir ana haberde yayınlanan söyleşi-haber 13 yaşındaki Kaan’la tanıştırmıştı Türkiye’yi. Bir tekne fuarı üzerine haber yapan muhabir dümende yakaladığı Kaan’a “Rüyalarına giriyor muydu?” diye sormuştu. Ağlamaklı gözlerle “Hem de ne…” diye karşılık vermişti çocuk. Oğullarının tekne tutkusuna karşılık verebilecek gelir seviyesindeki anne-baba gururluydu. Teknenin en çok nesini sevdiği sorulduğunda Kaan artık gözyaşlarını salıverip “Anlayamazsınız” demişti, “Beni en çok çeken motorun yaptığı dalga, köpürtmesi…”
Sosyal medyada yayılan bu video lüks tüketimle deniz sevgisinin birbirine zamane formülüyle harmanlandığı, hakikaten “anlayamadığımız” bir çocukluk halinin simgesi olmuştu. Sonradan öğrendiğimize göre Kaan pilot olmuş. Aradan geçen zaman sosyal medya çukurunu derinleştirdi, çeşitlendirdi. Bugün sosyal medyada milyon dolarlık otomobillere sarılıp “Anne bunu alalım” diye kendini paralarcasına ağlayan bir kız çocuğunun videosunu görmek, bu defa hazin bir biçimde “anlayamadığımız” bir şey oluyor. Bu ânı paylaşılabilir gören ebeveynlerin, bu görüntülerde bir sevimlilik bularak paylaşan yüz binlerin varlığı, tüm bunların normalleşmesinden doğan bir karanlığı çekiyor üzerimize. Yemek teneffüslerinde boş beslenmeleriyle oturan çocukların var olduğu bir zamanda, okul öncesi satın alınmış bin çeşit kırtasiye malzemesini bir vitrin gibi dizen ve karşısındaki yetişkinin cep telefonu kamerasına gururla tanıtan kız çocuğu, tüketime endekslenmiş bir neşe halini, teşhirciliği ve duyarsızlığı erken öğrenmesiyle üzüyor. Sonuçta bu videoları paylaşan anne babalar da 21. yüzyılın çocuğu olmalı, taş çatlasa 90’lı yılların sonunda doğmuşlardır.
Kaybetmeyi erken öğrenmek
“Çocuk yatırımcı” da geçen yüzyılda çok işitilmemiş bir tamlama. Girişimcilik, start-up dünyası, birtakım oyun/uygulama vs ile dijital dünya sihirbazlıkları ve bunlar üzerinden paralar kazanmak, 21. yüzyıl rüyaları olarak çocuk havsalasına erken yerleşiyor. Teşvik dozu okuluna göre yükselerek ailelere de sıçramış durumda. Diplomanın iyi bir hayat kurmaya, sınıfları eşitleyeceğine, -en azından- iş bulmaya yeteceğine dair inanç artık veliden öğretmene, kimsede bulunmadığından buralar zayıf da olsa “yırtma” potansiyeli taşıyor. Ama tabii ki böyle fikirler de ancak daha öncesinde bunun için “yatırım” yapılmış çocuklardan çıkabilir.
“Çocuk yatırımcı” ise düpedüz gerçek. Çocuk isimli ve fotoğraflı bazı sosyal medya hesapları, örneğin 10 bin lirası olan bir çocuğun yatırım hamlelerini gün gün paylaşıyor. Böyle videolar var. Bir çocuk neden altın, neden o şu, bu, diyerek aldığı kararları ve sonuçlarını açıklıyor. “Dokuz yaşında Can isminde bir çocuk, biriktirdiği 13.000 TL’yi Borsa İstanbul’a yatırdı ve para biriktirmeye başladı. 18 yaşına kadar Borsa İstanbul’da para biriktirmeyi hedefliyor. Sizce ne yapmalı?” türünden sorular sosyal medyada uzayan tartışmalara meydan veriyor. Böyle çocuk yatırımcıları izlemek elindeki üç kuruştan olmaya ürken yetişkin takipçilere de bu işin “çocuk işi” olduğu mesajını veriyor muhtemelen. Bir çocuk bile kazanabiliyor! Diğer yandan “küçük yatırımcı” para kaybettiğinde, “kaybetmeyi erken öğrendiği” için tebrik edenler, yılmamasını tavsiye edenler sıraya diziliyor. Bir çocuğa öğüt verdikleri için kendilerini yetişkin gibi hissediyorlar belki; asıl yatırım tavsiyesi benden sana evlat, der gibiler.
Marx kapitalizmin kan emen “vahşi” yanını anlatırken çocuk işçiliğinin ve kolay bir av olarak çocuk sömürüsünün boyutlarına uzun uzun yer verir. Çömlek, dokuma, demir atölyelerinde, fabrikalarda gece yarılarına kadar katlanılmaz sıcakta, solunmaz ortamlarda çalıştırılan çocukların yaşları, konuşmayı bilmedikleri zamanlara kadar düşüyordur. Çocuk işçiliğinin vitrinde görünmediği dünya, 21. yüzyılda da çocuk emeği olmadan dönemiyor. Üstelik çocuk işçiliği, alanı genişleyen kayıtdışı sektörlere mahsus istisnadan ibaret değil, vampir bizzat devlet tarafından çocuk kanıyla besleniyor. Kaputuna sarılıp BMW alalım diye ciğerini parçalayarak ağlayan çocukların videoları arasından, ölmüş işçi çocukların fotoğrafları akıyor sosyal medyada. Gelecek, biz geride kalanların utançla açmaktan kaçınacağı bir konuya dönüyor.
Yoksulluk nedeniyle birçok ailenin de MESEM uygulamasını desteklemesi ve çocukların böyle çifte zorla işçileştirilmesi şaşırtıcı değil. Ama lise çağındaki birçok çocuğun okulu gözden çıkararak, her tür ağır çalışma koşuluna razı olarak, kendi arzusuyla çalışmayı istemesi, işte bu arzu kendi başına anlaşılmayı bekliyor. Üç beş bin lira her ne ise “kendi parasının sahibi” olabilmek, sokaklardan daha az güvenli olmayan iş yerlerini, gelecek kadar karanlık olmayan bugünde seçmelerine yol açıyor. En azından böyle bir güce ihtiyaçları var. Yaslanılacak güç arzusu büyüdüğünde, bu kredi ve borç ekonomisinin dişlileri arasında ufalanmaktan korktuklarında savruldukları yerse çeteler, sokak savaşları oluyor. Sonuçta bu düzenin, paranın çağırdığı şiddet, çocukluğu gasp etmenin yolunu mutlaka buluyor.



