spot_img
spot_img
Ana SayfaÇeviriFriedrich Engels bize nasıl tarihin öznesi olabileceğimizi gösterdi - Paul Blackledge

Friedrich Engels bize nasıl tarihin öznesi olabileceğimizi gösterdi – Paul Blackledge

Engels’in tarih yazıları, yapı ile insan eylemliliği arasındaki bu ilişkiyi bütün canlılığıyla gözlerönüne sermektedir. Tam da bu nedenle, Engels’in tarih yazıları tarihi anlamaya çalışanherkes için son derece güçlü bir kaynak olmaya devam etmektedir. Dahası, günümüz tarihve siyaset yazımının büyük bölümünü karakterize eden yüzeysel ve sıradan açıklamalarınötesine geçebilmek isteyenler açısından vazgeçilmez bir düşünsel imkân sunmaktadır.”

Bizler de bu düşünsel imkana katkı sunmak amacıyla çeviri kolektifimizden Bala Ulaş Ersay’ın yaptığı çeviriyi sizlerle paylaşıyoruz.


Friedrich Engels çoğu zaman, insanları ekonomik güçlerin kuklasına indirgeyen katı bir determinizmin savunucusu olarak karikatürize edilir. Oysa Engels’in tarih yazıları, insan eylemliliğinin tarihin akışını nasıl değiştirebildiğini gösteren son derece incelikli ve derinlikli çalışmalardır.

Friedrich Engels’in, Karl Marx’ın devrimci toplum kuramını siyasal açıdan kaderci bir teknolojik determinizm biçimine indirgediğine dair yaygın bir efsane vardır. Bu iddiayı desteklemek için onun yazılarından bağlamından koparılmış bazı ifadeler seçip göstermek elbette mümkündür. Ancak gerçek şu ki Engels, tarih konusunda ansiklopedik bir bilgiye sahip son derece yetkin bir düşünürdü ve tarihsel süreci kavrayışının merkezine bilinçli insan eylemliliğini yerleştiriyordu. İnsan eylemliliğinin maddi koşullar tarafından belirlendiğini kabul etmekle birlikte, onun belirlenim anlayışı mekanik ya da indirgemeci olmaktan çok uzaktı.

E. P. Thompson, Engels’i sonraki dönem Marksizmine yöneltilebilecek her türlü kusur için “günah keçisi” hâline getirme girişimlerine karşı dikkatli olunması gerektiğini söylerken kuşkusuz haklıydı. Perry Anderson da Engels’in mirasını küçümsemeye yönelik eğilimlere karşı yerinde bir tepki göstererek, onun aslında Marx’tan daha güçlü bir tarihçi olduğunu ileri sürmüştü:

“Engels’in tarihsel yargıları neredeyse her zaman Marx’ınkilerden üstündür. Engels Avrupa tarihine dair daha derin bir bilgiye sahipti ve bu tarihin birbirini izleyen temel yapılarının kavranışında çok daha sağlam bir sezgiye sahipti.”

Tarihsel Materyalizmin Doğuşu

Engels, Marx’la birlikte geliştirdikleri yönteme ilişkin son derece yerinde değerlendirmelerinde bugün artık klasikleşmiş şu gözlemde bulunmaktadır:

“Bazı genç yazarlar ekonomik etkene hak ettiğinden fazla önem atfediyorsa bunda Marx’la benim de belli ölçüde payımız var. Karşımızdaki rakipler bu temel ilkeyi bütünüyle reddettikleri için onu özellikle vurgulamak zorundaydık; ayrıca karşılıklı etkileşim içinde bulunan diğer etkenlerin hakkını vermeye her zaman zamanımız, yerimiz ya da fırsatımız olmuyordu. Ama iş tarihin belirli bir kesitini tasvir etmeye, yani kuramı somut olarak uygulamaya geldiğinde durum farklıydı; burada hataya yer yoktu.”

Engels’e göre tarihte “son kertede belirleyici olan etken, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir.” Ancak hemen ardından şu uyarıyı da yapar: “Eğer biri bu önermeyi çarpıtarak ekonomik etkenin tek belirleyici unsur olduğunu ileri sürerse, bu önermeyi anlamsız, soyut ve gülünç bir slogana dönüştürmüş olur.”

Friedrich Engels’in, Karl Marx’ın devrimci toplum kuramını siyasal kaderciliğe dayalı bir teknolojik determinizme indirgediği yönündeki iddia işte böyle bir efsaneden ibarettir.Ne yazık ki son yüzyılı aşkın süredir, Marx ile Engels’in düşüncelerini anlamsız, soyut ve gülünç klişelere indirgemeye adanmış adeta küçük bir endüstri oluşmuştur. Bu durum özellikle Engels’in yazıları söz konusu olduğunda daha da belirgindir. Ona yöneltilen karalamaların bir nedeni, yalnızca “tarihsel materyalizm” kavramını ortaya atmış olması değil, aynı zamanda ilk “Marksist” tarih çalışması sayılabilecek Almanya’da Köylü Savaşı’nı (1850) yazarak bu metodun uygulayıcısı hâline gelmiş olmasıdır.

1848 Devrimleri’nin yenilgisinin hemen ardından kaleme alınan bu çalışma, bir yandan Almanya’nın gerçek bir devrimci geleneğe sahip olduğunu göstermek, diğer yandan ise yenilgiye uğramış devrimci hareket içinde yaygınlaşan ahlakçı ve iradeci eğilimlere karşı çıkmak amacıyla yazılmıştı. Pozitivist tarih yazımının kurucusu Leopold von Ranke, 1525 Köylü Ayaklanması’nın bir “doğal afet” gibi ortaya çıktığını ileri süren yüzeysel ve mistik bir açıklama sunarken, Engels başlıca tarihsel aktörlerin tümünü akılcı öznelere dönüştürür. Onların davranışlarının, çağın toplumsal ilişkileri içinde şekillenen ve birbirleriyle çelişen maddi çıkarları üzerinden anlaşılabileceğini gösterir.

Engels’in amacı, devrimci hareketin yalnızca dinsel mistisizmin ani bir patlaması gibi görünen yüzeyinin altında yatan toplumsal özü ortaya çıkarmaktı. Bu modele göre yapı ile eylemlilik birbirinin karşıtı değildir; tersine, birbirlerini karşılıklı olarak kurarlar. Devrimlerin derin nedenlere sahip olduğunu söylemek, onların içindeki insan eylemliliğini araştırmanın alternatifi değil, tam tersine böyle bir araştırmanın önkoşuludur.

Bir Askerî Kuramcı

Engels’in tarih incelemelerinde benimsediği bu yaklaşımın gücü, askerî yazılarında açık biçimde görülebilir. Walter Gallie’nin de belirttiği gibi Engels, “muhtemelen on dokuzuncu yüzyılın en keskin askerî kuramcısı” olarak kendini kabul ettirmişti.

Marx, Engels’in bu alandaki makalelerinden biri olan “Ordu” (1857) üzerine yaptığı değerlendirmede, yalnızca metnin kapsamı karşısında değil, niteliği karşısında da “hayrete düştüğünü” söyler. Marx’a göre bu çalışma, “üretici güçlerle toplumsal ilişkiler arasındaki bağlantıya dair görüşlerin doğruluğunu kanıtlayan” bir eserdi.

Bu makale hakkında söylenebilecek ne varsa söylensin, kesin olan bir şey vardır: “Ordu”, mekanik materyalizmin ya da teknolojik determinizmin bir örneği değildir. Aksine, antik çağdan Napolyon sonrası döneme kadar uzanan Batı askerî tarihinin ustalıkla kaleme alınmış kapsamlı bir incelemesidir. Engels anlatısını sürekli olarak toplumsal bağlamı içinde kurarken, örgütlenme, liderlik, moral ve kültür üzerinde durması, onun materyalizminin indirgemeci olmaktan ne kadar uzak olduğunu açıkça ortaya koyar.

Engels, Sparta’nın kara savaşlarındaki üstünlüğünü iç örgütlenmesiyle açıklar.

Yunanlar ile Persler arasındaki çatışmaları incelerken, Yunan ordularının örgütlenmesi, eğitimi ve komutasının, rakiplerinin “hantal ve düzensiz kalabalıklarını”, Sparta ve Atina falankslarının yükselişi karşısında “pasif direnç göstermekten başka hiçbir şey yapamayacak” hâle getirdiğini ileri sürer. Benzer şekilde, Yunan şehir devletleri arasındaki savaşlarda da Sparta’nın kara savaşlarındaki üstünlüğünü, sahip olduğu özgün toplumsal ve askerî örgütlenmeyle açıklar.

Ancak Engels bununla yetinmez. Yunan toplumunun özgür yurttaşlardan oluşan ordular besleyebilmesinin, köleliğe dayanan toplumsal düzen sayesinde mümkün olduğunu da vurgular. Atina’da askerî eğitim, on sekiz yaşında başlayan iki yıllık hizmetten oluşuyordu; bunun ardından özgür yurttaş altmış yaşına kadar yedek kuvvetlerin bir parçası olarak kalıyordu.

Bu sistem iyi askerler yetiştiriyordu; ancak Sparta’da erkeklerin yirmi ile altmış yaşları arasında kırk yıl boyunca askerlik yapmaları, hoplitlerini çok daha üstün bir eğitim düzeyine ulaştırıyordu. Falanksın gerektirdiği kusursuz ortak hareket ancak uzun yıllar süren kolektif talimle kazanılabildiğinden, Engels’in ifadesiyle, “savaşı belirleyen falanks olduğu sürece, uzun vadede üstün gelen Spartalılar olmuştur.”

Pratik Bir Sanat

Engels’in bu değerlendirmeye eklediği “uzun vadede” kaydı ve çözümlemesinde örgütlenme unsuruna yaptığı vurgu, onun materyalizminin mekanik olmaktan ne kadar uzak olduğunu gösterir. Bunun iyi bir örneği, MÖ 371 yılında Thebaililerin Sparta’yı yenilgiye uğratan komutanı Epaminondas üzerine yaptığı değerlendirmelerdir.

Epaminondas, olağan savaş düzeninde Spartalılarla karşı karşıya gelmek yerine büyük bir taktik yenilik gerçekleştirerek ordusunu eğik düzende konuşlandırdı. En güçlü birliklerini derin bir sütun hâlinde dizerek doğrudan Spartalıların en güçlü kanadına yöneltti.

Bu yeni düzen, Sparta hattını tam en güçlü noktasından yarıp geçti. Ardından Epaminondas, savaş düzenini yeniden kurma yeteneğini kaybetmiş düşmanını yandan kuşatarak kesin zafere ulaştı. Engels’e göre Epaminondas’ın dehası, düşmanının örgütsel gücünü doğru kavrayıp onu etkisizleştirecek yeni bir taktik geliştirebilmesinde yatıyordu. Nitekim Engels başka bir yerde askerî komutanlığın artık “hem kuramsal hem de pratik olarak öğrenilmesi gereken bir sanat”hâline geldiğini söyler.

Makedonlar bu taktik devrimi daha da geliştirmiş olsalar da, onların askerî üstünlüğü de son derece yoğun bir eğitim düzenine dayanıyordu. Bu eğitim ise ancak köleliğin piyadeleri gündelik emek zorunluluğundan kurtarması sayesinde mümkün olabiliyordu. Ne var ki hoplitler ne kadar eğitimli olursa olsun, güçleri falanks sisteminin sınırlarını aşamıyordu.

Nitekim falanksa üstünlüğünü sağlayan özellik, aynı zamanda onun çöküşünün de nedeni oldu. Falanksın etkinliği yüzlerce askerin tek bir beden gibi hareket etmesine bağlıydı; fakat tam da bu yoğun kitle düzeni onu son derece hareketsiz ve esnek olmayan bir savaş biçimine dönüştürüyordu.

Özellikle engebeli arazilerde falanksın düzeni kolaylıkla bozulabiliyordu. Romalılar tam da bu zayıflıktan yararlanarak daha esnek biçimde örgütlenmiş ağır piyadelerini devreye soktular ve Yunan ordularını yenilgiye uğrattılar.

Antik Çağdan Feodalizme

Engels’e göre Romalılar Yunanları örgütsel yenilikleri sayesinde mağlup ettiler. Ancak Roma İmparatorluğu genişleyip istikrara kavuştukça ordu giderek Roma karakterini yitirmeye başladı. Askerî ihtiyaçlar nedeniyle Roma, fethettiği barbar toplulukları eski üretim ilişkilerini yeniden üretmek üzere köleleştirmek yerine, onları kitlesel biçimde ordusuna katmaya yöneldi.

Engels bu sürecin ordunun giderek Romalı niteliğini kaybetmesine ve sonunda imparatorluğun çöküşüne yol açtığını savunur. Romalılarla barbarlar arasındaki “teçhizat ve silahlanma farkı bütünüyle ortadan kalktığında”, fiziksel ve manevi bakımdan üstün olan Germen kabileleri, “Romalı olmaktan çıkmış lejyonların cesetleri üzerinden yürüyerek”imparatorluğu yıktılar.

Bu aşamada, daha önce örgütlenme ve taktiklerin gölgesinde kalan fiziksel güç ile moral yeniden belirleyici önem kazandı. Çünkü artık ordular arasındaki örgütsel farklılıklar büyük ölçüde ortadan kalkmıştı. Engels’e göre bu askerî dönüşüm, köleci üretim tarzının çözülmesinin bir yansımasıydı.

Roma parçalanarak feodal üretim tarzına geçerken, savaş alanında belirleyici güç yeniden süvari oldu. Bu süreçte ortaya çıkan feodal şövalyeler eğitimsiz köylü kuvvetlerini kolaylıkla yenebiliyorlardı. Ancak Haçlı Seferleri sırasında Arap ordularıyla ve Doğu Avrupa’da Moğollarla karşılaştıklarında, bu ağır süvarilerin “Doğu’nun hareketli hafif süvarileri”karşısında yetersiz kaldıkları ortaya çıktı.

Buna rağmen, hafif süvariler karşısında alınan yenilgiler feodal düzenin hemen çökmesine yol açmadı. Bu dönüşümün gerçekleşebilmesi için feodal üretim tarzının bağrında filizlenen erken kapitalizmin, feodal askerî sistemi çökertecek koşulları yaratması gerekiyordu.

Engels’e göre şehirlerin ve merkezî devletlerin yükselişi, buna Doğu’dan gelen barutun eklenmesiyle birlikte askerî örgütlenme ve taktiklerde yavaş ama köklü bir devrimin önünü açtı. Piyadenin önemi yeniden artarken, süvarinin sınırlılıkları giderek daha görünür hâle geldi. Aynı süreçte teknolojik gelişmeler sayesinde tüfeklerin doldurulma hızı arttı ve ateşli silahlar savaş alanında giderek daha etkili hâle geldi.

Devrimci Savaş

Bu teknolojik yenilikler, askerî taktiklerde de köklü değişimlere yol açtı. Silahların daha hızlı doldurulabilmesi, daha uzun fakat daha sığ piyade hatlarının kurulmasını ve ateş hızının artmasını mümkün kıldı. Ancak bu yeni düzenin açık avantajları, beraberinde yeni sorunları da getirdi. Geniş cephelere yayılan uzun asker sıralarının düzen içinde hareket edebilmesi için aralıksız eğitim gerekiyordu. Bugün diktatörlerin ve kralların geçit törenlerinde gördüğümüz, artık işlevini yitirmiş talimler işte bu dönemin mirasıdır. Öte yandan bu uzun ve ince hatlar, özellikle kanatlarında ciddi zayıflıklar taşıyordu.

Yine de bu yeni sistemin güçlü yanları, başlangıçta II. Frederick’in Avusturyalılara karşı kazandığı büyük zaferlerde doruğuna ulaştı. Frederick de modern koşullarda uyguladığı taktiklerin kaynağının Epaminondas’ın eğik saldırı düzeni olduğunu ilk kabul eden kişilerden biriydi.

Frederick’in başarıları kusursuz eğitimden geçmiş profesyonel askerlerine dayanıyordu. Ancak onun ölümünden yalnızca birkaç yıl sonra Fransız Devrimi, kendisini levée en masse (kitlesel seferberlik) yoluyla oluşturulan, büyük ölçüde deneyimsiz bir yurttaş ordusuyla savunmak zorunda kaldı. Bu yeni yurttaş ordusu, yaklaşık on yıl önce Amerikalıların İngiliz ordusuna karşı kazandığı başarılardan ders çıkarırken, gücünü ulusal bilinçten alıyordu.

Engels’in dikkat çektiği gibi Amerikalılar gibi Fransız askerleri de davalarına büyük bir ideolojik bağlılık duyuyorlardı; fakat düzen talimlerinin inceliklerini öğrenmeye zamanları olmamıştı. Bu nedenle doğal olarak düşmana karşı dağınık çatışma, yani tirailleur (öncü-nişancı) taktiklerine yöneldiler.

Ne var ki Fransızların Amerikalıların sahip olduğu iki önemli avantajı yoktu. Ne düşmanın gözünden kaybolabilecekleri uçsuz bucaksız bakir ormanlara ne de gerektiğinde geri çekilebilecekleri sonsuz genişlikte topraklara sahiptiler. Bu nedenle yeterince eğitim almamış Fransız yurttaş ordusunun, yeni silahlarından yararlanabilmesi için yalnızca dağınık çatışma taktikleri yeterli değildi.

Çözümü sıkı sütun düzeninde buldular.

Öncü nişancılarla birlikte kullanıldığında bu yakın sütunlar, düşmanın uzun hatlarına karşı son derece etkili oluyordu. Birlikler arazi koşullarına göre esnek davranıyor, engebeli alanlardan ve köylerden yararlanıyor, ilerlerken ihtiyaçlarını bulundukları bölgeden karşılayarak savaşabiliyorlardı.

Engels, bu hareket kabiliyetini mümkün kılan iki önemli teknolojik gelişmeye dikkat çekmektedir. İlki, Fransızların 1777 yılında kullandıkları eğimli dipçik tasarımıydı; bu yenilik, piyade nişancılarının hedefi çok daha isabetli vurmasını sağlıyordu. İkincisi ise, on sekizinci yüzyılın ortalarında geliştirilen daha hafif ama dayanıklı top arabalarıydı. Bunlar, topçuların ihtiyaç duyduğu yüksek hareket kabiliyetini mümkün hâle getiriyordu.

Tüfeğin Yükselişi

Dağınık çatışma ve ordunun ihtiyaçlarını bulunduğu bölgeden karşılaması meselesi, Engels’in anlatısında merkezi bir yere sahiptir.

Dağınık çatışma konusunda Engels, “Piyade” (1859) başlıklı makalesinde bu savaş biçiminin antik çağdan Orta Çağ’a, hatta on yedinci yüzyıla kadar savaşların olağan bir parçası olduğunu söyler. Daha sonra ortadan kaybolmuş, ancak Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında yeniden ortaya çıkmıştır.

Engels şunu gözlemlemiştir:

“Avrupa ordularındaki askerler zor ve sert disiplin altında bir arada tutulduklarından, dağınık düzende savaşmaları güvenilir bulunmuyordu. Amerika’da ise karşılarında düzenli hat talimleri almamış, buna karşın iyi nişancı olan ve tüfeği çok iyi kullanan bir halk vardı. Arazi koşulları da onların lehineydi. Başlangıçta yapamayacakları manevraları denemek yerine, farkında olmadan dağınık çatışma düzenine geçtiler. Böylece Lexington ve Concord muharebeleri piyade tarihinin dönüm noktalarından biri oldu.

“Bu yeni savaş tarzı, askerî teknolojide de köklü bir dönüşümü zorunlu kıldı.

Engels, “Tüfeğin Tarihi” (1861) başlıklı makalesinde yivli tüfeğin on beşinci yüzyıl Alman teknolojisinin bir ürünü olduğunu ve on dokuzuncu yüzyıla kadar kayda değer bir gelişme göstermediğini belirtir.

O döneme kadar yivli tüfekler, yaklaşık 400-500 yarda mesafeye kadar düz namlulu tüfeklerden çok daha isabetliydi. Buna karşılık üretimleri daha karmaşık, doldurulmaları ise çok daha yavaştı. Bu nedenle piyade ve süvari birliklerinin temel silahı düz namlulu tüfekler olmaya devam etti. Avrupa orduları yivli tüfek kullanmayı sürdürseler de bunlar sınırlı sayıda birlik tarafından kullanılıyor ve savaşın sonucunu belirleyecek ölçüde etkili olamıyordu.

Ancak Amerikan ve Fransız devrimleri sırasında dağınık çatışma yeniden önem kazanınca durum değişti.

Artık ordular yalnızca birbirlerine karşı uzun hatlar oluşturmuyordu. Engels’in ifadesiyle, “bundan böyle her muharebede dağınık düzen kullanılmaya başlandı; nişancı birlikleriyle hat veya sütunların birleşimi modern savaşın temel özelliği hâline geldi.”

Engels’e göre mühimmatın büyük bölümü artık bu çatışmalarda harcanıyordu. Ateş edilen hedefler çoğu zaman bir bölüğün cephesinden bile küçük, hatta çoğu kez siperlerin arkasına gizlenmiş tek tek askerlerdi. Buna rağmen açılan ateş savaşın sonucu açısından büyük önem taşıyordu.

Eski düz namlulu tüfekler bu yeni savaş biçiminde neredeyse bütünüyle işe yaramaz hâle gelmişti. Fakat mevcut yivli tüfekler de yeterli değildi. Çünkü yeniden doldurulmaları çok yavaştı; ayrıca uzun namlularına mermiyi yerleştirmenin güçlüğü nedeniyle süngü takılabilecek kadar uzun üretilemiyorlardı.

Bu durum tüfek taşıyan askerleri, süngülü piyadelerin ya da süvarilerin saldırıları karşısında savunmasız bırakıyordu.

İşte bu koşullarda, Engels’in sözleriyle, şu sorun kaçınılmaz olarak gündeme geldi:

“Tüfeğin menzilini ve isabetini, düz namlulu tüfeğin hızlı ve kolay doldurulabilme özelliğiyle ve namlu uzunluğuyla birleştiren yeni bir silah geliştirmek.”

Üstelik bu silah, yalnızca seçkin birliklerin değil, “her piyade askerinin eline verilebilecek nitelikte” olmalıydı.

Karnı Üzerinde Yürüyen Ordu

Savaş biçimindeki bu dönüşümün yarattığı yivli silah talebi, on dokuzuncu yüzyılda tüfeğin devrim niteliğinde gelişiminin önünü açtı. Engels böylece teknolojik determinizmi adeta tersine çeviriyordu:

“Modern taktiklerde dağınık çatışmanın kullanılmaya başlanmasıyla birlikte, böylesine geliştirilmiş bir savaş silahına duyulan ihtiyaç da ortaya çıktı. On dokuzuncu yüzyılda belirli bir şeye yönelik bir ihtiyaç doğmuşsa ve bu ihtiyaç koşullar tarafından haklı kılınıyorsa, o ihtiyacın mutlaka karşılanacağı kesindir.”

Makalenin geri kalanı, 1828 sonrasında tüfeğin geçirdiği kademeli gelişimin son derece incelikli bir incelemesidir. Engels, “Maddi Nedenlerden Türetilen Piyade Taktikleri: 1700-1870” (1877) başlıklı yazısında, Fransa-Prusya Savaşı sırasında arkadan doldurmalı tüfeklerin yaygın biçimde kullanılmasının, sıkı sütun düzeninin yerini dağınık nişancı zincirlerine bırakmasına yol açtığını anlatır. Çünkü yeni silahlar karşısında yoğun birlikler artık son derece kolay hedeflere dönüşmüştü.

Napolyon’un askerî sistemini mümkün kılan ise, Engels’e göre, üretici güçlerin daha önce ulaştığı gelişme düzeyiydi.

Ordunun bulunduğu bölgeden beslenmesi meselesine gelince, Engels bu konuyu emek üretkenliği kavramı üzerinden teknolojik yeniliklerle ilişkilendirir. Eğer II. Frederick askerî alandaki dönüşümün kapısını aralamışsa, Napolyon bu dönüşümü hareket kabiliyeti bakımından çok daha ileriye taşımıştır. Bunu da Grande Armée’yi, gerektiğinde bağımsız biçimde savaşabilecek ölçüde kendi kendine yeterli kolordulara (corps d’armée) ayırarak gerçekleştirmiştir.

Her kolordu tek başına düşmanla çarpışabilecek kadar büyük ve karmaşık; buna karşılık bulunduğu bölgeden beslenebilecek kadar da küçük tutulmuştu. Böylece ikmal hatları kısalıyor, ordunun hareket hızı önemli ölçüde artıyordu.

Napolyon hız ile kitleselliği ustaca birleştirmişti. Kolordular birbirlerinden yalnızca bir günlük yürüyüş mesafesinde ilerliyorlardı. Böylece düşmanı gerçek hedefleri konusunda yanıltabiliyor; fakat savaş zamanı geldiğinde hızla birleşerek tek bir ordu gibi hareket edebiliyorlardı. Napolyon bunu şu sözlerle özetlemişti:

Ayrı yürüyün, birleşerek savaşın.”

Vladimir Lenin de daha sonra birleşik cephe taktiğini savunurken bu ünlü sözü hatırlatacaktır.

Engels’e göre Napolyon’un askerî sistemi, üretici güçlerin daha önce ulaştığı gelişme düzeyine dayanıyordu. Marksist kuramın bu yönü sık sık tartışma konusu olsa da, bu örnekte ileri sürülen düşünce oldukça sağduyulu görünmektedir.

Fransız orduları “neredeyse yenilmez” olsalar da, en güçlü dönemlerinde bile zaman zaman yenilgiye uğrayabiliyorlardı. Bunun nedeni yalnızca komutanların kişisel başarısı ya da başarısızlığı değildi. Fransızların hareketli savaş tarzı, askerlerin ihtiyaçlarını bulundukları topraklardan karşılayabilmelerine bağlıydı.

Engels, “1852’de Fransa’ya Karşı Kutsal İttifak Savaşı’nın Koşulları ve Olasılıkları” (1851) başlıklı yazısında, bu yöntemin başarılı olabilmesi için tarımsal emek üretkenliğinin uzun yıllar boyunca artmış olması gerektiğini belirtir. Bu nedenle böyle bir savaş tarzı, “yoksul, yarı barbar ve seyrek nüfuslu bir ülkede uzun süre sürdürülemezdi.”Fransız ordularının İspanya’da yavaş yavaş, Rusya’da ise hızla yok olmalarının temel nedeni de buydu.

Kesintisiz Hat

Aynı makalede Engels, Napolyon sisteminin iki temel özelliğinin -kitleselliği ve hareket kabiliyeti- kapitalizmin yükselişinin ürünü olduğunu ileri sürer:

“Modern savaş, burjuvazinin ve köylülüğün özgürleşmesini önkoşul olarak gerektirir; modern savaş, bu özgürleşmenin askerî ifadesidir.”

Yeni bir Fransız Devrimi’nin olası sonuçlarını tartışırken de aynı materyalist bakış açısını sürdürür. Üretici güçlerdeki yeni gelişmelerin, özellikle telgrafın yaygınlaşması ve demiryollarının Batı Avrupa boyunca genişlemesinin Rusya’nın üstünlüğünü “her geçen gün daha olanaksız hâle getirdiğini” ifade eder.

Bununla birlikte Engels, indirgemecilikten uzak durmayı sürdürür. Karşıdevrimci Rusya’ya karşı devrimci Fransa’nın başarılı olabilmesi yönündeki her umut, ona göre, “iyi bir Harbiye Nazırı’nın varlığını” da gerektiriyordu.

Böylece askerî liderliğin önemine ilişkin düşüncesini bir kez daha yineler.

Kitlesel seferberliğin ilk başarılarını açıklarken de aynı noktaya dikkat çeker. Fransız Devrimi’nin deneyimsiz gönüllülerinin ilk zaferleri, tamamen acemi birliklerden oluşmalarından değil, etraflarında örgütlendikleri deneyimli asker çekirdeğinin varlığından kaynaklanıyordu.

Dahası, 1790’lardaki ilk devrim savaşlarında -özellikle 1792’de Valmy’de Prusya ve Avusturya ordularına karşı kazanılan zaferlerde- Fransızların başarısı, yalnızca Fransız askerlerinin becerisi ve coşkusundan değil, Alman ordularının yetersizliğinden da kaynaklanıyordu.

Bütün bu tartışmaların işaret ettiği temel nokta aynıdır: Engels’in tarih anlayışında tarihsel olarak oluşmuş insan eylemliliği merkezi bir yere sahiptir.

Marx’ın “Ordu” makalesi üzerine yaptığı değerlendirmede de belirttiği gibi, Engels insanlık tarihini teknolojik ilerlemenin otomatik sonucu olarak açıklamaz. Tersine, teknolojik gelişmeleri, insan eylemliliğini daha derinlikli biçimde kavramanın araçları olarak kullanır. Böylece iradeciliğin akılcı çekirdeğini ortaya çıkarırken, onun yüzeysel biçimlerinden de uzak durmayı başarır.

Marx’ın Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i’nde yapı ile eylemlilik arasındaki ilişkiyi formüle eden ünlü pasajını andıran sözlerle Engels şöyle yazar:

“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar; ancak bunu, içinde bulundukları ve kendilerini koşullandıran belirli bir çevre içinde, var olan gerçek ilişkiler temelinde yaparlar. Bu ilişkiler arasında ekonomik ilişkiler, siyasal ve ideolojik etkenlerden ne ölçüde etkilenmiş olurlarsa olsunlar, son kertede belirleyici olan onlardır ve tarihsel gelişmeyi kavramaya götüren kesintisiz hattı oluştururlar.”

Engels’in tarih yazıları, yapı ile insan eylemliliği arasındaki bu ilişkiyi bütün canlılığıyla gözler önüne sermektedir. Tam da bu nedenle, Engels’in tarih yazıları tarihi anlamaya çalışan herkes için son derece güçlü bir kaynak olmaya devam etmektedir. Dahası, günümüz tarih ve siyaset yazımının büyük bölümünü karakterize eden yüzeysel ve sıradan açıklamaların ötesine geçebilmek isteyenler açısından vazgeçilmez bir düşünsel imkân sunmaktadır.

Çeviren: Bala Ulaş Ersay

Özgün metin: Friedrich Engels Showed Us How We Can Make History

spot_img
İlgili İçerikler

Son Eklenenler