Türkiye son yıllarda derinleşen yoksullaşma, mülksüzleştirme ve sendikal haklara yönelik sistematik saldırılarla birlikte yeni bir işçi mücadeleleri dönemine girdi. Patronların ücret gasplarına, güvencesiz çalışmaya ve iş cinayetlerine karşı gelişen direnişler yıllardır devlet ve sermaye tarafından kurulan sendikal düzenin sınırlarını zorlayan yeni bir örgütlenme arayışının sonucu olarak gelişti. Bu süreçte özellikle madencilerden tekstil işçilerine, lojistikten inşaata kadar birçok sektörde, sendikal bürokrasinin dışında gelişen bağımsız ve mücadeleci sendikalar işçi hareketinin en dinamik unsurları hâline geliyor. Tam da bu nedenle bu örgütlenmeler yalnızca patronların değil, siyasal iktidarın da artan baskısıyla karşı karşıya kalıyor; gözaltılar, tutuklamalar ve grev yasakları sınıf mücadelesini bastırmanın araçları olarak devreye sokuluyor. Gazeteci Kavel Alpaslan’ın El Salto için kaleme aldığı bu yazı, Türkiye’deki bu yeni dönemi uluslararası okurlara anlatıyor. Doruk Madencilik direnişinden Bağımsız Maden-İş’e, BİRTEK-SEN’den son yıllarda yükselen mücadelelere uzanan örnekler üzerinden, işçi sınıfının yeniden örgütlenme arayışını ve bunun siyasal anlamını görünür kılıyor. Yazının Türkçe çevirisini, Türkiye’deki emek mücadelelerinin yalnızca tekil direnişlerden ibaret olmadığını; bağımsız, taban inisiyatifine dayanan sendikal örgütlenmeler etrafında şekillenen daha geniş bir toplumsal ve siyasal dönüşümün parçası olduğunu göstermesi nedeniyle okurlarımızla paylaşıyoruz.
Artan baskılara rağmen, derin bir ekonomik krizle sarsılan Türkiye toplumunu yeni bir işçi mücadelesi dönemi harekete geçiriyor.
Ankara’da bürokratlar, bir bakanlığın kapsının önünde yarı çıplak bekleyen işçileri görmeye alışık değiller. Nisan ayının sonlarına doğru, bir maden şirketi olan Doruk Madencilik şirketinin işçileri aylardır ödenmeyen maaşlarını ve tazminatlarını talep etmek için üç günlük yürüyüşün ardından başkente ulaştılar.
Eylemleri biber gazlarıyla, dayakla ve gözaltılarla karşılık buldu; buna karşı madenciler açlık greviyle cevap verdi. Bir hafta sonrasına yani talepleri kabul edilene kadar günlerce hiç taviz vermeden parklarda, spor salonlarında uyudular.
Bu başarının sevinç çığlıkları arasında, madenciler omuzlarında bir kişiyi “Dik dur eğilme, madenciler seninle.” sloganıyla havaya kaldırıyordu. Bu kişi Bağımsız Maden İşçileri Sendikası sorumlusu Başaran Aksu’ydu. Aynı kişi son bir ayda üç kez gözaltına alınmış, bunlardan birinde tutuklu yargılama kararı verilerek cezaevine gönderilmişti.
Abluka Altında Süren Direniş
Aksu’ya verilen tutuklama kararı bağımsız bir olay değil. Son zamanlarda, onlarca sendika temsilcisi gözaltına alındı veya tutuklandı. Bu saldırıyı anlamak için ekonomik krizi ve ülkede yaşanan otoriterleşmeyi anlamak gerekiyor. Resmi enflasyon %40 civarında seyrediyor ama bağımsız araştırmacılar bu oranın daha da yükseleceğini öngörüyorlar. Türkiye, dünya çapındaki temel gıda ve kira ücretleri fiyat artışı listelerinde en ön sırada yer alıyor. Milyonlarca işçinin etkilendiği enflasyonun altındaki maaşlar sebebiyle de alım gücü çökmüş durumda.
Bu durum sendikaların ve işçilerin talepleri için sokaklara daha fazla çıkmasına neden oldu. Fakat bu talepler, resmi kararlar yoluyla grevlerin yasaklanması ve toplumsal huzursuzluğu kontrol altına almak adına polis müdahaleleriyle karşılaştı. Eylemlere yönelik yasaklar tesadüfi değil. Feminist yürüyüşlerden tutun devletin muhalif belediyelere yönelik saldırılarına karşı itirazlara kadar eylemlerin çoğu hükümeti eleştirdiği gerekçesiyle ya yasaklanıyor ya da polis saldırısına uğruyor.
Son 5 yılda en az 25 grev hükümete ait kararnamelerle yasaklanmasına rağmen işçi direnişleri arttı.
Her şeye rağmen Türkiye, yakın tarihinin en militan işçi direnişleri dönemlerinden birini yaşıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) akademisyeni Aslı Odman’ın da işaret ettiği gibi, “Türkiye işçi hareketi, tam da oligarşik rejimin 2016’daki darbe girişimi, pandemi ve 2022’deki büyük ekonomik krizin ardından baskı kapasitesinin zirvesine ulaştığı bir dönemde paradoksal bir yükseliş yaşıyor.”
Son beş yılda en az 25 grev hükümete ait kararnamelerle yasaklanmasına rağmen işçi direnişleri arttı. Genel tablo ise daha da çarpıcı, 16,7 milyon işçinin yalnızca %14,45’i sendikalı. Avrupa Sendika Enstitüsü’ne göre Türkiye, 2000 yılından beri sendika üyeliğinin en hızlı düştüğü ülkelerden biri. Dikkat çekici bir diğer şey ise ülkede ses getiren grevlerin neredeyse tamamının ülkedeki üç büyük işçi konfederasyonu (Türk-İş, Hak-İş, DİSK) haricindeki sendikalar liderliğinde gerçekleştirilmesi. Uzmanlar bu durumun “mücadeleci” olarak tanımlanan ve işçi birliklerindeki bürokratikleşmeye karşı doğan yeni bir sendikal geleneği ortaya çıkardığını söylüyor.
“Bir işçiyi makineyle öldürmenin cezası yok.”
Ülkenin güneydoğusundaki endüstri şehri Gaziantep’i yıllardır sarsan tekstil direnişlerinden doğan BİRTEK-Sen sendikası da bu yeni geleneğin bir parçasını oluşturuyor. Sendikanın Genel Sekreteri Mikail Kılıçalp, bölgede fiilen faaliyet gösteren tek örgüt olduklarının altını çiziyor ve baskının ne denli yoğun olduğunu şöyle anlatıyor: “Halkı korkutmak için sendikacıları, gazetecileri, eylemcileri tutukluyorlar. Buradaki mesaj ‘Sesini kes, eğer konuşursan seni hapse atarız.’ Tam bir faşizm dayatmak istiyorlar.”
BİRTEK-Sen başkanı Mehmet Türkmen bir ay içinde iki kez tutuklandı. “Bu ülkede kurallar zenginlere uygulanmıyor.” dediği için cezaevinde 36 gün geçirdi. Suçlama ise yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak. Avukatı Esmer Özer, bu suçlamanın muhalifleri cezalandırma aracına çevrilmesini şöyle açıklıyor: “İfade ve örgütlenme özgürlüğüne karşı keyfi bir araç olarak kullanıyorlar. Yalnızca Türkmen’e değil, aynısını gazetecilere ve eylemcilere de yapıyorlar.” Müvekkilinin davası hakkında konuşan Özer, net bir şekilde şunları belirtiyor: “Bir işçi bir makinede kolunu kaybediyor. Patron hiçbir güvenlik önlemi almamış. Ama kimse ondan hesap sormuyor. Türkmen bunu söylediği için şu an tutuklu. Bu ülkede bir işçiyi makineyle öldürmenin bir cezası yok.”
İstanbul Üniversitesi’nden akademisyen Görkem Doğan’a göre bu tarz durumların artışı hukuk sisteminin tamamen çürüdüğünü gösteriyor: “Türkiye’de adalet sistemi satın alabileceğiniz bir metaya dönüştü. Doğru bir hâkim, doğru bir savcı ve doğru siyasi ilişkilerle elde edemeyeceğiniz hiçbir karar yok.”
Türkmen bu dönemde tutuklanan tek kişi değil. Bağımsız Maden İşçileri Sendikası sorumlusu Başaran Aksu, sadece bir ayda üç kez gözaltına alındı ve bir kez de tutuklandı. Tutuklama zinciri şu şekilde gelişiyor: önce Muğla’nın bir ilçesi olan Akbelen’de bir madenin genişletilmesine karşı mücadele veren direnişçi Esra Işık tutuklandı. Sonrasında Aksu, tutuklamanın maden şirketinin talimatıyla verilen bir karar olduğunu söylediği bir mesaj paylaştı ve anında, Türkmen’de olduğu gibi, yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçundan tutuklandı. Tutuklama zinciri burada bitmiyor: Bağımsız Maden-İş hukuk bürosundan Doğukan Akan, Başaran Aksu’nun tutuklanmasını “gülünç” olarak nitelendirdiği için aynı suçlamayla tutuklandı. 10 gün sonra serbest bırakıldı.
Maden İşçilerinin Grevi ve Bağımsız Sendikalar
Aksu cezaevinden çıkar çıkmaz madencilerin Ankara yürüyüşüne katıldı. Eskişehir’deki Doruk Madencilik işçileri, ödenmemiş maaşlarını ve tazminatlarını talep etmek için 13 Nisan 2026’da başkente doğru 190 kilometrelik bir yürüyüşe çıktı.
Ankara’ya vardıklarında ise birden fazla kez polis müdahalesiyle karşı karşıya kaldılar. Aralarında Aksu’nun da bulunduğu sendikacılar ve 110 madenci gözaltına alındı. Yapılan müzakerelerin sonuçsuz kalması üzerine madenciler haklarını almadan başkentten gitmeyeceklerini söylediler. Üstlerinde “Açız ve çıplağız” gibi sloganlarla yarı çıplak bir şekilde açlık grevine başladılar.
28 Nisan’da İçişleri Bakanlığı ile yapılan anlaşmada tüm talepler kabul edildi. Fakat şirket sözünde durmadı. Bağımsız Maden-İş 1 Haziran’da Ankara’da yeniden mücadeleye başlayacaklarını duyurdu.
Sendikanın hukuk bürosundan Doğukan Akan: “Büyük holdingler; sarı sendikalar ve devletle iş birliği içinde insanları birkaç kuruş uğruna sömürmeye, işçileri öldürmeye ve ceza almamaya alışmışlar. Bu gerçeği yaratanlar da onlar.” Ama Akan’a göre direnişin asıl başarısı başkaydı: “Mücadeleye olan açlığı gün yüzüne çıkarmak. İnsanlar bir çıkış yolu arıyor ve güvenebilecekleri hiçbir kurumun kalmadığını biliyor. Kendi sendikalarında, derneklerinde, partilerinde, ülkenin yönetiminde söz sahibi değiller.”
Militan Sendikaların Yükselişi
Bağımsız Maden-İş’in hikâyesi bu dönüşümü özetliyor. 2014 yılında Manisa’nın maden bölgesi Soma’da meydana gelen bir göçükte 301 madencinin hayatını kaybettiği trajedinin ardından işçiler geleneksel sendikalar tarafından ihanete uğramış hissetti ve 2018’de kendi sendikalarını kurdu. Akan bunu şöyle özetliyor: “O zamandan beri hiçbir işçiye ihanet etmeden mücadele ediyoruz.”
Bu dönüşüm başka sektörlerde de tekrarlanıyor. Akademisyen Aslı Odman şu şekilde anlatıyor: “Metropollerde genel merkezleri olan sendikalar tamamen güven kaybettiler. Çevre bölgelerde kurulan bir avuç bağımsız, militan sendika ise ön saflarda yer almaya başladı.” Ve yeni sendikal tabloyu detaylandırıyor: “Tekstil sektöründe, pandemi döneminde ve ülkenin güneydoğusunda, göçmen ve kadın emeğine ve iş sağlığına odaklanan BİRTEK-Sen gibi bir sendika ortaya çıktı. Metropol çevrelerinin yeni lojistik alanlarında mücadeleci direnişler gelişti. İnşaat sektöründeki hızlı büyümeyi şantiye işgalleri takip etti. Beyaz yakalı çalışanların yaşadığı kayıplara odaklanan yeni sendikalar da kuruldu.”
Türk sendikacılığının üç geleneksel kolundan Türk-İş ve Hak-İş hükümetle uzlaşmacı ilişkilerini sürdürürken, sol kökenli DİSK yıllar içinde ana akım çizgiye daha fazla entegre oldu. İstanbul Üniversitesi’nden Görkem Doğan, ithal ikameci sanayileşme modeli üzerine kurulmuş eski sendikaların neoliberal döneme uyum sağlayamadığını “Son barutlarını Tekel direnişinde tükettiler.” şeklinde açıklıyor. Burada, hükümetin içki fabrikalarını özelleştirmesinin ardından yaklaşık 80 günlük bir greve yol açan 2010’daki büyük işçi hareketine atıfta bulunuyor. “Doğa boşluktan nefret eder. Geleneksel sendikaların bıraktığı alanda önce kendiliğinden direnişler ortaya çıktı, zirvesi Metal Fırtına’ydı, ardından bağımsız sendikalar doğdu.” diye ekliyor. Doğan burada otomotiv sektöründeki büyük işçi grevine gönderme yapıyor. Doğan ayrıca bu yeni sendikaların neden baskının hedefi olduğunu da açıklıyor: “Bunlar, son 20-25 yılda kurulmuş sessiz sendikal düzeni bozan sesler ve bu yüzden onları zor kullanarak ezmek istiyorlar.”
Milyonların Mücadele Açlığı
Görkem Doğan bu yükselişin dinamiğini şöyle özetliyor: “Haksızlığa uğrayan kişi örgütlenmeye çalışır, bağlantılar kurar ve onurunu savunmak için harekete geçer. Son yıllarda gördüğümüz örneklerin mekanizması budur.” Avukat Esmer Özer baskıların da mücadelelerle birlikte giderek artacağını belirtiyor: “İşçi sınıfında bir hoşnutsuzluk var. Henüz örgütlü değil ama gerçek ve elle tutulur.”
Sosyal medyada yayılan direniş haberleri, Anadolu’nun en uzak sanayi bölgelerinde yeni mücadeleleri ateşliyor. Bağımsız Maden-İş’ten Doğukan Akan, Doruk direnişinin mirasını şöyle anlatıyor: “Bu direniş, yurttaşlıktan kovulmuş milyonlarca insanın mücadele etmeye aç olduğunu gösterdi.”
Orijinal metin: La revuelta de los nuevos sindicatos en Turquía
Çeviren: Fikriye Nurdağ Şentürk



