Mustafa Erdem Bilgin
Holdingler işçi ücretlerini, kârlılığın düşme eğilimi gösterdiği anlarda ilk gözden çıkarılacak kalem olarak görüyorlar. Tuzla Sedef Tersanesi’nde ve diğer pek çok tersanede taşeron düzeninin alışageldiği pratiklerden biri de bu. Taşeron patronu tersane yönetiminden ücretini alamadığını, dolayısıyla işçilere de ödeyemediğini iddia ediyor. Tersane yönetimi ise taşerona parasını ödediğini, dolayısıyla meselenin kendisiyle alakası kalmadığı yalanına sarılıyor. Hâlbuki taşeron sisteminin varlığı ve bir tersanede 30-40 farklı taşeronun bulunmasının sebebi, işçileri en başından itibaren güvencesizleştirmek, taşeron çalışmayla beraber ücret ve hak gasplarını sistematik hale getirmektir. Taşeron ve tersane yönetimi iki aydır maaşları ödenmeyen işçilere utanmadan bu yalanları söylerken, üstüne işçilere çalışmaya devam etmeleri için baskı yapıyor.
Taşeron Düzeni
Taşeron çalışmanın güvencesizliğini biraz daha açmak gerekiyor. İşçilere ödenen ücretlerin asgari ücrete kadar olan kısmı maaş hesaplarına yatırılıyor, kalan ücretler ise günler sonra elden teslim ediliyor. Bu, firmaların işe alım sırasında asgari ücretin üzerinde maaş vaadiyle pazarladıkları ancak gerçekte işçiyi kölelik düzenine hapsettikleri yöntemdir. Aslında olan, ücretlerin son raddeye kadar aylarca geciktirilerek ödenmesi, kimi zaman da hiç ödenmeyip işçileri, eğer direnmezlerse senelerce sürecek mahkeme süreçlerine hapsetmeleridir. Hâlihazırda çalışan işçilere hakları olan ücreti çok gören tersane patronları, elbette işçilerin tazminat hakkına da aynı şekilde çöküyor. Bu yolla bezdirerek işten çıkardıkları işçilerin yerine hiçbir şeyden haberi olmayan yeni işçiler getirerek düzenlerini devam ettiriyorlar.
Ücretlerin gözden çıkartılan ilk kalem olduğunu söylemiştik. Aslında gözden çıkartılan işçilerin güvenceli çalışma koşullarıdır. Kârlılığı artırmak için masraf olarak gördükleri, işi yavaşlattığı bahanesiyle işçi sağlığı ve güvenliği kurallarını uygulamayarak iş kazalarında yaraladıkları işçileri istifaya zorluyor ve tazminatsız işten çıkartıyorlar. İşçilere ne zaman alacaklarını bilmedikleri sefalet ücretleriyle ve her an ölümle burun buruna bir çalışma düzeniyle büyük bir tahakküm kuruyorlar. Peki bütün bunları gören işçi neden istifa etmiyor? Örneğin Ağrı’dan gelen bir işçinin, ücretini alamadığı için istifa etmesi veya kovulması, uzun süreli işsizlik ve parasızlık demektir. Geride kalan üç kuruş ücretine de çökülmesi demektir. Aynı zamanda işçilerin, işveren tarafından yerleştirildikleri lojmandan kovulması; gurbette evsizlik anlamına gelir.
İşçilerin kaldıkları lojmanda da tersanedeki düzen devam ediyor. Yüzlerce insan, yetersiz ve hijyenik olmayan tuvalet ve banyoları kullanmak zorunda kalıyor. Kimi zaman yemek verilmiyor, verildiğinde ise hijyen problemi nedeniyle zehirlenmeler oluyor. Sedef Tersanesi’nde çalışan işçilerin kaldığı kampta, işçilere su bile verilmediğini gördük.
Bütün bunlar aynı zamanda Sedef Tersanesi’nde bulunan sarı sendika Dok-Gemi İş Sendikası’nın gözleri önünde oluyor. Patron sendikası olması nedeniyle ne işçiler ondan haberdar ne de o işçilerin gözüne gözükmek istiyor. Tarihinde emek mücadelesi bulunmayan, bir kere bile grev yapmamış bir sendikanın tek pratiği hak gasplarını büyütmektir. Nitekim Sedef Tersanesi ile toplu iş sözleşmesi görüşmesi sonrası uzlaşma sağlanmazsa grev ilan edeceğini söylemesine rağmen, grev ilanından bir gün önce sessiz sedasız satış sözleşmesine imza atmasının sebebi de budur. Bugün işçiler ölümle burun buruna çalışmaya ve sefalet koşullarına mahkûm ediliyorsa, Dok-Gemi İş gibi sarı sendikalar sayesindedir.
Direniş Süreci
Taşeron patronları işçi alımı yaparken onlara kalacak yer vaadinde de bulunuyor. İşçilerin memleketlerinden çalışmak için geldiklerinde gördükleri yer, bir odasında 8-10 tane yatak bulunan, balık istifi denebilecek lojmanlar. Lojman, hem işçiye bir avantaj olarak sunuluyor hem de direnişe geçen işçilerin her an yaşam alanından kovulma tehditleriyle tepelerinde sopa gibi sallandırılıyor. Sedef Tersanesi’ne bağlı Scaffis taşeronu da aynı pratiği uygulamaya çalıştı ve işçilere bilet parası vererek başka hakları yokmuş gibi onları memleketlerine eli boş göndermeye çalıştı.
Ücret gaspının önüne bekleyerek geçilemeyeceğini bilen tersane işçileri, örgütlü mücadele yürütebilmek için DGD-Sen çatısında birleşiyor. Mücadelede çizgimiz nettir: Üyemiz olsun veya olmasın geride işçi bırakmayız, mücadele iradesini ortaya çıkartmaya çalışır ve yanında dururuz. İşçiler 1 Haziran’da hakları olan iş bırakma eylemine başlıyor, hâliyle tersane yönetiminin ve taşeronun tehditleri daha da artıyor. Ertesi gün (2 Haziran) servisten indiklerinde işçilerin bir kısmının giriş kartlarını iptal ediyorlar. Bu, patronların işçilerin birliğini bölmek ve içeride kalanları korkutmak amacıyla yaptıkları bir taktiktir. Örgütlü bir biçimde ise bu yöntem işe yaramaz, iş yerinin içi de dışı da eylem alanı olur. İş bırakma eylemi devam ederken içeriye tersane yönetiminin müşterileri giriyor ve bunların arasında Milli Savunma Bakanlığı ve TSK gibi kurumlar da bulunuyor.
Aynı akşam işçilerle sendika olarak toplantı yaptık, taşeron patronuna işçilerle beraber açık bir şekilde ulaştık ve taleplerimizi ilettik; görüşmeyi sendika avukatımız Saruhan Efe Kadaifçi yaptı. Scaffis taşeronunun patronu, işçilere sadece asgari ücret verdiğini ve elden para vermediği yalanına sarıldı. Görüşme boyunca bu ısrarı sürdürdü. Telefonu kapattıktan sonra işçi arkadaşlarla yapılan toplantıda, tek kuruş içeride kalmayıncaya kadar direniş kararı alındı. Ertesi sabah içeriye girebilen işçiler insan kaynaklarının önünden ayrılmıyor, dışarıdakiler ise Sedef Tersanesi yönetiminin penceresinin önünde sloganlar atıyordu. Yoldan geçen arabalar kornalara basarak selam veriyor, bütün Tuzla Sedef Tersanesi’nde hak gaspına direnenlerin olduğundan haberdar oluyordu. Bu en çok da, “büyük” işler yapan tersane yönetiminin hoşuna gitmiyor çünkü kalburüstü müşterileriyle yaptığı görüşmeleri sekteye uğratıyordu. Bu tersanede işçi katletme ve ücret gaspıyla ucuza iş yaptırma özgürlüğünün yok olmasından korkuyorlardı.
Tersane önünde eylemin yarattığı rahatsızlık, geri adım atmayacak bir sendika ve işçi topluluğunun varlığı, öğleden sonra tersane yönetiminin çözüm için ulaşmasına sebep oldu. Birlikte işçilerin kaldığı lojmana geçtik. Gün boyu süren görüşmeler gösterdi ki taşeron sisteminin hak gasplarındaki özgüveni, hangi işçiye ne kadar ücret ödenmesi gerektiği hakkında bir hesaplama yapmamasına olanak sağlamış. Ücretler yeni yeni hesaplanıyordu, dolayısıyla bu işlem gece geç saatlere kadar sürdü. İşçi arkadaşların alacaklarının tamamı hesaplarına yattıktan sonra direniş zaferle sonuçlanmış oldu.
Zaferin ardından, benzer şekilde ücret gaspı yapan taşeron şirketler, DGD-Sen’in para karşılığında direniş yaptığına dair söylentilerle karalama kampanyası başlattılar. Çünkü kendi bünyelerinde çalışan işçilerin de hakları için mücadele etmesinden, tersanelerde yeniden direniş oluşmasından korku duydular. DGD-Sen, kurulduğu günden beri hiçbir işçi kardeşimizle ne dava ne de direniş süreçlerinde bir kuruşluk para ve çıkar ilişkisi kurmamıştır, kurmayacaktır.
Tersaneler, 2008 yılında iş cinayetlerine ve güvencesiz çalışmaya karşı başlatılan büyük direnişlerin korkusunu hâlâ taşıyorlar. Tersanelerde haftada beş işçinin iş cinayetinde öldürüldüğü, baskının ve yoksullaştırmanın en yüksek olduğu günlerde, binlerce tersane işçisi aileleriyle birlikte kenetlenerek şehrin her yanında yürüttükleri eylemlilikle tersanelerin mezbaha düzenini dize getirdiler.
Bugün tersane patronları sınıf mücadelesinin bu kazanımlarına göz koymuş durumda ve sürekli sınırı aşındırmanın peşindeler. Bir tersane işçisi en ufak bir direnme eğilimi gösterdiyse patron ondan kurtulmanın yolunu arıyor, baskı ve tehditler yoğunlaşıyor ve işçiyi orada barındırmamaya çalışıyor. Tersanelerde işçiyi teker teker düşürerek toplu direnişin önüne geçmeye çalışıyorlar. Adına “Kırmızı Liste” dedikleri bütün tersanelerin ortak bir listesinin olduğunu ve bu listeye adı yazılanın bir daha tersanelerde iş bulamayacağını iddia ediyorlar.
Özellikle taşeronları kullanarak hayata geçirdikleri bu uygulamalar tersanenin kendisinden bağımsızmış gibi lanse ediliyor. Ancak bunlardan en kârlı çıkan tersane yönetiminin kendisidir ve onun kendi içinde kurduğu taşeron sistemi de bu kârlılığa hizmet eder. Nihayetinde gözlerimizin önüne serilen, tersane işçilerinin köleliğe hapsedildiği, ücretini dahi almanın hak görülmediği bir sistem oldu.
Yoksulluk ücretleriyle, iş cinayetleriyle, taşeron çalıştırmayla ve işçiyi satan sarı sendikaların desteğiyle gittikçe büyüyen tersane patronlarının düzeni ne kadar sarsılmaz gözükse de elbet tersine dönecek. Tersane işçisinin köle olmadığını öğrenecekler.



