Haritalar üzerinde çizilen boru hatları, limanlar ve ticaret koridorları ilk bakışta teknik ayrıntılar gibi görünebilir. Oysa bugün Batı Asya’da bu hatların geçtiği güzergâhlar, savaşların seyrini, bölgesel güç dengelerini ve İsrail’in askeri-ekonomik kapasitesini belirleyen en kritik unsurlar arasında yer alıyor. Gazze’de devam eden soykırımı yalnızca askeri operasyonlar üzerinden değerlendirmek, onu mümkün kılan ekonomik ve jeopolitik altyapıyı gözden kaçırmak anlamına geliyor.
Energy Embargo for Palestine (EEFP) tarafından hazırlanan bu rapor, İsrail’in enerji güvenliğinin nasıl inşa edildiğini, ABD’nin Batı Asya’yı enerji ve ticaret koridorları üzerinden nasıl yeniden şekillendirmeye çalıştığını ve bu süreçte Türkiye’nin oynadığı rolü kapsamlı bir biçimde ele alıyor. Camp David Anlaşmaları’ndan İbrahim Anlaşmaları’na, Doğu Akdeniz Gaz Forumu’ndan Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru’na (IMEC) uzanan hattı birlikte değerlendiren rapor, enerji altyapısının bölgedeki normalleşme politikaları, jeopolitik rekabet ve emperyalist müdahalelerle nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor.
Raporun dikkat çektiği en önemli noktalardan biri, İsrail’in bugün hâlâ önemli ölçüde Türkiye üzerinden taşınan ham petrole bağımlı olmasına rağmen, uzun vadede bu bağımlılığı ortadan kaldıracak yeni enerji koridorları kurmaya çalışmasıdır. Bu çerçevede Türkiye de yalnızca bir transit ülke değil; Ceyhan Limanı, Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı ve Güney Gaz Koridoru üzerinden şekillenen bölgesel enerji mimarisinin en kritik halkalarından biri olarak öne çıkıyor. Enerji politikaları ile Filistin’de süren soykırım arasındaki ilişkiyi görünür kılması, bölgede inşa edilmeye çalışılan yeni jeopolitik düzeni tarihsel ve siyasal bağlamı içinde tartışması sebebiyle bu raporu okurlarımıza sunuyoruz.
ABD & Siyonist rejim planları: yeni enerji ve ticaret koridorlarıyla Batı Asya’yı
tekrar şekillendirmek
ABD ve İsrail’in İran’ın ülkenin yurtiçi doğal gaz ihtiyacının yaklaşık %80’ini karşılayan Güney Pars petrol sahasına yönelik saldırısının ertesi günü, 19 Mart 2026’da, İsrail başbakanı Binyamin Netanyahu bölgeye dair vizyonunu şu sözlerle özetledi: “Arap Yarımadası üzerinden batıya uzanan petrol ve doğalgaz boru hatları kurun; bunları İsrail’e, Akdeniz’deki limanlarımıza kadar getirin, böylece dar geçit noktaları ebediyen ortadan kalkmış olur.”
İran’ın egemenlik beyanı olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatmasının ardından hızla yükselen petrol fiyatları dünya çapında hissedildi ve tarihin en büyük enerji krizine dönüşmekte olan süreci tetikledi. Netanyahu ise bu anı fırsata çevirerek, İran’ın coğrafi konumunu kaldıraç olarak kullanma kapasitesini ortadan kaldırmak adına, karadan geçecek bir boru hattı koridorunu “net çözüm” şeklinde sundu. Körfez petrolünün Arap Yarımadası üzerinden batıya, İsrail’in işgal altındaki Akdeniz limanlarına yönlendirilmesiyle Hürmüz Boğazı’nın tamamen baypas edilmesi ve İsrail’in stratejik öneminin küresel bir enerji ve transit merkezi olarak artırılması amaçlanıyor.
Netanyahu’nun hiç de yeni olmayan bu teklifi, ABD-İsrail hattının Batı Asya’yı yeniden şekillendirmeye yönelik süregelen stratejisini yansıtıyor. ABD ve İsrail, kendi hegemonyasına ve yayılmacı-soykırımcı projelerine karşı çıkan tüm bölgesel güçlerin hibrit (karma) savaş yoluyla tamamen silahsızlandırılmasını hedefliyor. Filistin’e komşu Arap devletleriyle yapılan normalleşme anlaşmaları, İsrail’in enerji ihracatına dayalı asimetrik bağımlılıklar yaratmak ve Siyonist projeye yatırım akıtan Arap burjuvazisinde işbirlikçi bir sınıf oluşturmak açısından hayati rol oynuyor.
Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, Doğu-Batı enerji koridorlarına yönelik arayışı hızlandırıyor. İsrail, Hindistan Ortadoğu-Avrupa Koridoru (IMEC) üzerinden, Güney-Güney ticaretine alternatif olarak, Asya ile Avrupa arasındaki enerji ticaretinde başlıca geçiş noktası olmayı arzuluyor. Henüz netliğe kavuşmamış bu planlar, enerji tedarik zincirlerini yeniden şekillendirme konusunda Türkiye’yi merkeze alan alternatif önerilerle rekabet halinde.
Yaptığımız bu detaylı analiz, Doğu-Batı ekseninde rekabet eden iki ana enerji koridorunu (Türkiye ve IMEC) ele alarak İsrail’in yürüttüğü normalleşme anlaşmalarıyla enerji ithalatına bağımlılığını nasıl tersine çevirdiğini inceliyor. ABD ve İsrail IMEC koridorunun kurulmasını teşvik etse de, İsrail hâlâ aynı güzergâhtan taşınan ham petrole bağımlılığı nedeniyle, genişleyen Türkiye koridorundan da fayda sağlamaya devam ediyor. Bu çerçevede, İsrail’in yayılmacı ve sömürgeci hedeflerini ilerletmesini mümkün kılan yakıt akışını kesebilecek kapsamlı bir enerji ambargosunun uygulanması gerektiği sonucuna varılıyor.
Normalleşme: İsrail’in bölgede meşruiyet kazanması
Enerji, yerleşimci-sömürgeci Siyonist projenin güçlenmesinde ve İsrail’in Batı Asya ülkeleriyle ilişkilerinin temelini oluşturan asimetrik bağlılıkların kurulmasında kilit bir kaynak olarak öne çıkıyor. 20. yüzyılın çoğu boyunca İsrail’in yerli petrol ve doğalgaz rezervleri kısıtlıydı; kendisiyle ticaret yapmayı reddeden Arap devletlerinin yarattığı izolasyonu aşmak için yakıt ithalatında sırtını Arap olmayan devletlere yaslıyordu. 1973-74 yıllarındaki Arap petrol ambargosu, enerjinin hem İsrail’e hem de emperyalist destekçilerine karşı nasıl güçlü bir baskı aracı olabileceğini göstermişti. 1979’daki İran Devrimi’nin ardından İran’dan İsrail’e gayrı resmi petrol ihracatının fiilen durmasıyla, İsrail yönetimi petrol kaynaklarını acilen çeşitlendirmek ve yerli üretimi artırma seçeneklerini değerlendirmek durumundaydı.
İsrail ve Arap ülkeleri arasındaki normalleşme sürecinin zemini 1978 Camp David Anlaşmalarıyla hazırlandı. Sina Yarımadası’ndaki petrole erişim izni, İran Devrimi’nin yarattığı “petrol şoku”nun ilk etkilerini İsrail’in yönetmesini sağladı. 1978’den bu yana Oslo’dan İbrahim Anlaşmaları’na uzanan her normalleşme süreci İsrail’in ticaret ve enerji hatlarının güvenliğini Arap komşularıyla kurulan bağımlılık ilişkileri üzerinden korurken, bir yandan da Hizbullah, Ensarullah ve İran dâhil olmak üzere bölgedeki direniş güçlerini kuşatma politikasını sürdürmeye yarıyor. İsrailli enerji şirketi NewMed’in 2010 yılında Leviathan doğalgaz sahasını keşfinin ardından, Siyonist rejimin süregelen gaz ithalatı bağlılığı azaldı ve kendisini küresel enerji ihracatı alanında öncü olarak konumlandırmaya başladı. Bugün İsrail’in doğalgaz üretimi, iç piyasa talebini aşmış durumda. İsrail’in doğalgaz sektörü, BP ve Chevron gibi Batılı enerji şirketlerinin yatırımlarıyla genişledikçe bu arz fazlasının iyice artması bekleniyor. İsrail tam da bu sebeple komşu Arap ülkelere gaz ihracatına büyük önem veriyor. Doğalgaz üretiminin başlamasından bu yana İsrail yönetimi, ücretler, kâr payları ve kurumlar vergisi yoluyla 9,5 milyar dolar gelir elde etti. Bu durum, İsrail’in soykırımcı ve yerleşimci-sömürgeci ekonomisini ayakta tutmaya doğrudan katkı sağlıyor.
İsrail’in sabit doğalgaz üretimi ve tedariki, komşu Arap ülkelerini bu enerji ihracatına muhtaç hâle getirdi. 2016’da Ürdün, 15 yıl boyunca geçerliliğini koruyacak ve günde yaklaşık 8,5 milyon metreküp gaz alımını öngören 10 milyar dolarlık gizli bir anlaşma imzaladı. İsrail bugün Ürdün’ün doğalgaz ithalatının %40’ını karşılıyor. Söz konusu anlaşma, Ürdün’ün kendi gaz rezervlerini keşfetmesi durumunda bu tek taraflı bağımlılıktan uzaklaşma ihtimalini sınırlıyor. Bir zamanlar bölgenin en büyük doğalgaz ihracatçılarından olan Mısır, İsrail’e üretim maliyetinin altında gaz satılması sebebiyle kendi enerji sektöründe ciddi bir gerileme yaşıyor. Bu durum, Mısır’ın İsrail’den yapılan doğalgaz ithalatına giderek daha fazla bağımlı hâle gelmesine yol açıyor. Camp David Anlaşmaları’ndan bu yana Mısır açısından normalleşme, hem ülkenin derinleşen bağımlılığını pekiştirdi, hem de yakıt tedarikini askıya alma konusunda İsrail’e önemli bir koz sağladı. ABD-İsrail ittifakının Haziran 2025’te İran’a yönelik saldırılarının ardından İsrail’in Mısır’a gaz akışını durdurması ülke genelinde elektrik kesintilerine neden oldu ve yaklaşan enerji krizine dair endişeleri artırdı.
2020 yılında ABD’nin arabuluculuğunda İsrail ile BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas arasında imzalanan bir dizi normalleşme prosedürü olan İbrahim Anlaşmaları, İsrail’i küresel ölçekte kilit bir transit merkezine dönüştürecek yeni bölgesel ticaret koridorları oluşturma fırsatı sundu. Anlaşmalar, BAE ile İsrail arasındaki stratejik entegrasyonun iyice derinleştiğini gösterdi. 2020’de Eilat Aşkelon Boru Hattı Şirketi ile MED-RED Land Bridge arasında yapılan anlaşma, Körfez petrolünü Süveyş Kanalı’nı baypas ederek Eilat-Aşkelon hattı üzerinden Avrupa pazarlarına taşımayı hedefliyordu. Hayata geçirilmeyen bu anlaşmanın “çevresel kaygılar” gerekçesiyle ertelendiği bildirildi. Ayrıca, İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü soykırım ve ablukaya cevaben Ensarullah’ın 2023’te Kızıldeniz’de uyguladığı deniz ablukası, yeni ve güvenli ticaret yollarının oluşturulmasına dair tüm numaraları da ciddi biçimde sekteye uğrattı.

Kaynak: ABD Dış İşleri Bakanlığı
Buna rağmen, geçtiğimiz dönemde BAE’nin OPEC’ten ayrılması ve İsrail’le ticaret ve güvenlik ilişkilerini hızla genişletmesi, İsrail’i bölgenin ticaret ve enerji gücü hâline getirecek yeni enerji hatlarının gündeme gelmesini muhtemel kılıyor, ki bu da yeni asimetrik bağımlılıklar yaratma riskini kuvvetlendiriyor. Normalleşme anlaşmalarının en ağır bedelini Filistin’i destekleyen Arap halkları ödüyor: Bu anlaşmalar sayesinde devletlerinin egemenliği aşınıyor, ABD ile uyumlu işbirlikçi rejimlerin otoriterliği derinleşiyor, enerji üzerindeki tahakkümünü kullanarak baskıyı artıran yayılmacı yerleşimci-sömürgeci proje meşrulaşıyor.
Şimdiden Batı’ya uzanan hat: Türkiye koridoru
Türkiye koridoru, hâlihazırda “Batı’ya giden” enerji boru hatlarını kapsıyor. ABD-İsrail’in İran’a yönelik savaşı, Türkiye’ye kendi enerji altyapısını Hürmüz Boğazı’na alternatif ve gerekli bir güzergâh olarak öne çıkarma fırsatı sunmuş oldu.
Arap devletleriyle yapılan normalleşme anlaşmaları İsrail’in bölgenin en büyük transit merkezi ve enerji ihracatçısı olma planlarını kolaylaştırsa da, İsrail ham petrol tedarikinde hâlâ ağırlıklı olarak ithalata bağımlı. İsrail’in toplam ham petrolünün %40’ından fazlası Türkiye’nin Ceyhan limanı üzerinden taşınıyor. Ocak 2026’da Palestinian Youth Movement (Filistin Gençlik Hareketi) ve Progressive International olarak yürüttüğümüz ortak araştırma, Türkiye devletinin Mayıs 2024’te İsrail’e enerji ambargosu ilan etmesinden
bu yana 47 milyon varil ham petrol taşıyan 57 adet sevkiyatın gerçekleştiğini açığa çıkardı. Bu seferleri yapan taşıyıcı gemiler, takip sistemlerini düzenli olarak kapatarak İsrail limanlarına gizlice yanaşıyor.

Kaynak: Energy Embargo for Palestine
İsrail’in ithal ettiği ham petrolün büyük kısmı, Gazze’ye 10 kilometreden az mesafede bulunan Aşkelon’daki EAPC limanına ulaşıyor. Burada yüklenen petrol daha sonra Bazan Grubu’na ait Hayfa rafinerisine veya Paz Oil’e ait Aşdod rafinerisine taşınıyor. Birleşmiş Milletler’in kara listesinde yer alan bu iki şirketin de İsrail Savunma Bakanlığı’na askerî nitelikli enerji ürünleri tedarik etmek üzere yürürlükte sözleşmeleri bulunuyor. Bu ürünler, İsrail’in yasadışı yerleşimlerini genişletmesini sağlıyor; aynı zamanda Gazze’deki soykırımı ve bölgesel saldırganlığını sürdürmekte kullandığı savaş uçaklarını ve diğer askerî
araçları da besliyor. İsrail’in bağımlı olduğu bu petrol, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattından tedarik ediliyor.
“Yüzyılın Anlaşması” olarak adlandırılan mutabakat, Sovyetler Birliği’nin kanunsuzca dağıtılmasının ve bağımsız Azerbaycan devletinin kurulmasının hemen ardından hayata geçirilen 4 milyar dolarlık “Yeni İpek Yolu” enerji projesinin temelini oluşturdu. Bu dönüm noktası, Doğu’nun doğal kaynaklarının uzun vadeli sömürüsünü kolaylaştırmak üzere tek yönlü “enerji koridorları” yaratmayı hedefleyen ABD dış politikasını hızlandırdı. 1990’ların ortasında Clinton yönetimi döneminde, ABD-İngiliz emperyalist çıkarları BP öncülüğünde ilerletildi; Britanyalı çokuluslu şirket, 1994’te eski Birleşik Krallık Başbakanı Margaret
Thatcher’ın yeni kurulan devletle bağları pekiştirmek için Bakü’ye yaptığı resmî ziyareti finanse etmesini de içeren bir lobi faaliyetinin başını çekti.
12 yıl sonra, Bakü’den başlayıp Gürcistan üzerinden Türkiye’nin Ceyhan limanına uzanan boru hattının inşası tamamlandı. Bugün, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma kararının sonucunda “Azeri Light BTC” ham petrolünün fiyatı keskin biçimde yükselmiş durumda.
O dönem ABD’nin Avrupa Birliği Büyükelçisi Richard Morningstar’ın da ifade ettiği gibi, “Doğu-Batı enerji geçiş koridoru”nun hedefi “yalnızca petrol ve doğalgaz boru hatları inşa etmek değil, bu boru hatlarını siyasi ve ekonomik bir çerçeve oluşturmak üzere araçsallaştırmak”tı.
İsrail rejiminin “Batı’ya uzanan boru hatları” konusundaki ısrarı tam da bu siyasi ve ekonomik çerçeveyi genişletiyor: Batı Asya bölgesini, İsrail’in yayılmacı projesini güçlendirecek ve İran’ı diğer direniş aktörleriyle birlikte tecrit edecek biçimde yeniden şekillendirmeyi amaçlıyor. Dolayısıyla, İngiliz petrol tekeli BP’nin işlettiği BTC boru hattı, bölgeye dair enerji projelerinin somut şablonu olarak ele alınmalı.
BTC boru hattı, özellikle Türkiye açısından çok daha geniş ve merkezi bir role sahip. Bu hat, Batı’yla enerji ticaretinde Türkiye’nin uzun vadeli bir merkez, güvenilir ve “tarafsız” bir tedarikçi olmasının kanıtı niteliğinde. BTC boru hattı, tamamı Avrupa’ya uzanan üç kritik tek yönlü Türkiye enerji koridorundan yalnızca birini oluşturuyor.
“Güney Gaz Koridoru” olarak adlandırılan ikinci önemli hat; Güney Kafkasya Boru Hattı, Trans-Anadolu Boru Hattı ve Trans-Adriyatik Boru Hattı olmak üzere üç ana doğalgaz hattından oluşuyor. Üç boru hattının da topraklarından geçmesi, Türkiye’yi bu enerji altyapısının hem siyasi hem maddi açıdan vazgeçilmez unsuru hâline getiriyor. 2021–2024 yılları arasında bu boru hatları üzerinden enerji kaynaklarını çeşitlendirmeye ihtiyaç duyan AB ülkelerine yapılan gaz tedariki %40 arttı. Ocak 2026 itibarıyla Almanya ve Avusturya’nın da aynı hat üzerinden doğalgaz ithal eden ülkeler arasına katılmasıyla bu eğilimin olduğu gibi devam ettiğini söylemek mümkün.
Önemli bir detay olarak, Azerbaycan’daki Şah Deniz petrol sahasından çıkarılan doğalgaz Güney Gaz Koridoru üzerinden taşınıyor. Bu saha, BP’nin bugüne kadarki en büyük doğalgaz keşfi olarak öne çıkıyor ve ham petrolü BTC boru hattına sağlayan ACG petrol sahalarına oldukça yakın bir konumda yer alıyor. Hazar Denizi’ndeki her iki petrol sahasında da çoğunluk hissesi BP’nin elinde, Türkiye’nin ulusal enerji şirketi ise azınlık hissesine sahip. Bugün BP, Güney Gaz Koridoru’nu oluşturan tüm boru hatlarında kilit hissedar
konumunda. Britanyalı enerji şirketinin bu konumu BTC boru hattında kurulan modelin bir tekrarı niteliğinde; nitekim BP, Güney Gaz Koridoru’nu “Yüzyılın Projesi” şeklinde tanımlamasıyla da bu gerçeği bizzat pekiştirmişti.

Kaynak: Carnegie Europe
Türkiye üzerinden petrol taşıyan üçüncü büyük hat ise, genelde “Irak-Türkiye boru hattı” olarak anılan Kirkuk-Ceyhan hattı. Önceki iki projeden farklı olarak bu hat, ABD öncülüğünde kurulan BTC boru hattı ve Avrupa Komisyonu destekli Güney Gaz Koridoru’na kıyasla, başlangıçta Güney-Güney tedarik güzergâhına daha yakın, daha siyasi bir ittifakı temsil ediyordu. 1973’te Arap petrol ambargosuyla aynı yılda inşa edilmesine rağmen bu hat hiçbir zaman tam kapasite kullanılmadı; Uluslararası Tahkim Mahkemesi’nde çözülemeyen süreçler sebebiyle 2023’den bu yana atıl durumda.
Bununla birlikte, İran’ın ABD-İsrail ortaklığında dayatılan savaşa yanıt olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatmasının ardından, Türkiye Enerji Bakanlığı ve Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı, Irak-Türkiye boru hattının İran’ı baypas edecek ve petrol üretimini hızlandıracak başlıca petrol güzergâhı hâline gelmesi çağrısında bulundu. Bu açıklamalar, Şubat 2026’da Türkiye’nin ulusal petrol şirketi ve BP arasında Irak petrolünün aranması ve çıkarılmasına yönelik Mutabakat Zaptı’nın imzalanmasının hemen ardından geldi; bu durum, BP’nin atıl hâldeki bu hattı yeniden devreye sokmak istediğine işaret ediyor.
Bu projenin hayata geçmesi, Irak petrolünün Türkiye’nin Ceyhan limanına ulaşan hacmini artırarak Avrupa’nın enerji piyasalarına erişimini genişletecek ve Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığı küresel düzeyde azaltacaktır. Dolayısıyla bu boru hattı, karadan geçmesi sebebiyle de, büyük miktarda petrolü düşük maliyetle, verimli biçimde taşımaya yönelik bir çözüm olarak sunuluyor. Kuşkusuz ki bu durum, Türkiye’nin konumunu önde gelen bir enerji aktörü olarak dünya çapında güçlendirecektir.
Irak-Türkiye boru hattından taşınacak petrolün İsrail’e ihraç edilmesi de mümkün. Fakat bu ihtimal, İsrail rejiminin bölgedeki güçlü devletleri zayıflatmak, enerji ithalatından ihracata geçmek, transit ve enerji alanlarında bölgesel hegemonya kurmak gibi daha geniş çaplı hedefleriyle çelişiyor. Bu çelişkinin sonucu olarak IMEC koridoru devreye giriyor.
Rekabet halindeki koridorlar: İsrail ve IMEC
Netanyahu “alternatif güzergâhlara” duyulan ihtiyacı belirttiği kamuoyu açıklamasında, boru hatlarının “Arap Yarımadası’ndan geçerek doğrudan İsrail’e, Akdeniz’deki limanlarımıza kadar” uzanması gerektiğini açıkça ifade etti. Önerilen bu güzergâh, İsrail’i Doğu-Batı ticareti için vazgeçilmez bir kapı hâline getirmeyi amaçlayan IMEC projesine yönelik öngörülerin neredeyse birebir aynısı niteliğinde.
IMEC, ilk olarak Eylül 2023’te Yeni Delhi’deki G20 Zirvesi’nde duyuruldu. Asya, Körfez ve Avrupa ekonomilerini birbirine entegre ederek Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne rakip bir ticaret koridoru şeklinde tasarlandı. Enerji ürünlerinin Hindistan’ın batı kıyısındaki limanlardan Hürmüz Boğazı’nı dolaşarak Körfez ülkelerine taşınması, ardından Suudi Arabistan üzerinden Ürdün ve İsrail’i kat ederek Hayfa Limanı’na ulaştırılması öngörülüyor. Deniz–kara–deniz şeklindeki bu karma güzergâh, Ürdün’de inşa edilmesi gereken demiryolu ve boru hatları ile büyük liman modernizasyonlarını zorunlu kılması sebebiyle, son derece maliyetli ve teknik açıdan da aşırı karmaşık bir proje.

El-Aksa Tufanı operasyonu, projenin ilk adımlarını sekteye uğratmakta başarılı oldu. Fakat bu yılın başlarında Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırması ve Venezuela petrolüne el koymasıyla da anlaşıldığı üzere, ABD’nin askerî harekâtları çoğu zaman emperyalist ticaret yollarının yeniden kurgulanmasının habercisi niteliğinde.
Bu yıl İran’a yönelik askerî saldırılarının ardından, ABD ve İsrail bölgede ABD-Siyonist hegemonyası kurmak için daha agresif bir hamlenin zeminini çoktan hazırlamaya başladı. 29 Nisan 2026’da senatörler Cory Booker ve Dave McCormick, ABD’nin bölgeye “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru’nda stratejik bir geçit” olarak daha fazla dâhil olmasını hedefleyen çift partili Doğu Akdeniz Geçidi Yasası’nı sundu. Senatör McCormick yasa tasarısını duyururken, “Epik Öfke Operasyonu, Doğu Akdeniz’in Orta Doğu’nun kıyısında değil, tam merkezinde yer aldığını gösterdi” ifadelerini kullandı.

Doğu Akdeniz’in, Orta Doğu’nun sözde “merkezi” olarak sunulması bütünüyle bilinçli bir tercih; ABD’nin İsrail rejimini sınırsız silah desteğiyle güçlendirmesinin ve komşu Arap devletleriyle peş peşe imzalanan meşrulaştırma anlaşmalarının doğrudan bir sonucu. Yasa tasarısının dayanağı açıkça şöyle tanımlanıyor: “Amerika Birleşik Devletleri’nin politikası, diğer ülkeleri İsrail’le ilişkileri normalleştirmeye teşvik etmek amacıyla İbrahim Anlaşmaları’nı genişletmek ve kuvvetlendirmektir.”
IMEC projesi bu nedenle İsrail, Hindistan, Arap devletleri ve AB arası ilişkilerin normalleşmesini hızlandıracak kilit bir araç olarak görülüyor; nitekim G20 zirvesindeki resmî duyurunun öncesinde de bu doğrultuda somut adımlar atılmaya başlanmıştı.
2020’de kurulan ve üyeleri arasında Ürdün, İsrail, Kıbrıs, Yunanistan, Mısır, Filistin Ulusal Yönetimi, Fransa ve İtalya’nın; gözlemcileri arasında ise AB, ABD ve Dünya Bankası’nın yer aldığı Doğu Akdeniz Gaz Forumu (EMGF), Avrupa’nın Rus gazına olan bağımlılığını daha pahalı olan ABD LNG’sine kaydırma hedefiyle tasarlandı. Bu hedef, 2022’de AB’nin Mısır’la imzaladığı, Mısır’ın Avrupa’ya LNG satışının koşullarını belirlerken İsrail gazını da tedarik zincirine entegre eden anlaşmayla hayata geçirildi.İsrail, 2020’den bu yana doğalgaz sektörünü daha da büyütmeye çalışıyor; Gazze’de sürdürdüğü soykırımla eşzamanlı açık denizde yeni arama ruhsatları ihale etti, ki buna İsrail tarafından ilhak edilen Filistin sularından gaz çıkarma lisansları da dahil. 2026 Ocak ayında Davos’ta, ABD öncülüğündeki “Barış Kurulu” için “Yeni Gazze” vizyonunu sunan Jared Kushner, Gazze’de “güvenlik” ve silahsızlanma sağlandıktan sonra enerji sektörünü genişletme fırsatlarından söz etti. Enerji altyapısına ilişkin somut planlar henüz netleşmemiş olsa da, İsrail’in tarihsel ve halihazırda da devam eden Filistin kaynaklarını gasp etme alışkanlığı göz önüne alındığında, el değmemiş değer taşıyan 4 milyar dolarlık Gazze Marine gaz sahasının, ABD LNG’siyle birlikte İsrail’in AB’ye yönelik gaz ihracatının merkezinde yer alması muhtemel görünüyor.
“Barış Kurulu”nun eksik ve muğlak planlarının ötesinde, IMEC’e taraf ülkeler İsrail’le bağlarını derinleştirmeyi sürdürdü. Hindistan enerji devi Adani, 2023 yılında İsrail’in Hayfa Limanı’nı satın aldı. İbrahim Anlaşmaları sonrasında ticaret hacmindeki sıçrayışın ardından, BAE’nin OPEC’den ayrılışının da İsrail’le ticari ilişkileri iyice sıkılaştıracağı öne sürülüyor. ABD, İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan arasındaki stratejik ortaklıkta kendi rolünü kurumsallaştıran “3+1 ittifakı”nın da mimarı konumunda. Lübnan’ın, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’dan IMEC’e katılmak için destek istemesi ise, İsrail’le dolaylı normalleşme girişimi olarak algılandı ve ülkede ciddi tepki topladı. Sanayi yatırımlarından jeopolitik ittifaklara uzanan bu adımların tamamı, İsrail’i doğudan batıya enerji ve ticaret akışı konusunda başı çeken merkezi bir geçide dönüştürme yönünde ilerliyor.
Netanyahu’nun bu projeyi BM Genel Kurulu’nda “The Blessing” (Nimet/Bereket) başlığını taşıyan bir harita üzerinde sunarken, yanına İran’ın siyah renkle gösterildiği ve “The Curse” (Lanet) başlığını taşıyan ikinci bir harita koyması tesadüf değil. Siyonistler, “Büyük İsrail” vizyonunu meşrulaştırmak için sık sık böylesi dinsel göndermelerle yüklü bir dili devreye sokuyor. ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin, “[İsrail] hepsini alsa da olur” sözleri de bu mantığın en çıplak ifadesi olarak hafızalara kazındı.

İsrail bugün ham petrol tedarikinde Türkiye limanlarından çıkan BTC hattına bağımlı olmasına rağmen, Türkiye hem IMEC projesinden hem de Doğu Akdeniz Gaz Forumu’ndan dikkat çekici biçimde dışlanmış durumda. Bu dışlanma, bölgesel enerji ve ticaret ağlarının Türkiye’yi devre dışı bırakan yeni bir jeopolitik mimari temelinde örüldüğünün göstergesi.
Şubat 2026’da Netanyahu Türkiye’ye net bir atıfta bulunarak, “ortaya çıkan Sünni eksen”e karşı denge unsuru olarak tanımladığı yeni bir “ittifak altıgeni” çağrısını duyurdu. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ilk füze saldırısından bir gün önce, Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından savaş suçları nedeniyle aranan Yoav Gallant da Türkiye’nin bölgedeki yükselişine dikkat çeken bir uyarıda bulundu; İsrail’in “çevre doktrini” doğrultusunda Ankara ile normalleşme arayışına girilmesi gerektiğini savundu.
Türkiye, gayriciddi muhalefetine ve İsrail’in artan tehditlere rağmen, İsrail’in soykırımını besleyen petrol akışını kesintiye uğratmadı. İsrail açısından IMEC, bölgedeki hiçbir ülkenin üzerinde baskı kuramayacağı, tedarik hatlarını rehin alamayacağı bir gelecek vaadi taşıyor. Normalleşme anlaşmaları, askerî işgal, hibrit savaş yöntemleri ve soykırımcı saldırganlığı sayesinde İsrail, bölgeyi kendi hiyerarşik düzenine tabi kılma ve muhalif aktörleri silahsızlandırma projesini adım adım dayatıyor.
Enerji ambargosu için mücadele
Netanyahu’nun, boru hatlarının “Arap Yarımadası’ndan batıya ilerleyerek doğrudan İsrail’e, oradan da Akdeniz’deki limanlarımıza uzanması” yönündeki vizyonu yalnızca hayalci bir spekülasyon değil, on yıllardır imzalanan normalleşme anlaşmalarının muhtemel nihai durağı; zira her bir anlaşma, Arap devletlerini İsrail’e bağımlı bir enerji düzenine tabi kılarken, Siyonist rejimin ayakta kalmasına yatırım yapan Arap burjuvazisini de giderek zenginleştirdi.
İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması hem ABD ve İsrail’in petrodolar sistemi, hem de boğaz üzerinden taşınan Körfez petrolüne dayalı küresel enerji düzeni için sarsıcı bir tehdit oluşturdu. Körfez genelinde konuşlu ABD askerî ve istihbarat altyapısının, özellikle de THAAD hava savunma ağının parçası olan radar ve iletişim tesislerinin hedef alınması, Washington ve Tel Aviv’in bölgedeki varlığının yeniden inşası meselesini IMEC projesinin uygulanabilirliğiyle doğrudan bağlantılı hâle getirdi. Bu koşullar altında IMEC, İsrail için hayati olan petrol arzının potansiyel misilleme saldırılarıyla tehdit edilmesi durumunda, Avrupa’dan daha geniş çaplı askerî destek devşirmeyi mümkün kılacak bir güvence mekanizmasına dönüşme potansiyeli taşıyor.
Yine de, gelişmekte olan IMEC düzeni itiraz barındırmıyor değil. IMEC ve Doğu Akdeniz Gaz Forumu’ndan dışlanan Türkiye, kendini alternatif bir enerji geçidi olarak konumlandırmış durumda. BTC boru hattı, Güney Gaz Koridoru ve atıl hâldeki Irak-Türkiye boru hattı, Hürmüz Boğazı’nı da İsrail’i de baypas eden batı yönlü güzergâhlar sunuyor. İsrail, ham petrolünün %40’ından fazlasının hâlâ Ceyhan’dan gelmesi nedeniyle, Türk altyapısına çelişkili şekilde bağımlı. IMEC ise bu bağımlılığı ortadan kaldırmayı, böylece bölgedeki hiçbir gücün İsrail üzerinde enerji kozuna sahip olmamasını güvenceye alacak biçimde tasarlanıyor.
Tedarik zincirleri yalnızca petrol boru hatlarının maddi altyapısıyla sınırlı değil; kesintiye uğratılabilecek pek çok kırılgan nokta da içeriyorlar. IMEC söz konusu olduğunda ABD, projeyi gerçekleştirmek üzere enerji ve ticaret şirketlerinden gelecek özel sektör yatırımlarını bilfiil teşvik ediyor. BP’ye ait BTC boru hattında ise İngiliz enerji devi, Britanya’daki kamu kurumlarına, üniversitelere ve emeklilik fonlarına derinlemesine nüfuz etmiş durumda. Öte yandan, İsrail’e yapılan gizli petrol sevkiyatlarını açığa çıkaran uydu verileri, Türkiye’nin sözde ticaret ambargosunun fiilen uygulanmasını talep eden meclis önergelerini ve kamuoyu baskısını çoktan tetikledi.
ABD ve Siyonist çıkarların stratejik biçimde iç içe geçmesi ve Batı Asya’ya yönelik saldırganlığın tırmanması, dünya çapındaki ilerici güçler açısından, ABD öncülüğündeki emperyalist hegemonyaya direnme ve İsrail’e karşı kapsamlı bir silah ve enerji ambargosu için mücadele etme görevini her zamankinden daha acil hale getiriyor.
Çeviri: Ekin Tümer
Özgün Metin: Pipelines Going West



