spot_img
spot_img
Ana SayfaÇeviriKüba geri adım atmıyor - Helen Yaffe

Küba geri adım atmıyor – Helen Yaffe


Küba’nın Amerika Birleşik Devletleri için oluşturduğu tek tehdit, iyi bir örnek olmasıdır. Fidel Castro’nun Domuzlar Körfezi işgalinden önce uyardığı gibi Küba, “Amerika Birleşik Devletleri’nin burnunun dibinde sosyalist bir devrim” gerçekleştirdiği için affedilmeyecekti! Şimdi geriye sadece şu soruyu sormak kalıyor: Küba’nın devrimci halkı eğer huzur içinde bırakılsaydı, yani, nihayet onlara sadece hayatta kalma değil, serpilip gelişme şansı verilseydi Küba neler başarabilirdi?


18 Mayıs 2026’da Küba’nın BM Dünya Sağlık Asamblesi temsilcisi Dr. Tania Margarita Cruz Hernández, ABD’nin askeri saldırı tehdidini kınayarak “Süper gücün böylesine vahşi ve medeniyet dışı bir eylemini hiçbir şey haklı çıkaramaz.” dedi. Cruz Hernández, Küba’nın tüm barışsever ulusları bu tür bir saldırganlığı önlemek için harekete geçmeye çağırdığını belirterek “Küba halkı egemenliğini ve bağımsızlığını savunacaktır.” diye ekledi. Bu açıklama, ABD hükümetinin savaş çığırtkanlığının, bazı yetkililerin Başkan Kennedy’yi adayı işgal etmeye veya ‘nükleer silahla vurmaya’ zorladığı 1962 Küba Füze Krizi’nden bu yana görülmemiş bir çılgınlık seviyesine ulaştığı bir döneme denk geldi. 

ABD, henüz ortada nükleer felaket tehdidi bile yokken devrimci Küba’ya karşı ekonomik savaş yürütüyordu. Bu strateji, ABD’li diplomat Lester Mallory tarafından 1960 yılında kaleme alınan ve Küba hükümetinin halk desteğini açıkça itiraf ederek “açlık, çaresizlik yaratmak ve hükümeti devirmek” için ekonomik savaş öneren gizli bir memorandumla ABD politikasının temeli haline getirilmişti. Sürgündeki güçlü ve aşırı sağcı bir lobinin desteğini arkasına alan ABD Başkanı Donald Trump ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bu stratejiyi uç noktalara taşıyor. Trump’ın ilk yönetimi, Küba’yı küresel ticaret, yatırım ve uluslararası finans sisteminden tamamen soyutlamak amacıyla 240’tan fazla yeni yaptırım ve zorlayıcı önlem uygulayarak bir “maksimum baskı” politikası benimsemişti. COVID-19 pandemisine denk gelen bu süreç Küba’yı sert vurdu: Elektrik kesintileri geri döndü, temel ihtiyaç maddeleri ve ilaçlar bulunmaz oldu, enflasyon ile göç tavan yaptı ve uluslararası rezervler tükendi.

Kübalılar, kariyerini Küba sosyalizmine yönelik sert muhalefet üzerine inşa etmiş bir Dışişleri Bakanı ile Trump henüz göreve dönmeden önce bile büyük bir geçim mücadelesi veriyordu. Şimdi ise Trump ve Rubio, yıl sonuna kadar Küba’da rejim değişikliği yapmaya kararlı görünüyor. 29 Ocak’ta Trump, Küba’nın ABD ulusal güvenliği ve dış politikası için “olağan dışı ve olağanüstü bir tehdit” oluşturduğunu iddia eden ve Küba’ya petrol satan ya da sağlayan ülkelerden gelen mallara gümrük vergisi uygulanmasına yetki veren bir başkanlık kararnamesi imzaladı. Bu hamle, Aralık 2025’te Venezuela petrolü taşıyan tankerlere el konulmasının ve 3 Ocak’ta Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’in zor kullanılarak kaçırılmasının ardından geldi. ABD, Venezuela petrolünün kontrolünü gasbederken Meksika ve diğer ülkeler Küba’ya yapılan petrol sevkiyatlarını durdurdu.

Soykırımcı bir politika 

ABD’nin petrol kuşatması Küba’daki her sektör (hastaneler, okullar ve üniversiteler, sanayi, ulaşım, soğuk zincir, gıda üretimi ve dağıtımı, su pompalaması ve gaz tedariki, çöp toplama vb.) üzerinde anında ve yıkıcı etkiler yarattı. Bu, evrensel bir acı yaratan ama özellikle savunmasız Kübalıları -çocukları, yaşlıları ve hastaları, telefon ışığında doğum yapmak zorunda kalan hamile kadınları ve kuvözdeki prematüre bebekleri- vuran soykırımcı bir politikadır.

28 Şubat 2026’da İran’a yapılan saldırı, ABD’nin Küba’ya yönelik tehditlerini durdurmaya yetmedi. Rubio, 27 Mart’ta yaptığı açıklamada, “Küba ekonomisinin değişmesi gerekiyor ve yönetim sistemi değişmedikçe ekonomileri de değişemez” dedi. Daha önce de Trump, 16 Mart’ta “Küba’yı ele geçirme şerefine” nail olacağını övünerek dile getirmiş ve “Onunla istediğim her şeyi yapabileceğimi düşünüyorum” diye eklemişti. Hatta Trump, ABD ordusunun İran dönüşünde Küba’ya “şöyle bir uğrayabileceğini” gayet kaygısız bir tavırla öne sürdü. Bu yapılan, ABD saldırganlığının ayrılmaz bir parçası olan psikolojik savaştan başka bir şey değildir. 

“Küba’nın alternatif kalkınma modeli, merkezine insan refahını ve çevre sorunlarını koyuyor.” 

Kübalı liderler barış ve diyaloğa olan bağlılıklarını yinelerken olası bir saldırının amansız bir direnişle karşılaşacağı ve her iki taraf için de ağır kayıplarla sonuçlanacağı uyarısında bulunarak yanıt verdi. Petrol ablukasının üzerinden neredeyse beş ay geçmesine rağmen Küba diz çökmedi, halk da ayaklanmadı. Nisan ayının son on gününde, nüfusu 10 milyonun altında olan ülkede 6,2 milyondan fazla Kübalı ABD ablukasını, petrol kuşatmasını ve askeri saldırı tehdidini reddeden, ülkenin barış ve egemenlik hakkını haykıran bir imza kampanyasına imza attı. 1 Mayıs’ta ise yarım milyon Kübalı, Havana’daki ABD Büyükelçiliği önünden yürüyerek bayramı selamladı; milyonlarcası da ülkenin dört bir yanında meydanları doldurdu. 

Trump buna karşılık bir cezalandırma hamlesi olarak 1 Mayıs’ta ikinci bir başkanlık kararnamesi çıkardı. Küba’nın ABD’yi tehdit ettiğini yineleyerek dünyanın neresinde olursa olsun Küba ile ilişki kuran tüm yapıları cezalandıracak kapsamlı sınır ötesi yaptırımlar ilan etti. Bunu 7 Mayıs’ta gelen yeni yaptırımlar izledi. Bu yaptırımlar o kadar ağır ve geniş kapsamlıydı ki Kanada merkezli madencilik şirketi Sherritt International’ı otuz yılın ardından Küba’daki faaliyetlerine derhal son vermek zorunda bıraktı. Küba’nın deniz taşımacılığı trafiğinin büyük bölümünü sırtlayan nakliye şirketleri de dahil olmak üzere diğer firmalar da bu kararı takip etti. 

Rubio ise 8 Mayıs’ta, Küba hükümetinin ABD’nin sunduğu 100 milyon dolarlık insani yardım teklifini reddettiğini iddia etti. Kübalılar ise bunun doğru olmadığını belirterek yanıt verdi. Her halükarda Küba’daki insani kriz zaten tam olarak ABD politikalarının hedeflediği bir sonuç olduğu için bu teklif absürttür. Bu “teklif” Kübalı başına 10 dolara denk düşerken Küba’nın sadece Mart 2024 ile Şubat 2025 arasında ABD ablukası nedeniyle uğradığı kayıp 7,5 milyar dolardı; yani ayda yaklaşık 639 bin dolar.

1962’den bu yana biriken toplam maliyet, 2025 yılına gelindiğinde zaten 170 milyar doları aşmıştı. Eğer ABD insani krizi hafifletmek konusunda ciddi olsaydı ablukaya son verir ve Küba’yı, ülkeyi uluslararası finans sisteminin dışına iterek transferleri, ticareti ve yatırımları engelleyen o uydurma “Terörü Destekleyen Devletler” listesinden çıkarırdı. 

Psikolojik savaş

Yalanlar ve sızdırılan bilgiler, “Castro’larla” gizli görüşmeler yapıldığına dair tekrar edip duran spekülasyonlar da dahil olmak üzere bu psikolojik savaşın ayrılmaz birer parçasıdır. Kübalı liderler, gelecekteki olası bir diyaloğun kapsamına ilişkin keşif amaçlı görüşmelerin yapıldığını kabul ediyor ancak Küba’nın ne siyasi ve ekonomik sisteminin ne de liderliğinin müzakereye açık olmadığının altını çiziyor. CIA Direktörü John Ratcliffe’in Washington’ın talebi üzerine 14 Mayıs’ta Havana’da Kübalı yetkililerle görüşmesinin ardından spekülasyonlar daha da yoğunlaştı. Bu ziyaretin kendisi bile ABD’nin Küba’nın “başarısız bir devlet” olduğu yönündeki iddialarını boşa çıkarıyor; zira Washington, en tepedeki istihbarat şefini çöküşteki bir devlete göndermezdi.

Şimdi ise ABD, Küba’nın bir tehdit oluşturduğuna dair kanıt uydurmak için çırpınıyor. 17 Mayıs’ta gizli kaynaklara ve isimsiz (dolayısıyla hesap sorulamaz) ABD’li yetkililere dayandırılan bir raporda, Küba’nın 300 insansız hava aracı edindiği iddia edildi ve bu istihbaratın Washington tarafından askeri bir müdahale için bahane olarak kullanılabileceği belirtildi. Bir hafta süren spekülasyonların ardından 20 Bakanda (Mayıs’ta), Küba’nın 94 yaşındaki eski başkanı Raúl Castro hakkında bir ABD federal ceza iddianamesi hazırlandı. Bu dava, Küba hava sahasını 25 kez ihlal eden, hatta Havana üzerine bildiriler yağdıran sağcı sürgün grubu “Brothers to the Rescue”ya (Hermanos al Rescate/ Kurtuluş Kardeşleri) ait iki uçağın 1996 yılında düşürülmesiyle ilgiliydi.

Grubun içine sızmış olan Kübalılar bu terörist planlardan haberdardı ve ABD’li ile uluslararası makamlara defalarca uyarıda bulunduktan sonra uçakları düşürerek dört kişinin ölümüne yol açtı. Bu olay, o yılın ilerleyen dönemlerinde Başkan Clinton’ı Helms-Burton Yasası’nı imzalamaya sevk etti ve böylece üçüncü tarafların Küba ile ticaret ve yatırım yapmasını engellemek amacıyla ABD ablukasının sınır ötesi erişimi devasa boyutlarda genişletildi. Tıpkı Venezuela’da Maduro’ya yönelik bir iddianamenin Trump’ın askeri saldırıyı bir savaş değil, bir kolluk kuvveti meselesi gibi göstermesini sağlayarak Kongre’yi ve Savaş Yetkileri Çözümü’nü devre dışı bırakmasına yaraması gibi.

Tüm bunlar, askeri bir saldırıya rıza üretmek için tasarlanmıştır. Bizlerden ABD’nin Karayipler ve Doğu Pasifik’te teknelerdeki 200’e yakın insanı yargısız infazla katlettiğini unutmamız, ABD saldırısının ilk gününde bombalanan ve 170’ten fazla çocuk ile öğretmenin ölümüne yol açan İran okulunu hafızamızdan silmemiz ve Küba’nın bir tehdit olduğunu kabul etmemiz bekleniyor.

ABD’nin nasıl bir saldırı yöntemi seçeceğini kestirmek güç. Devlet başkanını ortadan kaldırmaya dayalı sözde “Venezuela modeli”, birliğe en üst düzeyde önem veren, uzlaşıyla hareket eden Küba hükümetine karşı bir işe yaramayacaktır. Bu sırada ABD’nin İran ile yürüttüğü savaş da ezici askeri üstünlüğün hızlı veya kolay bir zaferi garanti etmediğini açıkça gösteriyor. 

Küba’nın alternatifi

Küba, açık ve örtülü askeri müdahaleler, sabotajlar, terörizm, ekonomik savaş, siyasi tecrit, tehlikeli göçlerin teşvik edilmesi, para transferlerinin, aile ziyaretlerinin ve vizelerin engellenmesi ile rejim değişikliği programlarına aktarılan devasa fonlar da dahil olmak üzere ABD düşmanlığıyla geçen altmış yılı aşkın süredir hayatta kalma cüretini gösterdi. Küba beklentileri boşa çıkarmaya ve kuralları hiçe saymaya devam ediyor.

Ancak ülkenin en büyük direniş biçimi yalnızca ulusal egemenliğin savunulması değil, insan refahını ve çevre kaygılarını merkeze alan alternatif bir kalkınma modelinin yaratılması oldu. Abluka altındaki bu yoksul ada insani gelişmişlik göstergelerinde dünya lideri seviyelerine ulaştı ve kişi başına düşen doktor oranında en yüksek seviyeyi yakaladı. 180’den fazla ülkede insanların hayatını kurtaran ve iyileştiren 600 binden fazla Kübalı sağlık personeliyle, dünyanın en büyük uluslararası insani yardım gücünü harekete geçirdi. Dünyanın ilk menenjit B aşısı, akciğer kanseri immünoterapisi, COVID-19 aşıları ve diyabetik ayak ülserlerini iyileştiren bir tedavi de dahil olmak üzere tıp bilimindeki küresel yeniliklere katkıda bulundu. Hatta şu anda bile Alzheimer için umut vadeden yeni bir tedavinin klinik deneylerini yürütüyorlar. Küba’nın spor, müzik, kültür ve sanat alanındaki katkılarına tüm dünyada hayranlık duyuluyor.

Küba’nın Amerika Birleşik Devletleri için oluşturduğu tek tehdit, iyi bir örnek olmasıdır. Fidel Castro’nun Domuzlar Körfezi işgalinden önce uyardığı gibi Küba, “Amerika Birleşik Devletleri’nin burnunun dibinde sosyalist bir devrim” gerçekleştirdiği için affedilmeyecekti! Şimdi geriye sadece şu soruyu sormak kalıyor: Küba’nın devrimci halkı eğer huzur içinde bırakılsaydı, yani, nihayet onlara sadece hayatta kalma değil, serpilip gelişme şansı verilseydi Küba neler başarabilirdi?

Özgün Metin: Cuba stands firm – Red Pepper

Çeviri: Seyhan Öznur Karasu

spot_img
İlgili İçerikler

Son Eklenenler