Türkiye’de yakından tanık olduğumuz uzlaşmacı sarı sendikaların emek gücü üzerinde kurduğu vesayet yalnızca ülkemize özgü bir sorun değil. Dünyanın her yerinde sarı sendikal aygıtlar, işçi sınıfının öz-örgütlenme iradesini törpüleyen, fiili meşru mücadelenin önüne bürokratik engeller dizen ve genel grevin günümüz koşullarında gerçekçi olmayan nostaljik bir hayal olduğu algısını besleyen yapılara dönüşmüş durumda. Genel grev tartışmasını İngiltere’deki emek hareketi ve 1926 Genel Grevi’nin tarihsel dersleri üzerinden, bağımsız sendikal direnişlerden güvencesiz işçilerin örgütlenme potansiyeline, kapitalist devletin baskı aygıtından taban örgütlenmesinin imkânlarına kadar geniş bir perspektifle ele alan bu yazının çevirisini okurlarımıza sunuyoruz.
Genel grev çağrısı bir zamanlar solda sıkça duyulurdu. Ancak son genel grevin üzerinden koca bir yüzyıl geçti. Peki, bugün böyle bir şeyi inşa etmek için ne gerekiyor?
Kitlesel bir grev dalgasının karşısına çıkacak ilk engel, kendi sendikal bürokrasimizdir. Günümüzde sendikalar inanılmaz derecede kısıtlayıcı bir yapıya sahip. Üyelerin grev kararı için ne zaman ve nasıl oy kullanacağına dair katı kuralları ve çoğu zaman bitmek bilmeyen bürokratik süreçleri var. Devletin yaptırımlarından ve sendika fonlarına el koymasından (ki bu durum tam zamanlı sendika çalışanı ve yöneticileri için yüksek maaş bordrolarının sonu demektir) ölesiye korkuyorlar. Bu yüzden; “dayanışma” ve “siyasi” grev yasaklarını da içeren sendika düşmanı yasaları çiğniyor gibi görünebilecek her türlü kitlesel eyleme destek vermeyi reddediyorlar.
Ancak bu tablo 1926’dakinden çok da farklı değil. O dönemin sendika liderleri de devrime inanmış birer militan oldukları için genel grev çağrısı yapmadılar. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, ülke genelinde genellikle sendika yönetimlerinden bağımsız, tabandan kitlesel bir grev dalgası yayılmıştı. Genel grevin temelini oluşturan büyük sendikaların “üçlü ittifakı”, dönemin sendika liderleri tarafından aslında bu mücadeleleri kontrol altına almak ve bastırmak için kabul edilmişti. Alternatifinden korkuyorlardı. Kendi kontrollerinden çıkacak kitlesel bir grevin, Britanya’da Bolşevik tarzı bir devrime yol açmasından endişe ediyorlardı. Hatta demiryolu işçileri sendikası lideri Jimmy Thomas, böyle bir devrimin kendi idamıyla sonuçlanabileceğinden bile endişe duyuyordu.
Bugün farklı olan şey, işçi sınıfı öz-örgütlenmesinin zayıflamış olmasıdır. Sendika bürokrasisine bel bağlamak yerine, işyerlerimizde ve sektörlerimizde, gücü ve yetkiyi doğrudan taban örgütlenmelerine veren bir yapı kurmalıyız. Bu örgütlenme biçimi en iyi mücadele içinde inşa edilir. Çelik, ateşte dövülür.
“Örgütsüzleri” Örgütlemek
Herhangi bir kitlesel grevin başarıya ulaşması için yalnızca sendikalı işçileri değil, işçi sınıfının geniş kesimlerini de kapsaması gerekir. Bu bağlamda özellikle önem taşıyanlar, çoğunlukla “gig ekonomisi” (esnek çalışma) olarak adlandırılan modelde çalışan güvencesiz işçilerdir.
Güvencesiz işçiler, son on yılda bir dizi fiili grev başlattı ve pek çok durumda yoğunlukları itibariyle işçi sınıfı hareketinin öncüsü konumuna geçtiler. 2022’deki Amazon’da yaşanan fiili grevlere, Londra’dan tüm ülkeye yayılan 2024 kurye grevlerine ya da DPD sürücülerinin şirket ücret kesintilerine karşı başlattığı son fiili grevlere bakmak yeterli.
Güvencesiz çalışmanın doğası örgütlenmeyi güçleştirse de kendine özgü fırsatlar da sunuyor. Pek çok gig işçisinin “serbest çalışan” statüsü, greve katılmayı bir uygulamadan çıkmak kadar kolaylaştırıyor. Bu durum, mücadelelerin geleneksel sendikaların yapamayacağı bir hızla bir işyerinden diğerine yayılmasına imkân tanıyor. Resmi sendika örgütlenmesinin yokluğu, bu işçilerin kendi tarzlarında örgütlü olmadığı anlamına gelmiyor. WhatsApp sohbetleri, Facebook grupları, kantinler, barlar, göçmen topluluk merkezleri, sokak köşeleri ve meydan buluşmaları —her zaman açıkça örgütlenmeye yönelik olmasa da— işçi sınıfının büyük kesimlerinin “görünmez örgütlenmesi” olarak işlev görüyor ve görmeye devam ediyor. Sendikasız ya da sendikalaşmanın yetersiz olduğu işçi kesimlerini herhangi bir greve dahil etmek, nerede ortaya çıkarsa çıksın onların bu öz-örgütlü mücadeleleriyle bağ kurmak, ivmelerini korumaları için taban yapıları oluşturmalarını teşvik etmek ve onları diğer işçilerin örnek alabileceği bir model haline getirmek demektir.
Devletle Yüzleşmek
Genel grevin önündeki en büyük engel ise kapitalist devlettir. 1926 yılı, bu tür bir eylemin nelerle karşılaşacağına dair tarihsel bir uyarı niteliğindedir. O dönem hükümet, grevdeki işçilerin yerini alacak sağcı “gönüllü” işçilerden oluşan bir örgütlenme için yıllarca gizlice hazırlık yapmıştı. Grev alanlarına saldırmak ve grev kırıcıları korumak için, birçoğu faşist örgüt üyesi olduğu bilinen “özel polisler” görevlendirdiler. Tüfek ve süngü taşıyan asker birlikleri işçi sınıfı mahallelerini işgal etti; savaş gemileri grevdeki limanlara demir attı. Komünist Parti genel merkezi polis tarafından basıldı ve grev boyunca toplam 5.000 parti üyesinden 1.200’ü tutuklandı.
Bugün de giderek daha otoriterleşen bir siyasi iklimin içinde, grev eylemini ne pahasına olursa olsun ezmeye kararlı bir devlet mekanizmasıyla karşı karşıya kalırız. Greve karşı açılacak davalar agresif bir şekilde yürütülecek ve geleneksel sendikalar büyük ihtimalle bu baskı karşısında geri adım atacaktır. Bu gerçeklik, yeniden taban örgütlenmesinin önemini gözler önüne seriyor. Bunun yanı sıra, böyle bir greve katılan işçi sınıfı topluluklarına karşı polis, ordu ve göç idaresi birimlerinin kapsamlı biçimde konuşlandırılmasını da beklemeliyiz.
Günümüzdeki bölgesel çatışmalar, bizi nelerin beklediğine dair küçük ipuçları veriyor: Birmingham’daki çöpçülerin grevine karşı mahkemenin verdiği yasaklama kararı, yemek kuryelerinin grevlerine hemen yanıt olarak yapılan göçmen baskınları ve grev alanlarında tutuklanan sendika temsilcileri… Bunların hepsi, daha kapsamlı bir genel grev durumunda katlanarak artacaktır. Hareketin bu tür bir baskıya hazırlıklı olması, devletin şiddet mekanizması karşısında ne zaman geri çekilip ne zaman tırmanışa geçileceğini bilmesi gerekir.
Grev Eyleminin Ötesi
Ancak genel bir grev bile işçi sınıfının iktidara gelmesi için tek başına yeterli değildir. İşçiler greve gittiğinde, toplum içindeki asıl güçlerini gösterirler: Biz yoksak, her şey durur. Ancak bu güç neredeyse her zaman işverenlerden ve devletten, onların yerini almak için değil, onlardan taviz koparmak için kullanılmıştır. Sendikaların emek hareketinin baskın örgütlenme biçimi haline gelmesinin nedeni de budur: sermaye ile emek arasındaki çatışmayı kontrol altında tutabilir ve sermayeye yönelik isyanları yeniden sistemin içine kanalize edebilirler. Sendikalar grevleri, ekonomik sistemi kökten değiştirmek için değil, daha iyi çalışma şartları ve haklar kazanmak için bir pazarlık aracı olarak kullanırlar.
Daha köklü bir dönüşüm için grev, ancak bir başlangıç noktası olabilir. Grevin ortaya koyduğu güç gösterisi, işçileri harekete geçirip dünyayı algılama biçimlerini dönüştürebilir. Ancak bu noktadan sonra, işyerlerinin yönetimine el konulması ve işçilerin teknik uzmanlıkları kullanılarak mevcut kaynakların kâr için değil, toplumsal ihtiyaçlar için yeniden yapılandırılması gerekir. Bu eylemleri gerçekleştiren işyerleri arasında, ekonomik planlama ve yönetimin yeni, kitlesel ve demokratik biçimleri koordine edilmelidir. O işyerlerini devletin saldırılarından korumak için savunma komiteleri kurulmalıdır.
Böyle bir hareket sadece “işçilerle” başlayıp bitemez. Çalışma yaşamından tecrit edilenlerin; yani işsizlerin, engellilerin, hastaların, yaşlıların ve gençlerin de taleplerini ve öz-örgütlenmelerini sürece dahil etmek zorundadır.
Kitlesel bir grev eyleminin karşılaşacağı zorluklar devasa boyuttadır; hatta imkansız bile görünebilir. Ancak 1926 genel grevi bir anda gökten zembille inmedi. Arkasında uzun vadeli bir siyasi vizyona sahip olan, eylemlerini bu vizyonla şekillendiren ve başkalarından da aynı ciddiyeti talep eden tabandan gelen mücadeleci öncü işçilerin onlarca yıllık mücadelesi vardı. Bu süreçte; devletin, patronların ve sendika bürokrasisinin tüm öfkesine rağmen, Britanya’da sermayeye karşı tarihin en büyük saldırılardan birini başlatabilecek kitlesel bir hareket inşa etmeyi başardılar.
Eğer hayallerimizi ciddiye alma cesaretini gösterirsek, biz de bunu başarabiliriz.
Özgün Metin: General strike now?!
Çeviri: Bala Ulaş Ersay



