Juan Zahir Naranjo Cáceres & Shannon Brincat
Bu yazı Venezuela’ya yapılan saldırıdan önce kaleme alınmıştır. Metinde başlık için tercih edilen takıntı ifadesine katılmıyoruz. ABD’nin Venezuela’ya müdahalesi takıntı ifadesindeki gibi bir hastalık semptomu değildir. Aynı şekilde ABD’nin Monroe Doktrini’ni takip eden bölgedeki emperyalist politikalarının iki partili bir siyasi yapı üzerinden sürdürüldüğünü; yani Cumhuriyetçilere veya Trump’a özgü olmadığını ayrıca Obama ve Biden dönemiyle bir süreklilik içinde ilerletildiğini hatırlatmak gerekir. Emperyalizme içkin bu saldırıya dair tarihsel süreçlere ve dinamiklere ilişkin bu çeviriyi şerhlerimizle birlikte sizlerle paylaşıyoruz.
İki asır önce ABD Başkanı James Monroe, Batı Yarımküre’yi Avrupa güçleri için yasak bölge ilan etti. Tarih kitaplarına “Monroe Doktrini” olarak geçen bu ilan, ABD’nin bölge üzerinde yeni bir hakimiyet ve kontrol döneminin temellerini attı.
Takip eden onyıllarda, dünya çapındaki yaklaşık 400 ABD müdahalesinin neredeyse üçte biri Latin Amerika’da gerçekleşmiştir. Amerika Birleşik Devletleri, uygunsuz bulduğu hükümetleri devirmiş veya daha sonra uluslararası mahkemelerce yasadışı kabul edilen güç kullanmıştır.
2013 yılında dönemin Dışişleri Bakanı John Kerry, “Monroe Doktrini dönemi sona ermiştir” diyerek, bölgeye bir nüfuz alanı yerine müttefik ülkeler olarak yaklaşılacağı bir değişim olacağına işaret etmişti.
Ancak Trump yönetiminin geçen hafta (Aralık ayında) yayımladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi bu eski doktrini resmen yeniden canlandırmış bulunuyor. Bu durum, yönetimin son birkaç aydır bölgede Karayipler’deki ölümcül tekne saldırılarından yaptırımları ve af yetkisini seçici kullanmasına kadar sergilediği müdahaleci eylemlerini açıklamaya yardımcı oluyor.
Latin Amerika neden bu kadar önemli?
Tipik bir kibirle hazırlanan bu belge, Monroe Doktrini’ne “Trump Kararı” adıyla bir ekleme yapıyor ve Batı Yarımküre’yi ABD’nin uluslararası alandaki en büyük önceliği olarak belirliyor. Amerikan dış politikasına Ortadoğu’nun hakim olduğu günlerin “nihayet sona erdiğini” ifade ediyor.
Belge, ABD’nin güvenliğini ve refahını doğrudan Latin Amerika’daki üstünlüğünü korumaya bağlıyor. Örneğin, Çin ve diğer güçlerin bölgedeki askeri tesisler, limanlar, kritik mineraller ve siber iletişim ağları gibi kilit stratejik varlıklara erişimini engellemeyi amaçlıyor.
Daha da önemlisi, Trump yönetiminin “narko-teröristlere” yönelik sert söylemini, ABD-Çin arasındaki büyük güç rekabetiyle birleştiriyor.
Latin Amerika uyuşturucu kartelleriyle mücadele etmek ve deniz yollarını, limanları ve kritik altyapıyı Çin etkisinden korumak için daha güçlü bir ABD askeri varlığının ve diplomatik baskının gerekli olduğunu ifade ediyor.
Bu strateji Trump’ın eylemlerini nasıl açıklıyor?
Trump yönetimi, aylardır Karayip Denizi ve Pasifik Okyanusu’nun doğusunda uyuşturucu taşıdığından şüphelenilen teknelere saldırılar düzenleyerek onlarca insanın ölümüne neden oldu.
Uluslararası hukuk ve insan hakları çevreleri bu saldırıların uluslararası hukuku ihlal ettiğini belirtiyor. ABD Kongresi bu sularda herhangi bir silahlı çatışmaya yetki vermemiş olmasına rağmen, saldırılar ABD’yi “narko-teröristlerden” korumak için gerekli olarak sunuluyor.
Ayrıca, Venezuela’nın ABD’ye uyuşturucu akışında önemsiz bir oyuncu olmasına rağmen Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro “narko-diktatör” olarak damgalandı.
2 Aralık’ta Başkan Donald Trump, muhabirlere ABD’ye uyuşturucu ürettiğine veya taşıdığına inandığı herhangi bir ülkenin askeri saldırıyla karşılaşabileceğini söyledi. Buna sadece Venezuela değil, aynı zamanda Meksika ve Kolombiya da dahildi.
Ancak aynı gün Trump, Honduras’ın eski devlet başkanı Juan Orlando Hernández’i affetti. Hernández, yüzlerce ton kokainin ABD’ye taşınmasına yardım etmekten 45 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.
Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi, bu çelişkili eylemlerin ardındaki mantığı açıklamaya çalışıyor. Belge, ABD’nin “temel ulusal çıkarlarını” koruma gerekliliğini vurguluyor ve şunun altını çiziyor:
Başkan Trump’ın dış politikası […] geleneksel, siyasi ideolojiye dayanmamaktadır. Her şeyden önce Amerika için neyin işe yaradığına – veya iki kelimeyle, ‘Önce Amerika’ ilkesine – göre hareket etmektedir.
Bu mantık çerçevesinde, Hernández, ABD çıkarlarına hâlâ hizmet edebileceği için affedildi. Honduras’ın elitleri ve güvenlik güçleriyle derin bağları olan eski bir başkan olarak, kendisi ABD askeri personelini barındıran ve ABD’ye giden göç yollarını kontrol etmeye yardım edebilecek bir ülkede, Trump’ın istediği türden sadık, aşırı sağcı bir müttefiktir.
Trump, Hernández’i Honduras seçimlerinden sadece günler önce serbest bırakma hamlesini yaptı. Böylece, Hernández’in bir zamanlar liderliğini yaptığı muhafazakâr ağları sağlamlaştırarak Trump’ın desteklediği başkan adayı Nasry Asfura’yı desteklemelerini sağladı.
Trump’ın “Önce Amerika” hesabına göre, Hernández’i affetmek aynı anda iki net mesaj gönderiyor: İtaatkar ortaklar ödüllendirilir, bölgedeki ABD politikasını da ilkeler değil güç belirler.
Venezuela takıntısı
Yeni güvenlik stratejisi, özellikle Trump’ın Venezuela’ya olan odaklanmasını açıklıyor.
Venezuela, dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olmasının yanı sıra ABD mallarının Panama Kanalı üzerinden geçişi için hayati bir deniz yolu olan Karayip Denizi’nde uzun bir kıyı şeridine sahiptir.
Yıllarca süren ABD yaptırımlarının etkisiyle Venezuela, İran ve Rusya’nın yanı sıra Çin ile çeşitli enerji ve madencilik anlaşmaları imzaladı. Özellikle Pekin için Venezuela, hem bir enerji kaynağı hem de Batı Yarımküre’de bir dayanak noktası niteliği taşıyor.
Trump yönetiminin Ulusal Güvenlik Stratejisi, bu durumun Amerika Birleşik Devletleri için kabul edilemez olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Belgede Venezuela’nın adı geçmese de, strateji, Çin’in bölgedeki benzer düşünen liderler aracılığıyla ilerleme kaydettiği gerçeğine atıfta bulunuyor:
Bazı Latin Amerika hükümetleri ile bir takım yabancı aktörler arasındaki siyasi uyum göz önüne alındığında, bazı yabancı etkileri tersine çevirmek zor olacaktır.
Yakın tarihli bir rapor, Maduro hükümetinin çarpıcı bir jeopolitik yeniden hizalanma girişiminde olduğunu öne sürüyor. The New York Times, Maduro hükümetinin ABD’ye petrol ve altın kaynaklarında hâkim bir pay teklif ettiğini ve ihracatları Çin’den kaydırdığını yazdı. Eğer bu doğruysa, bu durum Trump yönetiminin ilgisini çekme ve Venezuela’nın uluslararası tecritine son verme yönünde açık bir girişim olacaktır.
Ancak birçok kişi Trump yönetiminin asıl amacının rejim değişikliği olduğuna inanıyor.
2025 Nobel Barış Ödülü’nü kazanan Venezuelalı muhalefet lideri María Corina Machado, ABD’li yatırımcılara Maduro sonrası bir gelecek pazarlayarak, Venezuela’nın petrol, gaz ve altyapısını özelleştirmek için “1,7 trilyon ABD Doları değerinde bir fırsattan” bahsediyor.
ABD’li ve Avrupalı şirketler için mesaj açık: rejim değişikliği, muazzam bir zenginliğin kapısını açabilir.
Parçalanmış Latin Amerika’dan tepkiler
Bölgesel örgütler bölünmüş veya zayıflamış durumda kalmaya devam ediyor ve Trump yönetimine karşı henüz ortak bir yanıt koordine edemediler. Kısa süre önceki bir bölgesel zirvede, liderler barış çağrısında bulundu, ancak ABD’nin Latin Amerika açıklarındaki saldırılarını açıkça kınamaktan kaçındılar.
Hükümetler bunun yerine Trump ile teker teker başa çıkmak zorunda kalıyor. Bazıları dost olarak muamele görmeyi umarken, diğerleri “narko-devletler” olarak damgalanmaktan korkuyor.
Monroe Doktrini’nden iki asır sonra bile Washington, yarımküreyi hâlâ kendi arka bahçesi olarak görüyor ve burada “dilediği gibi at koşturabileceğine” ve uygun gördüğü şekilde müdahale edebileceğine inanıyor.
Özgün metin: Why is Trump so obsessed with Venezuela? His new security strategy provides some clues
Çeviri: Bala Ulaş Ersay



