Yaz aylarının yoğun sendikal gündemi, son haftalarda kısmen rutinleşse de 19 Mart sonrası başlayan ve halen içinden geçtiğimiz kitle seferberliğinin vaat ettiği yükselişin yakınından bile geçemedi. Saray iktidarının uyguladığı vahşi kemer sıkma politikalarına uygun bir biçimde yasal sınırların sonuna kadar geciktirdiği kamuda istihdam edilen işçileri yakından ilgilendiren kamu çerçeve protokolü müzakereleri de, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları yasası gereği iki yılda bir ağustos ayında gerçekleştirilen memur toplu sözleşme görüşmeleri de 19 Mart sürecine yakışan bir hareketlenme olmadan sona erdi.
Harb-İş’in iki şubesinin fiili çabaları ve olağan bir ağustos pazartesisi için kalabalık sayılacak ama CHP’nin haftada iki kitle eylemi yaptığı günlerde adı bile anılmayacak bir memur mitingi dışında dikkate değer herhangi bir kitle protestosu görmedik. Önümüzdeki aylarda gündeme gelecek metal sözleşmelerinin de ne yazık ki benzer bir suskunlukla geçmesi bekleniyor. Böylece 19 Mart sonrası tespit edilen sorun, yani işçi hareketinin kitle seferberliğinin bir parçası olamama hali devam ediyor. Düzen muhalefeti tarafından yönlendirilen süreç, sistem dışı bir karakter almaya yönlendirecek halk hareketi zorlanamıyor. Gençliğin iktidara karşı radikal öfkesi sınıfsal bir mecrada akmaya doğru yeterli seviyede itilemiyor.
İşçi hareketinin bu durumunun nedenleri üzerine çokça yazılıp çizildi. Kuşkusuz en büyük fiili sorumluluk Türk-İş, Hak-İş, Memur-Sen ve Türkiye Kamu-Sen’in üzerindedir. Bunların alicengiz oyunlarına kurban olmak için bile isteye iktidarın işine gelecek şekilde eylemlilik ve protesto biçimleri konusunda ipe un serdiği kamuoyunda yeterince anlatıldı. Buna ekleyecek pek bir şey yok. AKP’nin son on yılında korporatist düzenlerde görmeye alıştığımız resmi devlet sendikalarına iyice benzeyen Hak-İş Konfederasyonu ile iktidara yakın olmak konusunda dibe doğru yarışan Türk-İş yönetimi kamu çerçeve protokolü sözleşmesinin imzalanması sürecinde de bizi yanıltmadı. Memur toplu sözleşme sürecinde ise zaten büyük bir beklenti yoktu. Yasa henüz yapılırken kamu çalışanlarının en önemli ve eyleme de açık kesimini oluşturan eğitim emekçilerinin tatilde olduğu ağustos ayı sözleşme ayı olarak belirlenmişti. İşçi hareketinin genelinin kitle seferberliğinden uzak durduğu ortamda öğretmenlerin ve genel olarak kamu çalışanlarının izinlerini kullandığı ağustos ayında zam teklifi ne kadar düşük olursa olsun kitlesel bir seferberlik olmayacağı öngörülüyordu.
Bununla birlikte KESK’in masada olmama halini daha ilk seferde içselleştirdiğini, toplu sözleşme sürecini kendisiyle çok ilintili görmediğini düşündürecek şekilde davrandığı kanısında olduğumu da belirtmek isterim. Zaten ne kamuoyu nezdinde ne de kamu çalışanları arasında itibarı olmayan üye sayısı şişkin iki konfederasyonu eleştirmeyi kamu çalışanlarının hoşnutsuzluğunu örgütlemenin önüne koyan tutumun bir sonuç alması mümkün değildi. Bu konuda daha fazla bir şey söylemek gerekir mi bilmiyorum. 2021’in başında Eğitim Sen’in 11. Genel Kurulu sonrasında kaleme aldığım “Memur sendikacılığı öldü, farkında mısınız?” başlıklı yazıda “Türkiye’de işçi hareketinin Anadolu’daki küresel fabrikanın en beklenmedik yerlerinde bile boy verdiği bir zamandayız. İşçi direnişleri, kamuda çalışan iktidar kartvizitiyle işe girmiş taşeronlar dahil, her kesime bulaşabiliyor. Kamuda güvenceli çalışma fikri KHK’larla yok edildi. Hâlâ 4A kadrosu olanlar nesli tükenmekte olan bir türdür, kendi gibi olmayanları kendi kurtuluşları için harekete geçiremezler. Böyle bir çağrıyı yapacak moral ya da politik üstünlüğe da sahip değillerdir” demiştim. O yazıdaki görüşlerim milim değişmediği gibi ilk üç konfederasyondan biri olma özelliğini kaybeden KESK’in bu duruma hızla uyum sağlaması bu kanaatimi daha da pekiştirdi. Şunu da belirtmeliyim, analizi KESK üzerinden yapmamın nedeni üyesi olmam değildir. Kamu çalışanları sendikalaşma hareketi KESK demektir, alandaki diğer sendikalar ya onun kötü kopyalarıdır ya da devlet aparatıdır.
Peki, sendikal hareket bu yazdan 19 Mart çıtasına yaraşır bir ivmeyle çıkabilir miydi? Burada tekrar etmeye gerek yok, daha önce bu sitede “1 Mayıs 2025’ten ne öğrenmeliyiz?” diye sorduğumuzda “1 Mayıs 2025 kilit önemdeydi. İşçi sınıfı siyasetinin 19 Mart’ta ortaya çıkan halk mücadelesinde önce Saraçhane kitlesinin, sonra lise gençliğinin yaktığı meşaleyi ileri taşımak için hamle yapması açısından süreç ona eşi bulunmaz bir fırsat sunmuştu. Böyle bir hamle, bu kitle seferberliğinin nihai zaferi için bir katkı olacağı gibi hareketin içinde işçi sınıfı siyasetinin de ağırlığını artıracaktı. Ama bu hamleyi yapmak işçi sınıfı siyasetinin klasik inisiyatif merkezleri tarafından tercih edilmedi” demiştik. Dolayısıyla daha ilk adımda yanlış iliklenen düğmelerden doğru sonucu çıkartmak mümkün değildi. Ama bunun da ötesinde siyasi süreç ve tercihle ilgili değil de daha konjonktürel ve bazı yapısal prangalar da sendikal hareketi aşağı çekiyor.
Örneğin, toplu sözleşmeden yararlanan kesim Türkiye işçi sınıfının küçük bir kesimi ve tabii ki ücretli çalışanların geri kalanıyla karşılaştırıldığında ayrıcalıklı sayılabilecek bir kesim. İçinden geçtiğimiz bir yandan keyfiliğe dayalı baskı ve yüksek enflasyon, sabit gelirlilerin yoksullaştırılması yoluyla sermaye transferi döneminde bu kesimler ellerindekini de kaybetmemek nedeniyle çekingen davranıyorlar. Bu etki önümüzdeki metal sözleşmeleri döneminde de sürecektir. Öte yandan, özellikle işvereni kamu olan ücretliler neoliberal küreselleşme döneminin alametifarikası olan parçalı istihdam rejiminde kamu görevlileri, kamu işçileri, hizmet alınan şirket çalışanları gibi pek çok kümeye bölünmüşken ve bunların ortak mücadelesini örgütleyecek bir sendikal hat kurgulayamamışken bu toplu sözleşme sürecinde güçlü bir ses çıkarmak kolay değildi. Dolayısıyla aslında bu durumun çözümü için atılması gereken ilk adım da bu tespitte saklıdır. Bu bölünmeleri tanımayan ortak bir örgütlenme stratejisine dayalı bir sınıf perspektifi kamuda kuvvetli ve etkin bir sınıf hareketi yaratmak için elzemdir. Tabii bu başka bir yazının konusu.
Sonuçta halk hareketinin barometresi eylül ortasından itibaren üniversiteler açılınca işlemeye başlayacak. İşçi hareketinin buradaki eksikliği hâlâ bir zaaftır ve çözülmesi gerekir, bu çözüm de her şeyden önce kendine “sınıf devrimcisi” diyenlerin inisiyatifiyle ortaya çıkar. Bunun olmadığı koşullarda sürükleneceğiz. Bu sürüklenme süreci anlamlı bir iktidar değişikliği yaratamaz. İşçiler sahneye çıkmadıkça, iktidar değişse bile AKP eliyle yaratılan tek adam siteminin simgesi olduğu yoğun sömürü, her tür kamusallığın çürümesi, metalaşma ve emekçilerin yurttaşlıktan kovulma süreci başka ellerle belki ilk anda daha güleryüzlü yöntemlerle sürdürülecektir. Sürüklenmemek önce iradi bir tercihtir, sonra yapısal koşullara ve konjonktüre bakılır, sosyalist solda böyle bir tercih varmış gibi görünmüyor.
Kaynak: e-komite



