Burak Bilgiç
Takvimler temmuzu gösteriyor, yazı neredeyse yarıladık bile. Tepemizdeki yakıcı güneşin hangi sınıf için ne anlama geldiğini konuşmaktan çoktan sıkıldık hatta. Ortalama beyaz yakalı bir işçinin bir haftalık tatili finanse etmek adına kaç ay kredi borcu ödeyeceği hesabının modası geçti, keza cevap 12’ye yaklaştıkça yılda bir hafta “deşarj olmanın” olanakları da pek tabii ortadan kalkıyor. Artık holding patronlarının bir yatının kaç asgari ücrete tekabül ettiğini konuşmaktan da keyif almıyoruz çünkü o oran holdingin altında çalışan işçi sayısını aşmaya da hayli yaklaştı. Fakat bu tip zihin egzersizlerine düşkün arkadaşlar hemen enseyi karartmasın, temmuz ve ocak aylarını iple çekmelerine neden olan o asli soruyu unutmadık: asgari ücret zammı.
Yine temmuz ayı gelirken düzen ekonomistlerinden CHP’ye, sol-sosyalist siyasetlerden sendikalara makul bir asgari ücret ara zammının ne kadar olması gerektiğine dair tartışmalar başladı bile. Herkes kendi meşrebince emeğin yeniden üretimini olanaklı kılacak ama enflasyonu yükseltmeyecek -enflasyon asgari ücret arasındaki bağın kurgusallığı için bu yazıya göz atabilirsiniz*-, açlık sınırının biraz üstünde yoksulluk sınırının çok daha fazla berisinde yani kısaca süründürecek ama öldürmeyecek o sihirli sayıyı bulmaya çalışıyor. Sosyalistlerin perspektifinden baktığımızda köken olarak dünyanın güneş etrafında bir tur dönüşü anlamına gelen devrimin terk edilip yarım adımlara yönelinmesiyle, dünyanın güneş etrafında yarım tur döndüğü bu 6 aylık periyotlara siyaseten merkezi anlam yüklenmesi arasında bir bağ olsa gerek. Marx’ın Alman ideolojisinde tariflediği “sabah ava çıkıp öğleden sonra balığa giden, akşamları hayvan yetiştirip yemekten sonra da eleştiri yapan” komünizmin insanını yaratmak, işçi sınıfını ve ücretli emek rejimini bütünüyle tasfiye etmek yerine sınıfı içinde bulunduğu kapitalist üretim ilişkileri içerisinde olumlayan ve güçlendirmeye çalışan bir programın ne sosyal demokrasiden gayrı bir nitelenme kipine ihtiyacı vardır ne de ondan Keynesyen reformlardan başka bir şey bekleyebiliriz. Neyse onlar 50, hayır 60, hayır 70 bin olsun diye sayıyı yükselterek tam tura yaklaşmaya çalışadursunlar, biz sorunun merkezine doğru yol almaya çalışalım.
Emperyalizmin küresel fabrikanın organizasyonunda Anadolu’ya biçtiği rol itibariyle bu coğrafyada yoğunlaşarak devam eden işçileşme trendi ve içine hapsedilmeye çalışıldığımız asgari ücret rejimi arasındaki bağlantı analizimizin temel odağını oluşturmak zorundadır. 13 Haziran tarihinde, içlerinde maden patronlarının da olduğu bir grup AKP milletvekili tarafından meclise sunulan yasa tasarısında da gördüğümüz gibi yersizyurtsuzlaştırılan, topraklarından edilen köylüler; madenlerde, ülkenin dört bir yanını saran 368 OSB’den birinde veyahut küçük ölçekli tarımsal üretimin yerini alan tekelleşmiş tarım ve gıda sanayisinde işçi olarak çalışmaya zorlanıyor. Benzer bir biçimde MESEM okulları ile yaşları 14’e kadar inen çocuklar da bu proleterleştirme programında kendilerine yer buluyor. Son verilere göre 480 bin üyesi olan bu programda çocuklar mesleki eğitim kisvesi altında, patronların performanslarına göre not verdiği, asgari ücretin dahi çok altında ücretlere çalıştırdıkları ve İSİG Meclisinden günlük aldığımız haberler ışığında can güvenliklerini bile tali bir gider kalemi olarak gördüğü kısacası bütünüyle hayatları üzerinde tam tasarruf yetkisine sahip olduğu ücretli kölelere dönüştürülüyorlar. Skalanın öteki ucuna baktığımızda ise emekliliğin de artık bizi işçilikten kurtaramadığını net bir biçimde görüyoruz. Sadece kayıtlı olarak çalışan emeklilerin sayısı 2 milyona ulaşmış durumda. İSİG Meclisinden aldığımız çocuk cinayetleri haberleri arasında, neredeyse her gün 70 yaşında bir inşaat işçisinin, 80’ine merdiven dayamış bir taksicinin de aynı sistem eliyle katledildiğini okuyoruz. Peki bu ulusal işçileştirme ve yoksullaştırma programı bizlere ölüm, güvencesizlik ve holdinglerin kar marjlarına adanmış bir hayattan başka ne vadediyor?
Pek çoğumuz hatırlarız, 2000’ler ve 2010’lu yıllarda ne zaman bir asgari ücret zammı gündeme gelse enflasyon canavarının dehşetiyle ekranlara koşup tehlike çanlarını sarılan ekonomistlere bir okumuşlar korosu eşlik ederdi. O okumuşlar bunca yıl dirsek çürüttükleri akademik uğraşlarının beyhudeliğinden yakınarak keşke biz de işçi olsaydık, bu asgari ücretlerle çiçek gibi yaşardık diyerek zamlardan yakınırdı. Artık o koro git gide küçülüyor; önce ofis ve büro çalışanları aflarını istedi, ardından öğretmenler sessizce ortamı terk etti, mühendisler ve mimarlar çıkış yolunda gözükürken, doktorlar da sıra kendilerine gelecek endişesiyle saklanmayı seçiyor. Bu koro İzmir’deki belediye işçilerinin grevinde olduğu gibi çeşitli bağlamlarda memurlara, inşaat işçilerine veya gözlerine yeterince sefalet yaşamıyor gözüken herhangi meslek grubuna karşı “son bir iş için birleşip” tekrar sahneye çıksa da artık asgari ücret için sessizliğini koruyor. Çünkü kendileri de bu azami emek, asgari ücret düzeni tarafından ele geçirilmiş durumdalar. Ülkedeki işçilerin yüzde 43,6’sı artık asgari ücretle çalışıyor ve bu oranın her geçen yıl stabil bir ivmeyle yükseldiğini görüyoruz. Beyaz, gri, mavi yaka ayrımları bütünüyle kültürel imleyenlere indirgenmiş durumda. Çünkü artık hepimiz aynı belirli süreli iş sözleşmeleriyle, aynı mobbing ve baskının altında, aynı uzun iş saatlerinde aynı asgari ücretle çalıştırılıyoruz.
Ulusal ölçekte bir yoksullaştırma standardı haline gelen asgari ücrette yapılabilecek göreli iyileştirmelerin içerisinde yaşadığımız asgari hayat koşullarını değiştirme kapasitesine sahip olmadığı çok açıktır. Enflasyon gibi daha dolaysız engellere karşı dahi dayanıksız olan bu yönlü bir talebin toplumsal alanının her veçhesiyle pazar mekanizmaları tarafından soğurulduğu neredeyse nefes almanın dahi parayla olduğu bir sistemde hayatımızda göreli bir iyileştirme sağlaması asla beklenemez. Bu noktada önümüze koymamız gereken program emeğin örgütlenmesi mücadelesini devrimci bir vizyon temelinde büyütmek ve bunun yanında toplumsal alanı tümüyle kuşatan kapitalizme alternatif toplumsallıklar örmek olmalıdır.
* https://umutsen.org/index.php/2024/02/enflasyonun-nedeni-ucret-artislari-mi-emre-erguven/



