spot_img
spot_img
Ana SayfaHoldingci GüçlerHoldingci güçler ve ekoloji

Holdingci güçler ve ekoloji

Holdingci Güçler Çalışma Grubu

Günümüzde ekolojik kriz olarak da adlandırılan, yerkürede meydana gelen tahribatlar sonucu sel, deprem, kuraklık gibi afetlerin artmasıyla gözlemlediğimiz iklim değişiklikleri ve sonucunda toplumsal hayatta göç, gıda krizi, salgın gibi sonuçlar doğuran ve topyekûn canlı yaşamını tehdit eden bu süreç; uluslararası büyük şirketlerin, sermayenin dolaşım koridorlarıyla yeryüzünün her noktasına sızdığı, temas ettiği her yerelde holdingci güçleri görünür kılmaktadır. Sermaye kendi devamlılığı için mecbur olduğu sürekli büyümeyi sergilerken insan emeğinin yanı sıra doğayı da bir meta haline dönüştürerek birikim oluşturur, iklim krizi de bu metalaştırma sürecinde yerkürenin yaşadığı tahribattır. Holdingci güçler ise bu tahribatların oluşmasında kazıp çıkartma faaliyetleri (ekstraktivizm) ve bu faaliyetler sırasında tesis edilen toprak üzerindeki proleterleştirme süreçleri, tohumun meta haline dönüştürülmesi, endüstriyel üretim sonrası oluşan atıkların doğaya salınımı gibi yöntemlerle birinci dereceden pay sahibi olurlar. Bu yıkım süreci, holdingci güçlerin en önemli unsuru olan holdinglerin yani sermayenin, emek/doğa karşısında aldığı en kuralsız ve güçlü yapıların doğrudan müdahalesiyle gerçekleştirilmektedir. Uluslararası şirketlerinin ya da yerellerdeki büyük tekellerin doğrudan müdahalesine ek olarak hukukun, reklamların, kolluk kuvvetlerinin, rızaya veya zora dayalı tüm ikna süreçlerinin işletilmesi de holdingci güçlerin diğer unsurlarıdır.

Ekolojik dengeyi bozan en büyük etken, çevre felaketlerine yol açan yerli ve uluslararası holdinglerin karlı bir sektör olarak gördüğü enerji alanındaki faaliyetleridir. Enerjiyi insanlığın kullanımına sunmak için değil ancak insanlığı köleleştirme pahasına hareket eden sermaye, her türlü madencilik faaliyetinde ve enerji santrali projelerinde bu pratikleri sergilemektedir. Örneğin, yıllardır kullandıkları su kaynakları HES projeleriyle ellerinden koparılan yurttaşların yaşadıkları bu pratiklerden sadece biridir. Santrallerin kurulum aşamasında suyun baskılanması nedeniyle akarsu yatağındaki suların azalması sonucu bütün bir yöre ekosistemi bozulur. İnsanların yanı sıra suya ulaşımı kısıtlanan tüm hayvanlar ve onların yaşam döngüsüne bağlı olan bitkiler dahil tüm canlılar bundan etkilenir ve ekoçeşitlilik sermayenin müdahalesiyle yok olma sürecine girmiş olur. Aynı zamanda suyun metalaştırılaştırılmasıyla mülksüzleştirerek birikim oluşturulur, sermaye devlet desteğiyle arazileri kapatırken halk da kullanım hakkını kaybeder.

Benzer talan ve mülksüzleştirme pratikleri çevreci ve yenilenebilir olduğu propagandasıyla öne çıkartılan rüzgar enerji santrallerinde (RES) geçerlidir. Rüzgâr enerjisi bir çeşit Truva atı rolü oynamaktadır. Zira iklim krizi ve kapitalizmin yaşadığı ekonomik sorunlar açısından bir çözüm aracı olarak öne sürülen rüzgâr enerjisi, sermaye birikimine yeni olanaklar sunmakta ve kapitalist tahakkümün alanını genişletmesini sağlamaktadır. İlk bakışta rüzgâr enerjisi emisyonsuz enerji sağlıyor gibi görünebilir. Ancak sonsuz büyüme paradigmasını esas alan enerji üretiminde sürekliliği sağlama aracı olan, fosil ve mineral kaynakların yanı sıra montaj hatları gerektiren rüzgâr enerjisinin hiç de göründüğü gibi olmadığı ortaya çıkmaktadır. RES’lerin pervaneleri hava akışının hızını yavaşlatır, uzun mesafede rüzgârı tamamen yok eden etkileri vardır. RES’lerin kurulacağı tepeler ağaçlardan “temizlenir”, ormanlık alanlar ve tarım arazileri katledilir. Tribünlerin büyük parçalarının taşınması için de geniş yolların yapımına, geniş bir lojistik ağına, ve nakliye araçları için fosil yakıtlara ihtiyaç vardır. RES’lerin yüzünden ortaya çıkan yüksek ses ve elektromanyetik dalgalar kuşlar başta olmak üzere tüm hayvanların yaşamlarını etkiler.

Enerji üretimi için kullanılan güneş ve jeotermal enerji kaynakları da tıpkı bu örneklerdeki gibi çevreci ya da yenilebilir oldukları için değil holdinglerin kârlı alanlara yatırım yapabilmeleri için tercih edilirler, elbette doğayı hiçe sayarak halk üzerinde aynı köleleştirme süreçlerini sergileyerek.

Toplumun kullanımı için değil sermayenin büyümesi için dizayn edilen enerji sektöründeki en acımasız çelişkilerin ortaya çıktığı alan madenciliktir diyebiliriz. Madencilik, kapitalist üretim tarzının doğayla kurduğu talancı ilişkinin en doğrudan biçimidir. Kazıp çıkarmak, sadece yerin altındakileri değil bir halkın toprağını, yaşam alanını, geçmişini ve geleceğini de söküp almaktır. Holdingler, çok kârlı bir alan olarak gördükleri yeraltı kaynaklarını hedef alırken yüzeydeki yaşamı gözünü kırpmadan yok edebilmektedir. Altın, kömür, bor ya da lityum gibi madenlerin çıkarılması sadece ekonomik bir faaliyet değil aynı zamanda ekolojik bir kıyım ve sınıfsal bir tahakküm sürecidir.

Ülkenin dört bir yanında holdingci güçler, devletin tüm olanaklarını da yanlarına alarak, doğal yaşamın her alanını ve insan emeğini metalaştıracak sınırsız bir gücü kendilerinde görmekte, ormanlardan dere yataklarına kadar kamusal varlıkları gasp etmenin yanı sıra kırsaldan kopan milyonları “ucuz işgücü” ordusuna katarak köleleştirme hevesindedir. Bu süreç sadece doğaya değil aynı zamanda insanların yaşantılarına, toplumsal hafızaya, geçim kaynaklarına dönük bir müdahaledir. Ve bu müdahalenin ortak failleri, her taşın altından çıkan aynı holdingci güçlerdir.

Örneğin İliç’teki altın madeni faciası, SSR Mining ve Çalık Holding ortaklığında kurulan Anagold Madencilik operasyonudur. Aynı Çalık Holding, elektrik üretiminden medyaya kadar birçok kritik sektörde de faaliyet göstermektedir ve bu çok katmanlı yapılanması sayesinde hem siyasi iktidarla yakın ilişkiler kurmuş hem de kamu ihalelerine erişimini sürekli kılmıştır. İliç’teki siyanürlü liç yığınının çökmesiyle işçilerin katledilmesi, doğaya ve yerel halka verilen zarar bir “kaza” değil sistematik bir ilişkiler ağının sonucudur.

Yine Akbelen Ormanı’nda IC İçtaş ve Limak ortaklığı, yalnızca orman talanının değil enerji sektöründe doğrudan devletle holdingci güçler ortaklığının en belirgin örneklerinden biridir. Bu iki şirket, aynı zamanda üçüncü havalimanı projesinde de birlikte yer alarak Kuzey Ormanları’nın yok edilmesinde de pay sahibidir. Akbelen’de köylüler ağaçların kesilmesini durdurmaya çalışırken, karşılarında sadece kolluk kuvvetlerini değil, şirket çalışanlarını, kaymakamı ve şirketin avukatlarıyla ortak çalışan devlet aygıtını da bulmuştur.

Özellikle son yıllarda takibi zor şekilde artan bu örneklerin tümünde ortak olan şey, aynı şirketlerin ya da holdinglerin birden fazla sektörde faaliyet göstererek hem doğrudan tahribatta hem de bu tahribatın üstünün örtülmesinde, zora ya da rızaya dayalı ikna süreçlerinde doğrudan rol almalarıdır. Maden sahalarında, enerji projelerinde, TOKİ ihalelerinde, medya yapılanmalarında karşımıza aynı isimler çıkar.

Holdingci güçlerin gelişimi için rızaya dayalı ikna süreçleri kritiktir, bu süreçlerle holdingci güçler kendilerine meşruiyet yaratır, varlıklarını güçlendirerek geliştirir, halkalarını genişletir. Kendi holdinglerinin bünyesindeki bir şirketle madencilik yaparken diğer bir şirketle çevre koruma projeleri yaparlar. Örneğin, Garanti Bankası Hasankeyf yıkım projesinde sponsor olurken aynı zamanda “Doğa İçin Çal” diye reklam kampanyaları düzenler. Siyasal alanda yeşil dönüşüm adı altında “green deal” ekonomik modelini bir çözüm olarak sunup halkı ikna etmeye çalışırlar. Tüm süreçlerin yasalara uygunluğu iddiasıyla ÇED raporlarını öne sürerler ancak bu ÇED raporları yandaşlara kolayca verilmektedir.

Holdingci güçler için doğaya doğrudan müdahaleyle enerji kaynaklarına erişmek kadar bu müdahaleyi meşrulaştıracak toplumsal rızayı üretmek de kritiktir. Kârını maksimize etmek isteyen sermaye için teknolojik yatırımlarda gerekli olan madenlere, enerji hatlarına ve nadir toprak elementlerine ulaşmak adına doğanın talanı zorunludur. Sermaye bu yıkımı meşrulaştırmak için “yeşil kapitalizm” yalanını uydurmuştur. Doğaya saldıran projeler, “çevreci yatırımlar”, “karbonsuz büyüme”, “temiz enerji”, “sürdürülebilir kalkınma” gibi kavramlarla yeniden paketlenir. Toplumsal kesimlerden rıza almak ve hegemonya kurmak için bu modelin daha insani, daha yenilikçi ve daha çevre dostu olduğu propagandası yapılır. Bu sürecin en kritik araçlarından biri de “yeşil badana” (greenwashing) olarak adlandırılan stratejidir, çevresel yıkımı gerçekleştiren şirketler bu sırada sosyal sorumluluk projelerine sponsor olarak, kültür-sanat etkinliklerinde görünerek ya da doğa temalı reklam kampanyaları yürüterek kendilerini “çevre dostu” olarak sunmaya çalışırlar.
Bunların yanı sıra holdingci güçler, ekolojik yıkımı meşrulaştıracak rızayı üretmek için çok katmanlı bir hegemonya ağıyla toplumu kuşatır. Üniversitelerden medya kuruluşlarına, reklam ajanslarından kamu kurumlarına kadar belediye projeleri, akademik raporlarla geniş bir yelpazede şekillenen bu ağ, halkın nezdinde “yeşil büyümenin” doğal ve kaçınılmaz olduğu fikrinin benimsenmesini hedefler.

Bu kuşatma çatlamaya başladığında, yani halk yaşam alanlarını savunmak için sesini yükselttiğinde devreye zora dayalı aygıtlar girer. Sadece holdinglerden ibaret olmayan holdingci güçler, önce kaymakamlar, müftüler, yerel yöneticiler eliyle halkı pasifize etmeye çalışır, ikna süreci yeterli olmazsa bu kez jandarma, polis, TOMA gibi doğrudan devletin baskı araçları sahaya sürülür. Su kaynaklarını, ormanlarını, tarlasını savunan köylüler, maden sahasına karşı çıkan gençler, direnen kadınlar ve öğrenciler, şirketlerin ve doğrudan devletin şiddetiyle yüz yüze gelir.

Örneğin Artvin-Cankurtaran’da ağaç kesimine karşı direnen Reşit Kibar, şirketlerin emrindeki kişiler tarafından öldürüldü, sonrasında eylemcilere yönelik ağır devlet baskıları devam etti. Muğla-Akbelen’de jandarma, köylü ve öğrencilerin direnişine TOMA ve copla müdahale ederek çevre nöbetlerini dağıttı, çadırlar ve barikatlar yıkıldı. Rize-İkizdere’de Cengiz İnşaat’a bağlı iş makineleri, köyün mezarlık alanlarını tahrip etti; jandarma defalarca sert müdahalede bulundu, çok sayıda kişi gözaltına alındı. Kazdağları, Cerattepe, Validebağ Korusu, Fatsa, Munzur Vadisi, Bergama gibi memleketin dört bir yanından birçok örnek, hegemonik rızanın yetersiz kaldığı noktalarda, holdingci güçlerin ve devletin birlikte kullandığı şiddetin artık takip etmekte zorlandığımız örneklerindendir.

Fiili zor kullanımının yanı sıra bürokratik mekanizmalar da holdingci güçlerin hizmetindedir. Bu mekanizmaların en belirgini, doğa talanına “hukuki onay” sağlayan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporlarıdır. ÇED süreçleri kağıt üzerinde projelerin doğaya etkilerini değerlendirmeyi amaçlasa da, uygulamada çoğu zaman sermayeye yol veren bir formaliteye dönüşür. Bilimsel veriler göz ardı edilir, halkın itirazları dikkate alınmaz, raporlar şirketler için özel olarak hazırlanır, gerekli kurumlarca hızla onaylanır. Bu süreçleri daha da kolaylaştırmak adına çıkarılan “Süper İzin Yasası” ile birlikte düzmece ÇED raporları dahi beklenmeden, yeni maden alanları, RES ve GES projeleri için zeytinlikler dahi taşınıp sözde “kamu yararı” adı altında sermayenin sınırsız erişimine açılması planlanmaktadır.

Küresel ölçekte sürekli yeniden yapılanmak zorunda olan sermaye, enerji, maden ve tarım gibi stratejik kaynaklara erişim için bir yandan yerel ölçekteki holdinglerle ittifaklar geliştirirken, diğer yandan “yeşil ekonomi” söylemiyle küresel bir mutabakat zemini oluşturmaya çalışarak meşruiyetini ideolojik düzlemde tahkim eder. Böylece ekolojik yıkım, uluslararası sermaye döngüsüne entegre edilir. Enerji kaynaklarına erişim, kapitalizmin geldiği yeni teknoloji yoğun evrede küresel sermaye için hayati öneme sahiptir. Özellikle çip üretiminden bataryalara kadar birçok teknolojik ürün için vazgeçilmez olan nadir toprak elementleri artık stratejik savaş gerekçelerine dönüşmüştür. Afrika’daki kobalt madenlerinden Latin Amerika’daki lityum havzalarına, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e kadar nadir toprak elementleri sadece emperyalist askeri operasyonlarla değil aynı zamanda bu bölgelerde örgütlenen yerel holdingci güçlerin işbirliğiyle yürütülen kapsamlı bir köleleştirme süreciyle kontrol altına alınmaktadır.

Küresel kuzeyin “yeşil kalkınma” hedefleri, küresel güneyin topraklarında ormanların, su kaynaklarının ve maden alanlarının talan edilmesiyle mümkün kılınır. Uluslararası Enerji Ajansı (UEA), 2040 yılı itibarıyla lityuma olan talebin 2020’ye kıyasla 40 kat artacağını öngörmektedir. Yine benzer şekilde, Avrupa Yatırım Bankası Başkanı Werner Hoyer ise dekarbonizasyon ve elektrifikasyon sürecinde 2030’a kadar nadir toprak elementlerine olan ihtiyacın beş kat artacağını, bu bağlamda Avrupa Birliği’nin özellikle Çin’e karşı hızla aksiyon alması gerektiğini ifade etmektedir. Bu açıklamalar, yeşil dönüşüm söylemlerinin ardında yatan kaynak savaşlarını ve yeni-sömürgeci stratejileri açıkça gözler önüne sermektedir.

Yeşil dönüşümün en büyük propagandalarından elektrikli araçların bataryaları için gerekli olan kobaltın büyük kısmı çocuk işçilerin kölece çalıştırıldığı Kongo madenlerinden gelmektedir. Aynı şekilde lityum için Bolivya Tuz Gölleri’nde yerel halkın geçim kaynakları olan su kaynakları yok edilmekte, tarım alanları kurutulmaktadır. Avrupa Birliği tarafından stratejik olarak nitelendirilen Sırbistan’ın Jadar Vadisi’nde yürütülmek istenen lityum madeni projesi, halkın yoğun direnişiyle karşılaşmıştır. Yıllardır bağımsızlığına izin verilmeyen Batı Sahra’da fosfat, batılı tekeller tarafından yerli halkların topraklarına el konarak çıkarılıyor. İsrail ile geliştirdiği ilişkiler karşılığında İHA alan Fas rejimi, bölgede NATO ve uluslararası tekellerin bekçiliğini yapmaktadır.

Emperyalist sistemin çevresel etkileri sadece “doğa tahribatı” değil aynı zamanda ekokırımdır. Ekokırım, yani doğayı yok etme eylemi, artık bir savaş aracı olarak da kullanılmaktadır. İsrail’in Gazze’de Filistin halkına karşı uyguladığı sistematik katliamın yanında tarım alanlarını bombalaması, su altyapılarını yok etmesi, zeytinlikleri hedef alması doğrudan bir doğa kıyımıdır. Bu, uluslararası hukukun tanımadığı ama halkların yaşamını doğrudan hedef alan bir yok etme biçimidir. Enerji altyapısını ele geçirmek, gıdaya ve suya ulaşımı engellemek, emperyalist hegemonyanın doğrudan araçlarından biridir.

Türkiye, mevcut enerji politikalarında yalnızca kendi iç ihtiyaçlarını değil uluslararası sermayenin çıkarlarını gözeten bir taşeron rolü üstlenmektedir. Devletin enerji vizyonu, “ulusal çıkarlar” söylemiyle maskelenirken fiiliyatta bu politikalar, uluslararası enerji tekelleri ve yerli holdinglerin çıkar ortaklığı temelinde şekillendirilmektedir.

Azerbaycan’la yürütülen TANAP (Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı) projesi, Güney Gaz Koridoru’nun bir parçası olarak Türkiye’yi sadece bir geçiş ülkesi değil aynı zamanda AB’nin Rusya’ya enerji bağımlılığını azaltma planında bir “enerji köprüsüne” dönüştürmüştür. Bu projeye yatırım yapan şirketler arasında BP, SOCAR ve BOTAŞ yer alırken, Türkiye bu hattın çevresel ve toplumsal yıkımını göze alarak enerji emperyalizminin lojistik ortağı olmuştur.

Akkuyu Nükleer Santrali örneği ise enerji üretimi üzerinden Rusya-Türkiye ilişkilerinin bir tür stratejik rehineliğe dönüştüğü bir yapıdır. Santral, tamamıyla Rusya’ya ait olan Rosatom’un mülkiyetindedir, ürettiği elektriği 15 yıl boyunca alım garantisiyle Türkiye’ye satacaktır. Bu, hem enerji güvenliği hem de stratejik bağımsızlık açısından eşine az rastlanır bir dışa bağımlılık örneğidir.

Karadeniz Doğalgaz Rezervi olarak duyurulan ve büyük ekonomik zafer anlatısıyla sunulan Sakarya Gaz Sahası ise gerçekte TPAO ile Cengiz Holding ortaklığında işletilmektedir. Cengiz, bu süreçte hem sondaj ve inşaat sürecini üstlenmiş hem de bölgedeki doğa tahribatının baş aktörü olmuştur. Zonguldak açıklarında doğalgaz çıkarma süreci, deniz yaşamı, ormanlar ve yerel halkın yaşam alanları üzerinde ciddi yıkımlar yaratmaktadır.

Libya ile imzalanan deniz yetki alanı anlaşmaları ve buradaki askeri üs kurma hamleleri de enerji paylaşımı üzerinden yeni bir sömürgecilik biçimidir. Türk devletinin Libya’daki askeri varlığı, doğrudan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) bölgede sondaj yapabilmesini garanti altına almak üzere kullanılmaktadır. Bu, devlet aygıtının enerji şirketlerinin çıkarları için nasıl bir askeri aparat haline getirildiğini göstermektedir.

Türkiye’nin enerji patronajını oluşturan holdingler, yalnızca iç pazarı değil, küresel enerji haritasını da şekillendiren taşeron güçler haline gelmiştir. Zorlu Holding, Ege Bölgesi’nde Aydın, Manisa ve Denizli üçgeninde jeotermal enerji yatırımları yaparken, jeotermal santrallerin saldığı H₂S (hidrojen sülfür) gazı nedeniyle onlarca köyde solunum rahatsızlıkları artmış, tarımsal verim düşmüş ve göç hızlanmıştır. Zorlu’nun faaliyetlerine karşı İkizdere ve Germencik’te yıllardır direnişler sürmektedir.

Cengiz Holding, yalnızca Karadeniz’deki HES ve baraj projeleriyle değil, aynı zamanda Munzur Vadisi’nde, Kazdağları’nda ve İliç’teki siyanürlü altın işletmeleriyle de doğayı sistematik olarak tahrip etmektedir. Holding, bir yandan enerji taşeronluğu yaparken, diğer yandan maden sektöründe de devlet destekli çevre katliamlarının en bilinen figürüdür.

Koç Holding, enerji sektöründeki gücünü TÜPRAŞ üzerinden kurumsallaştırmıştır. TÜPRAŞ, Türkiye’nin rafine petrol üretiminin yüzde 60’ından fazlasını elinde bulundurur. Aynı zamanda Koç’un, Washington merkezli Atlantic Council gibi enerji politikaları üreten think-tank kuruluşlarına sponsorluk yapması, şirketin yalnızca ekonomik değil diplomatik bir aktör olduğunu da gösterir. Koç, Irak işgali sonrası oluşan enerji pazarında Shell ve Exxon gibi firmalarla birlikte yer almış ve ABD-Türkiye enerji ilişkilerinde kilit rol üstlenmiştir.

Sabancı Holding’in Enerjisa şirketi, Almanya merkezli E.ON ile kurduğu ortaklık sayesinde enerji üretimi, dağıtımı ve ticareti alanında uluslararası bir güç haline gelmiştir. Enerjisa, 2006’dan bu yana özelleştirilen birçok elektrik dağıtım bölgesini satın almış; Adana, Ankara, Gaziantep gibi kentlerde yüzbinlerce abonenin elektrik altyapısını kontrol eder hale gelmiştir. Sabancı grubu böylece hem Avrupa enerji lobilerinde görünürlük kazanmış, hem de içeride kamusal varlıkların özel mülke devrinden büyük kârlar elde etmiştir.

Bütün bu örneklerde görüldüğü üzere içsel bir olgu olarak ele aldığımız emperyalizm, Anadolu’daki küresel fabrikanın enerji departmanını holdingci güçler aracılığıyla üzerinde yaşayan bir halkı ve tüm ekosistemi köleleştirerek kurmaktadır.

Kapitalizmin kalbinde yatan sınırsız büyüme ve metalaştırma pratiği, doğayı ve emeği birer kaynak olarak gören “holdingci güçler” eliyle ekolojik krizi büyütmektedir. Enerji, madencilik ve tarım sektörlerinde devletle iç içe geçen bu güçler; HES’ler, RES’ler, siyanürlü altın madenleri ve nükleer santrallerle doğayı talan ederken “yeşil kapitalizm”, “sürdürülebilir kalkınma” gibi kavramlarla ideolojik hegemonya kurmayı hedefliyor ve “yeşil yıkama” ile toplumsal rızayı manipüle ediyor.

13 Haziran’da gündeme gelen madencilik yasa tasarısı, bu talan rejiminin yeni bir saldırı aracıydı. Akbelen direnişinin hemen bu tasarıya karşı hızlı reaksiyonu (19 Haziran Ankara eylemi) ve sonrasında yerel köylülerin öncülüğünde kurulan bağımsız koordinasyon ağı (24 Haziran TBMM Dikmen Kapı eylemi), düşmana karşı nasıl sınıfsal ve kolektif bir özsavunma hattı örülebileceğini gösterdi. Polis baskısına rağmen alanı dolduran köylüler “Topraklarımızı vermiyoruz!” haykırışıyla sadece yasaya değil, sermaye-devlet işbirliğinin ta kendisine meydan okudu.

Bu mücadele süreci, kritik gerçeği bir kez daha teyit etti: Düşman somuttur: IC İçtaş, Limak, Cengiz, Çalık gibi holdingler ve onlara yasal zemin sunan devlet aygıtı.

İşte bu yüzden, Karadeniz’den Akdeniz’e, İkizdere’den Akbelen’e uzanan direnişler hayatidir. Sermayenin doğayı talanına karşı toprağın, suyun ve geleceğin kolektif savunmasıdır bunlar. Önümüzdeki dönemde yasa tasarısına karşı yükselteceğimiz mücadele de; bu somut düşmana karşı, halkın (köylü, öğrenci, emekli gibi) inisiyatifiyle sınıf dayanışmasını büyüterek, farklı mücadele deneyimlerini ortaklaştırarak ve sermayenin “yeşil” maskesini teşhir ederek güçlenecektir.

Unutmayalım: Yıkım makinesini durduracak olan, holdingci güçlerin vicdanı değil toprağa, emeğe ve yaşama sahip çıkanların örgütlü gücüdür.

spot_img
İlgili İçerikler

Son Eklenenler