Giriş: Bugün için düne bakmak
“Sahte Refah” olarak adlandırdığım sürecin temel girdisinin dış yükümlülük oluşumu olduğunu birçok kez tartışmaya çalıştım1. Sahte refah mekanizması, aşağıdaki grafikten görüldüğü üzere cari açığın üzerinde dış yükümlülük (“dış borçluluk”) yaratılmasına bağlıdır. Böylece ithalat artışına dayalı refah hissi yaratılırken TL’nin değer kaybetmesi de engellenmiş olacak ve aynı zamanda sürecin ömrü de uzatılabilecektir. Sahte refah mekanizması, yerel ve küresel çalkantı dönemleri hariç tutulduğunda, 2002-2018 döneminde, etkili biçimde çalıştırılabilmiştir.

Örneğin; 2004-2008 döneminde yaklaşık 142.7 milyar$ cari açık veren Türkiye ekonomisinde, finans hesabı üzerinden 184.8 milyar$ net giriş sağlanmıştır. 2011-2018 döneminde ise, 290.9 milyar$ tutarındaki cari açığa karşın finans hesabı üzerinden 292.1 milyar$ net giriş sağlanmış veya daha doğru ifadesi dış yükümlülük yaratılmıştır. Dış ticaret açıkları açısından bakıldığında durumun ürpertici bir hale evrildiği ortadadır. Böylece patlayan ithalatın yarattığı “sahte refah” hissinin döviz kurları üzerinden yaratacağı farkındalık etkisi de en azından kısa dönemli olarak emilebilmiştir.
Üstelik bu “ucuz döviz” dönemlerinde üretim ve dış ticaretin kompozisyonunda kayda değer bir ilerleme sağlanamadığı da ortadır2. Bu dönüşümü, hakim iktisadi paradigma içerisinde, kimlerin dönüştürmesi gerektiği veya en azından “politika yapıcının” zamanı geldiğinde kimleri dönüştür(e)memiş olmakla itham edeceğinin bilinmiyor olması da olasılık dahilinde değildir.
Ancak yukarıda bahsedilen emilim sürecinin esasen olan bitenin üzerini örten bir peçe işlevi gördüğü, sermaye girişlerinin politik nedenlerle önemli ölçüde yavaşladığı 2018 Rahip Krizi süreci ve sonrasında iyiden iyiye gün ışığına çıkmıştır. Daha açık bir ifadesi ile “sahte refah” mekanizmasının ekonomik maliyeti ve maliyetinin yalnızca ekonomik olmadığı çıplak gözle bile görülebilir hale gelmiştir. Biriken dış yükümlülüklerin çevrim oranında gerçekleşen azalış, kurlar üzerinde hissedilir/gözlenir ölçüde baskı yaratmıştır. 2018 sonrasında reel sektörün gerek yerel bankalara, gerekse de yerleşik olmayanlara olan yabancı para borçları son tahlilde önemli ölçüde “kamulaşmıştır”. TL cinsinden tutulan ticari ve bireysel mevduatların da önemli ölçüde yabancı paraya dönmesi ile döviz piyasası baskısı şiddetlenmiş ve TL önemli ölçüde değer kaybetmiştir. İlgili dönemde, mevduatların dolarize olması, ticari kredilerin ise liralaşması ile döviz pozisyonları açılan yerel bankaların uluslararası yükümlülüklerinin de yine TCMB rezervleri üzerinden kısmen de olsa “kamulaştığı” bilinmektedir3.
Tüm bu olanların bir sonucu olarak artan döviz piyasası baskısı karşısında TCMB ve yerel banka swapları da patlamış ve böylece TCMB net döviz pozisyonu olağanüstü negatif seviyelere inmiştir4. Yine meşhur “Kur Korumalı Mevduat” uygulaması ile TCMB yabancı banka swaplarının da bu sürecin bir parçası olarak değerlendirilmesi gerektiği vurgulanabilir5. Son olarak, Covid pandemi sürecinde gerçekleşen tedarik kısıtları nedeni ile dolar cinsinden yükselen ithalat fiyatları da yukarıda sıralanan yerel faktörler ile aynı yönlü etkilere yol açarak süreci iyiden iyiye şiddetlendirmiştir.
Bu bağlamda, her geçen gün daha da şiddetlenen döviz piyasası baskısı, 2023 yılı Mayıs ayında gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçim sürecinde ana akım muhalefet tarafından “128 milyar dolar nerede” şeklinde sloganlaştırılmış, sanki bu süreç bir anda ortaya çıkmış gibi, önünü ve arkasını bağlamadan gün be gün TCMB rezervlerinin ne ölçüde kötüleştiği hemen her yerde tartışılır, gündemleştirilir olmuştur. Bu süreçte, yabancı para birimi cinsi yerel ve uluslararası yükümlülükleri “kamulaştırılanların” hiçbir tepki vermediğini veya gündelik ifadesi ile “topa girmediğini” de not düşmek yerinde olacaktır. Dahası, özellikle 2022-2023 döneminde reel sektörün artan kâr marjları yoluyla enflasyon yarattığı konusunda oldukça güçlü veriler bulunmaktadır6. Artan kâr marjları doğal olarak çıktı içerisinde işgücü ödemelerinin payının tarihi düşük seviyelere çekilmesi ile sonuçlanmıştır7. Böyle bir iktisadi ortamda gidilen seçimler öncesi yapılan EYT düzenlemesi, günümüze göre nispeten yüksek seviyede gerçekleşen asgari ücret ve memur maaş artışlarını da bu doğrultuda okumak yerinde olacaktır.
Bu atmosferde gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimleri hükümet kanadının kazanımı ile sonuçlanmış ve “normalleşme” adı verilen bir iktisat politikası tasarımı esasen yeniden uygulamaya koyulmuştur. Yukarıda yapılan kısa açıklamalardan anlaşılacağı üzere “normalleşme”, sermaye girişlerinin yeniden uyarılmasına bağlıdır. Bu doğrultuda, TCMB politika faizi kademeli olarak %8.5’dan %50’ye kadar artırılmış ve TL’nin önemli ölçüde değer kaybetmesine izin verilmiştir. Bu X makalesinde, “normalleşme” olarak adlandırılan ancak esasen “sahte refah” mekanizmasının yeniden çalıştırılmasına odaklanan mevcut politika tasarımı içerisinde reel sektörün ne derece katkı sağladığı, 2002-2018 dönemi ile karşılaştırmalı olarak tartışılmaya çalışılacaktır.
Gelişme: Sahte Refah Sürecinde ve Anda Diğer Sektörün Rolü
Bir çoğumuzun bildiği üzere; ödemeler bilançosu, bir ülkede yerleşikler ile yerleşik olmayanlar arasındaki iktisadi ilişkileri belirli bir zaman dilimi için izlediğimiz verileri kapsamaktadır. Yerleşikler; TCMB, hükümet, bankalar ve diğer sektör olarak sınıflanmaktadır. Buradaki diğer sektör ifadesi, elbette hanehalkı ve banka olmayan finansal kuruluşlar ile birlikte esasen reel sektörü de içermektedir. Bu bağlamda, aşağıdaki iddiaları ileri süren TÜSİAD’ı, daha doğrusu üyelerini; diğer sektör verileri altında inceleyebiliriz8.

Ödemeler bilançosu altında yer alan Diğer Yatırımlar başlığı ana kalemlerinden biri de Krediler kalemidir. Bu ana kalem altında, diğer sektörün dış dünyadan gerçekleştirdiği kredi hareketleri de izlenebilmektedir. Diğer sektörün büyük ölçüde reel sektör olduğunu ve kendi ifadeleri doğrultusunda reel sektörün de TÜSİAD tarafından temsil edilebileceğinin varsayılmasında bir mahsur bulunmadığını değerlendirmekteyim. Bu doğrultuda ve 2009-2010, 2019-2023 gibi çalkantı dönemlerini dışladığımızda, ki o çalkantı dönemlerinde özel kesim dış yükümlülüğün nasıl “kamulaştığını” yukarıda tartıştık, reel sektörün dış dünyadan temin ettiği dolar cinsi kredilerin 2004-2008 ve 2011-2018 dönenimde ne hacimde olduğunu aşağıdaki şekil üzerinden tartışmaya başlayabiliriz.9

Diğer sektörün 2004-2008 döneminde net dış kredi kullanımı 83.53 milyar$ seviyesinde, diğer bir ifadesiyle yıllık ortalama 16.71 milyar$ seviyesindedir. 2004-2008 döneminde finans hesabı üzerinden gerçekleşen net sermaye girişleri toplamının 184.8 milyar$ olduğu düşünüldüğünde, söz konusu kredi teminlerinin sahte refah sürecinin finansmanında ne derece kritik bir öneme sahip olduğunu anlamak kolaylaşacaktır. 2011-2018 dönemine gelindiğinde ise Diğer Sektör’ün dış kredi kullanımı 45.88 milyar$ seviyesine veya yıllık ortalama 5.74 milyar$ seviyesine gerilemiştir. Başka bir ifade ile diğer sektör net kredi kullanımının finans hesabı bakiyesi içerisindeki ortalama payı, 2004-2008 dönemindeki %45.2 seviyesinden 2001-2018 döneminde %15.7 seviyesine gerilemiştir.

Ancak dış yükümlülük yaratımında diğer sektör kredileri üzerinden gerçekleşen bu yavaşlama, portföy yatırım girişleri tarafından fazlası ile dengelenmiştir. 2004-2008 döneminde 30.04 milyar$ (yıllık ortalama 6 milyar$) seviyesinde gerçekleşen portföy yatırım girişleri, 2011-2018 döneminde 124.71 milyar$ büyüklüğe ulaşmıştır (yıllık ortalama 24.72 milyar$).

2011-2018 döneminde 124.71 milyar$ seviyesinde gerçekleşen portföy yatırım girişlerinin 115.75 milyar dolarlık kısmı borç senetleri üzerinden gerçekleşmiş olup bu tutarın yaklaşık 11.11 milyar doları da yine diğer sektör tarafından ihraç edilen senetler üzerinden gerçekleşmiştir.

Sonuç olarak, 2004-2008 döneminde önemli ölçüde diğer sektör tarafından gerçekleştirilen sermaye girişleri, 2011-2018 döneminde hükümet, diğer sektör ve bankalar bileşimi tarafından gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla gerek 2004-2008 gerekse de 2011-2018 döneminde işleyen “sahte refah” üretim mekanizmasının herhangi bir “arızaya” yol açmaktan uzak olduğunu vurgulayabiliriz. Toplumun geniş kesimleri de, halen dahi, ilgili dönemlere olan memnuniyetini kıvançla ifade etmekten geri kalmamakta ve yeniden üretim mekanizmasını canı gönülden satın almak üzere kuyrukta beklemektedir.
2018-2023 döneminde gerçekleşen “çalkantı” sürecinde uygulamaya koyulan politika tasarımının reel sektörün kaldıraç oranını önemli ölçüde azalttığını, dış yükümlülüklerinin kamulaştığını daha önce tartıştık (3 ve 9). “Normalleşme” dönemi olarak adlandırılan ve tamamladığımız 2024 yılında, yukarıda tartıştığımız kalemler üzerinden gerçekleşen sermaye girişleri açısından diğer sektör özelinde nasıl eğilimler var peki? Sahte refah mekanizmasının yeniden çalıştırılması için gereken can suyunun kilitli olduğu dolabın anahtarı burada yatmaktadır.
Aşağıdaki grafik, diğer sektör net kredi temininin 2024 yılında ancak 2.87 milyar$ seviyesinde gerçekleştiğine işaret etmektedir. Yani bu kalem üzerinde, “normalleşme” izlerine rastlanmadığı rahatlıkla ileri sürülebilir.

Borç senetleri açısından bakıldığında ise diğer sektörün borçlanma senetleri üzerinden yurtdışından temin ettiği sermaye girişlerinin ise ancak 3.64 milyar$ seviyesinde olduğu gözlenmektedir. Dolayısıyla diğer sektör, 2024 yılında 2.87 milyar$ net kredi kullanımı, 3.64 milyar$ da borçlanma senedi ihracı üzerinden olmak üzere toplam 6.51 milyar$ sermaye girişi sağlayabilmiştir.
“Normalleşme” dönemini, 2001 krizi sonrası döneme, 2004-2008 dönemine benzer varsaydığımızda diğer sektör üzerinden gerçekleşen sermaye girişlerinin oldukça yetersiz olduğu aşikardır. Dahası bu yetersizlik, bankalar ve hükümet kanalı üzerinden de giderilememiştir. Şöyle ki; 2024 yılında gerçekleşen finans hesabı bakiyesi ancak 23.29 milyar$ seviyesinde gerçekleşmiştir. İlgili yılda net hata ve noksan hesabının 12.7 milyar$, cari işlemler hesabının ise 9.98 milyar$ açık vermesi ile TCMB rezervleri ödemeler bilançosu kaynaklı olarak ancak 0.49 milyar$ gibi yok sayılabilecek bir seviyede artış göstermiştir. Her ne kadar, TCMB net döviz pozisyonun çok ciddi ölçüde toparlandığı manşete çekilse de, bu toparlanmanın “sahte refah” mekanizmasını yeniden çalıştırmakla ilgili olamayacağı açıktır10. Gerekli olan, ödemeler bilançosu kaynaklı sermaye girişleridir ve veri 2024 yılında böyle bir eğilime işaret etmemektedir.

Sonuç: Her oturduğun sofradan istediğinde kalkamazsın
2004-2008 döneminde diğer sektör (TÜSİAD’ın kendini tanıtımı üzerinden TÜSİAD olarak okuyabiliriz) öncülüğünde, 2011-2018 döneminde ise hükümet, bankalar ve diğer sektör işbirliği/”uyumlu çalışması” ile sağlanan yoğun sermaye girişleri ile yüksek hacimli dış ticaret açığı/cari açık vermek mümkün olmuş ve böylece “sahte refah” mekanizması herhangi bir arıza yaşanmadan çalıştırılabilmiştir. İlgili dönemde, birçok kamu girişimi diğer sektöre devredilmiş, diğer sektöre yatırım teşvikleri kapsamında birçok destek sağlanmış ve öyle ki yasal kurumlar vergisi oranı birçok diğer sektör firması için efektif oranın kat be kat üzerinde kalmıştır (12 ve 13).
2009-2010 çalkantı döneminde ise “geleneksel” politika tepkileri verilmiş ve nihayetinde küresel iklimin olanak vermesi/küresel iklime uygun davranılması ile bu çalkantı sancıyla da olsa geçiştirilebilmiştir11. 2018-2023 döneminde ise diğer sektör ve bankaların türbülans esnasında savrulmalarına izin verilmemiş, kur riskinin mümkün olduğu ölçüde TCMB’ye geçtiği bir politika tasarımı izlenmiştir (3 ve 9). Tüm bunlar olup biterken ve ekonomide döviz piyasası baskısı günden güne artarken, muhalefet “128 milyar$ nerede” sorusunu gündemleştirirken diğer sektör temsilcileri önce sessiz kalmış seçim sonrası ise “normalleşme”/”bilime dönüş” çağrısı yapmaktan geri durmamıştır 12,13,14 .
2023 seçimleri sonrası, diğer sektörün çağrısına da uygun biçimde bir politika tasarımına dönülmüştür. Faiz ve kur önemli ölçüde yükseltilmiş, asgari ücret ve emekli maaşları TCMB’nin tutturamadığı enflasyon tahminleri paralelinde artırılmış ve böylece hayat pahalılığına yenik düşmüştür. Bu durum, özel sektör ücret düzeltmelerini de yönlendirmiş ve böylece toplumun daha da geniş kesimlerini etkisi altına alacak şekilde yayılmıştır. Ancak bu süreçte ne diğer sektörün temsil ettiği reel sektör, ne bankalar, ne de yüksek gelir ve servet grupları vergilenmemiştir. Süreç içerisinde kamulaştırılan dış yükümlülükleri, düşürülen kaldıraçları, patlattıkları kârları, teşvik sistemi üzerinden sağlanan ayrıcalıkları politika yapıcı tarafından tartış(tır)ılmamıştır. Tüm bunlara karşılık, reel sektörün sermaye girişleri konusunda etkisiz kalması, kendi önerdikleri programın beklendiği gibi finansman giderlerini artırarak kârlarını düşürmelerinden yakınmaları, “siyasi” söylemlere yönelmeleri ve bir de üzerine bütçede tasarruf talep etmeleri dikkat çekmiştir. Yüksek sesle ifade edilen bu talebin, toplumun geniş kesimlerine yayıldığı gözlenen gerilimi ateşleme çabası olarak değerlendirilmiş olması ve sert tepki görmüş olması, bu basit X makalesinin iddiasıdır. Sermaye girişleri beklenen yoğunlukta olsaydı, muhtemelen bu gerginlik de hiç yaşanmamış olacaktı.
Kısaca; her oturduğunuz sofradan kalkarken “biz yedik Allah artırsın, sofrayı da kuran kaldırsın” deyip kaldırtmazlar. Daha önce birkaç kez kalkmış olsanız da… Sofraya oturamadığını iddia edip, bu sofradan kalkamayanları arkalayanların durumu da ibretlik…
Kaynak: Menekşe Yılmaz – X
- https://x.com/meeeeenekseee/status/1645152728140640258?t=5XEiUlPi0iOsldurc66OmA&s=19 ↩︎
- https://x.com/meeeeenekseee/status/1619394138549653504?t=FjwTcAXzHCxecjTCHY_bxg&s=19, https://x.com/meeeeenekseee/status/1575773147579576321?t=vVZBLxz9WpwdQI1kfDsggQ&s=19 ↩︎
- https://x.com/meeeeenekseee/status/1706287825119859084?t=AdMwyPmGiqooavqPYn0-tw&s=19 ↩︎
- Burada özellikle vurgulamam gereken bir husus da politika yapıcının olan bitenin sorumluluğundan azade olamayacağıdır. Sahte refah mekanizmasının tasarımı, her şeyden önce politik bir tercihtir. Tüm bunlar yaşanırken, negatif reel faiz altında, faize alternatif herhangi bir tayınlama mekanizması geliştirilmeden kredi genişlemesine gidilmesi; ateşe benzin dökmekle eş değerdir. Ancak bu eş değer hamle de bir politika tercihidir. ↩︎
- https://x.com/meeeeenekseee/status/1642432129349873664?t=o29ojHY4T0b2TBfrLiDnBQ&s=19 ↩︎
- https://x.com/meeeeenekseee/status/1645154160046665728?t=l4GZzO19QxT-2zRjPeOkNw&s=19 ↩︎
- https://x.com/meeeeenekseee/status/1696155747577372860?t=f2lScei7Jg1V4zKvy_M7xA&s=19 ↩︎
- TÜSİAD’ın bu iddiasını doğrulayacak bir veri setine, kaynağa ulaşamadım. Bu iddia, “yetkililer” tarafından da yanıtlanmış değil. Bu kadar olduğuna inan(a)masam bile, yadsınamaz bir ekonomik güce sahip olduğundan şüphem de yok.
https://x.com/meeeeenekseee/status/1892531033062416704?t=2ff99BqKagSVEROifFevDQ&s=19 ↩︎ - https://x.com/meeeeenekseee/status/1846841523591098459?t=X3KSFg3e8yA7yyZciAu5Sw&s=19 ↩︎
- https://x.com/meeeeenekseee/status/1796291512122200568?t=ydl80PqMi1bT_xG-1AI2xw&s=19,
https://x.com/meeeeenekseee/status/1790705680237711713?t=PZpr4zfLsjtH4jeuIRPfUQ&s=19 ↩︎ - https://x.com/meeeeenekseee/status/1644769799338074113?t=6Mk4fcx0h50OR0wX47hp5g&s=19 ↩︎
- https://x.com/meeeeenekseee/status/1818702075779289292?t=adYn-xhbeS1AJk-uItzH2w&s=19 ↩︎
- https://x.com/meeeeenekseee/status/1777394615252918638?t=JpWttgFpfkJWbhc1GPPYyg&s=19
https://x.com/meeeeenekseee/status/1805998965508227166?t=iP7n8BUi3vKOfNuMkCqlJQ&s=19 ↩︎ - https://x.com/meeeeenekseee/status/1619601936281649154?t=HyD35uSqWxUu9PDo26D21g&s=19 ↩︎



