Burcu Arıkan
İliç’teki altın madenini ilk olarak Fırat Nehri’ne siyanür sızıntısı ile duymuştuk. Sonrasında ise İliç katliamı oldu, dokuz maden işçisi göz göre göre katledildi. Ana akım gündeme ancak bir felaket olduğunda giren bu coğrafyada nerede oturup bir çay kahve içseniz birileri artık cevizlerin içinin kara çıktığından ya da ilkokul çocuklarında yaygınlaşan alerji, deri döküntüsü gibi hastalıklardan bahsediyor. Sohbet mutlaka yaşanan katliama geliyor, liç yığının nereye taşındığı konuşuluyor, gündem öyle ya da böyle siyanüre bağlanıyor. Oysa İliç’e yaklaşan yollarda ilerlerken insan bir cennete girdiğini sanıyor ama sermaye burada bir cehennem inşa ediyor.
Şimdi altın madeninin varlığında İliç halkının kaderi madene bağlanmış ama herkes neler kaybettiğinin de farkında. Çay bahçesinde oturan teyzeler artık elim ağaçlara gitmiyor diyor. Bunun ne kadar acı bir gerçek olduğunu dut ağaçlarının arasında gezince daha iyi anlıyor insan. Çöpler köyü çoktan maden tarafından yutulmuş durumda. Komşu köylerde ise yürüyüş yaparken ağaçlardan dut yemek hala göz hakkına dahil. Ama Anagold “dolaylı yoldan” bu dağlara, ağaçlara, hayatlara da göz dikmiş.
Bağıştaş köyüne köyün mera alanlarını ve yaylalarını taş ocağına çevirecek olan bir arama ruhsatı verildiği haberi üzerine gidiyoruz. Köylüler istisnasız, amasız, fakatsız istemiyor taş ocağını. Eve geçerken bir domates, bir salatalık alıp sofrasını kuran insanlar kalker ocağının kendilerine vereceği bir şey olmadığını çok iyi biliyor. Aksine, hayatlarından götüreceği çok şey var, bunun da farkındalar. Hakikati yaşayan onlar, bilgisi de onlarda. Biz orada bu taş ocağı meselesinin teknik detaylarına bakıyoruz. Köylüler bir dava açmış zaten. Discovery Madencilik adlı bir şirkete ÇED gerekli değildir raporu ile arama ruhsatı verilmiş. ÇED raporunu incelediğimizde, raporun ek bölümünde bir takım kurum görüşleri buluyoruz. Sağlık açısından, doğa açısından, tarım açısından, hayvancılık açısından pek çok görüş verilmiş ve hepsi de aslında özetle “çok da bakmadık bir sorun olursa bakarız” tadında yazılmış. Neye göre “gerekli değildir” sonucuna varıldığını Bağıştaş köyü ve çevresinde herkes biliyor: Altın madenine kireç lazımmış ve buradan sağlanması ulaşım masrafını azaltacak, karı arttıracakmış!
Bu yazıda tam da bu bilginin berraklığı üzerinden sermayenin kayıt, tescil, rapor gibi araçlarla ilişkisine bakmaya çalışacağım.
Tescilsiz doğa, hayvansız mera ve gaspın bürokratik numaraları
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Müdürlüğü’nün görüş yazısında yer alan “Söz konusu proje ile ilgili e-ÇED sisteminde yer alan konum bilgisi incelenmiş olup söz konusu alanda herhangi bir doğal sit ve korunması gerekli tabiat varlığı tescil kaydı bulunmamaktadır” ifadesi üzerine düşünerek başlayacağım. Çok uzun zamandır sit alanları, koruma alanları gibi kavramlar mücadele lügatımızın kutsalları olmuşken bu rapordaki ters köşeyi irdelememiz gerekiyor. Köyden çıkıp yürüyerek geldiğimiz taş ocağı alanının girişinde durup bakarken aklımıza gelecek bir şey değil “doğal sit alanı” gibi bir ifade. Önümüzde dar bir boğaz uzanıyor yaylalara erişen… Kayalar, aralarında büyüyen endemik bitkiler, köye esen rüzgar, hayvanlarını otlatanların barınakları… Uzun yürüyüşlere çıkıp tanıştığı çeşit çeşit bitkiyi anlatan bir abi buralarda yazdığı şiirlerden bahsediyor. “Okumam ama kimseye” diyor, “içimden geliyor kendime yazıyorum.” Bu ormanlar, meralar bu köylerin sadece fiziksel kaynağı değil, yaşam akışının bir parçası. Yaylalardan yıldızları izlemenin övgüsü de dahil bu “doğal sit alanı” olmayan coğrafyaya. Altın patronlarının dünyaya baktığı yerden küçük görünen yüzlerce kocaman dünya yaşıyor buralarda, her bir insanla. Şehirde bir sokağın biçimi değişse kentlinin dünyasında bir şeyler nasıl sarsılıyorsa burada yaşayan köylü de her gün yanından geçtiği bitkinin ertesi gün de orada olmasını istiyor. Hafıza, mekan kentlere mahsus değil, köyler de sadece ekip biçmekten ibaret değil.

Taş ocağı alanına doğru yürüyoruz tarlaların içinden geçip, sermayenin toprakla kurduğu ilişkiyi az buçuk bilen biri için bu tarlaların da çok kısa süre içerisinde bu talana dahil edilme olasılığını sezmek hiç de zor değil. Resmi gazetede gördüğümüz koordinatlarla soyutlanmış o haritalardan birinin içinde yürüyoruz. Koordinatlar yok, insanlar var. Selam alıp veriyoruz. Bir acele kamulaştırma listesinin tekabül ettiği hakikatin içinde, adım adım şekilleniyor Anagold’un olası genişleme hatları. Bir yolun altından geçip boğazın başına geldiğimizde dağların içine uzanan o yolun kenarında hayvancıların barınakları var. İşte bu barınakların olduğu yerlerden hep kamyonlar geçecek. Nerede dağlara baksa inanamıyor insan dinamitlerin bu kudreti yenebileceğine ama biraz ileride, Divriği yolunda Koç Holding’in yuttuğu coğrafyayı biliyoruz. Evet, yalnız bıraktığımız dağlarda sermaye kol geziyor. Buralara gelip kesilecek bir ahkamımız yok, eksiklerimizden mahcup olup ne lazımsa yapmamız gerekiyor. Öyle yapmaya çalışıyoruz.
Bir ayağımız toprakta kalsın, gözümüzü yeniden rapora çevirelim. Taş ocağı sahası boğazın biraz içlerinde (harita 1). Kurumlar, sit alanı olmadığı için kolaylıkla “ÇED gerekli değildir” deriz diye düşünmüş. Doğanın devletin tesciline ihtiyacı varmış gibi bir illüzyon kurmuş bu kadastro rejimi ve mücadele de bu tescillere fazlaca bel bağlamış. Bu araçlara fazlasıyla bel bağlamanın bedelini bu dağların arasında anlamış oluyoruz. Başka hiçbir yerde olmayan bitkileri tek tek tanıyan abinin sözü bizim için tescil niteliğinde. Gözümüz de görüyor hani, bakanlık kayıtlarına inanmıyoruz bu görüntü karşısında. Yine de düşmanın dilini okuyup neler planladığını kavramak için olduğumuz yerden kuşbakışına çıkıyoruz, toprağımıza onun baktığı yerden bakıyoruz.


Bu topraklarda şimdilerde sahip olduğumuz teknik araçların çoğunun olmadığı zamanlarda örgütlenen, kazanılan pek çok mücadelesinin hafızası mevcut. Bunu hiç unutmayarak, bir haritacı gözlüğüyle koordinatlara değil, bir devrimci gözüyle düşmandan bir adım geride kalmama derdiyle koordinatlara denk düşen insanlara bakıyoruz. Nitekim, harita 2’de taş ocağını İliç’in daha geniş coğrafyasında gördüğümüzde köylülerden öğrendiğimiz “ocak, madene kireç üretmek için açılacakmış” bilgisi berraklaşıyor.
Bağıştaş köyünden öğrendiğimizi alıp başka bir düzleme koyduğumuzda. Çöpler madenini görüyoruz. Taş ocağının köylere ne kadar yakın olduğunu yürürken ayaklarımızla öğrenmiştik. Ama bu haritaya baktığımızda burada holdingci güçlerin daha büyük bir işgal peşinde olduğunu da anlamış, sezgisel olanı teyit etmiş oluyoruz. Madenin akıbeti ne olacak konusu herkesin merak ettiği bir soru iken bu taş ocağının gelişi bir ipucu veriyor. Çöpler’de gördüğümüz “yara” Bağıştaş köyünün sırtını yasladığı dağlarda da açılacak ve madene kireç daha hızlı, daha az masrafla ulaşacak ve üretim artacak. Yine sohbetlerde köylülerden duyduğumuz şirket zaten daha geniş alanda arama işini sürdürüyor (Harita 3). Haritada bu bilgiyi de arıyoruz ve madencilerin ayak izlerini görmek hiç de zor olmuyor. Aşağıdaki haritada gördüğünüz noktalar arama sondajları ve aralarında açılan yollar. İşte uzaktan gelen kireci bir sürü köyü yok etme pahasına burada üretme planının oturduğu çerçeve bu genişleme eğilimi aslında.


Haritayı açıp Anadolu coğrafyasında bir kuşbakışı gezinti yaptığınızda dört bir yanına saplanmış bu noktaları bulursunuz (Harita 3’teki arama sahası gibi). Kadastro rejimi meselesine geri dönecek olursak (Harita 4), buranın statüsü “orman” ama kanunen orman alanda “arama” yapılabiliyor. Zaten kalker ocağına da “arama” ruhsatı verilmiş. Peki arayıp bulan işletmeyecek mi? Ama arayıp da bulduğunda zaten ortada bir orman da kalmamış olacak. Eh, tescil olmayınca doğal olmayan doğa orman olunca da orman olmuyor. Sermayenin araçları sermayeye çalışma konusunda olabildiğince esnek. Burada gördüğümüz noktaları bildiğimiz Çöpler madeninin doğusunda da görüyoruz (Aşağıdaki haritada Bağıştaş köyü ile Çöpler köyünün idari sınırını gösteren kırmızı çizgiye doğru görebilirsiniz bu ilerleme hatlarını). Boğazın başında durduğumuz yere geri dönersek çok kısa bir süre içerisinde tam bu noktada durduğumuzda bu dağları görmeme ihtimalimiz olduğunu anlıyoruz.

Yine sohbetler sırasında öğrendiğimiz üzere, geçtiğimiz senelerde Bağıştaş köyünün mera alanının bir kısmı Çöpler köyüne dahil edilmiş. Bu duruma karşı dava açılmış. İdari sınır değişikliğinin taş ocağı ve maden konusuyla ne alakası var sorusunun cevabı da yine kadastro rejiminin kıvraklığında yatıyor: Bağıştaş köyünde hayvancılık varken Çöpler’de olmaması sebebiyle bu sınır değişikliğiyle meranın mera statüsü yerine ham toprak statüsü geliyor. Böylece bu değişimle köylülerin bölgede hayvancılık yapılıyor denmesinin önü kesilmiş oluyor!
Öte yandan başka hiçbir yerde olmayan bitkilerin doğal sit alanı olmamasının nasıl hakikat düzleminde bir karşılığı yoksa hayvanların kim bilir kaç nesildir otladığı yerlerin idari statüsünün ham toprak olmasının da bir karşılığı yok. Köylüler bu karara karşı oldukları için dava açıyorlar. Bizler tam da sermayenin durmamızı istediği kuş bakışı düzlemde planlara, haritalara bakıp sit kararları, tescil ilanlarına sıkışmış bir alanda hareketsiz kalmışken devlet almış eline kalemi çizgileri bir oradan çiziyor bir buradan çiziyor. O çizgiler kimin hayatının üzerine çiziliyorsa kalemi de en iyi de onlar tanıyor.
Toprakların kapatılması üzerine oldukça kapsamlı bir çalışması olan ve bu çalışmanın ilhamını da kendisinin toprakla bağının hakikiliğinden alan Melek Mutioğlu Özkesen bir konuşmasında toprak ve mülkiyet ilişkilerinden bahsederken “devlet önce kayıt altına alır” demişti.1 Kapitalizmin toprakla kurduğu ilişki işte tam da bu eşik üzerine inşa ediliyor. Bir önceki haritadaki kırmızı çizginin o coğrafyada yaşarken bir manası yok. Ancak bir sabah hayvanlarınızın onlarca yıldır otlayageldiği meranın “ham toprak” olduğunu öğrenince giriyor hayatınıza idari sınır çizgisi. Kayıt sisteminin kalemini böyle hayatlarımıza kuşbakışı bakan gözüyle oynatan sermaye her bir bitkisini tanıdığımız alana da çıkıp “ben burayı tescillemedim, demek ki burada bir doğa yok” diyebiliyor.

Bu iki haritada da kırmızı olarak gördüğünüz parseller orman statüsünde. İlkinde (Harita 6) İliç’teyiz, ikincde ise (Harita 7) Eynez’e gidiyoruz aynı yara izinin peşinde ve yine bir orman buluyoruz. Eynez’in kuzeyini maden sermayesi çoktan yutmuş. Şimdi Koç Demirexport ayağı güneyde saldırısını sürdürüyor ve bunu bir orman alanının ucundan kırparak başlatıyor. Bir süre sonra kuzeyde gördüğümüz beyazlık kaplayacak Eynez’in güneyini de. Tam bu noktada kömür ya da altın da fark etmeyecek. Demirexport Soma ormanlarını kömür peşinde eritirken Divriği’nin dağlarını da demir peşinde yiyip bitirecek. İliç’te de altın durduğu yerde durmayacak. Yanında taş ocağını da getirecek. Bölgenin dönüşümü ile paralel İliç’in biraz batısında Binali Yıldırım Sanayi Bölgesini getirdiği gibi, İstasyon Mahallesi’nin adının 2014’te İbrahim Çeçen Mahallesi olması ve ne hikmetse oradaki HES’i de İÇTAŞ’ın yapmış olması gibi, mahalledeki caminin de adını vakıftan alması gibi… (Harita 8)

En nihayetinde bir taş ocağı hiçbir zaman sadece bir taş ocağı olmuyor. Sermayenin tüm birimleri birbirine bağlanıyor ve birbirini besliyor. Çöpler madeni de Bağıştaş Köyü’nün dağlarını yemek, büyümek istiyor. Düşmanın büyüdüğü yerde de hayat bize dar olacak, bunu herkes biliyor. Hayvancılık, tarım, arıcılık bittikçe köyler boşalacak, yerini madenlerin işçi yatakhaneleri alacak. Kalker ocağı daha çok siyanürü de çağıracak. Köylerde herkes bunun farkında ve ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Peki bu mücadelede sınıf siyasetinden bahsedenlerin konumu ve araçları ne olacak?
Üretilen rızayı kendi evinde aramak ve mücadele için yollara düşmek
Anagold’un ve altın madeninin kurduğu ilişki ağlarını daha önce okuduk, öğrendik2. Bu vesileyle hayatın sandıktan sandığa verilen oydan çok daha karmaşık dinamikler içerisinde sürdüğü bilgisi bize ulaşmış oldu. Bu yazıdaki en temel amaç ise yasallık düzlemine sıkıştırılan mücadele aklının tıkadığı alanı aşabilmek. Bir köye, yaşam alanına yürüme 5 dakika mesafede bir alana ÇED gerekli değildir demenin kolaylığı, bunu kayıtlarda bir tescil bulunmamasına dayandırabilme rahatlığı, orman alanlarda “arama” yaparak “işletme”nin önünü açmanın yasallığı ve bizim için oy verme anları dışında hiçbir manası olmayan idari sınırların sahteliği ile ana akım olmuş mücadele yöntemlerinin paralelliklerini daha iyi görmek gerekiyor. Kapitalizm hiç yılmadan tapu kadastro işleriyle meşgul oluyor ve hayatımızın her anını bir koordinata indirgemek işini önemsiyor. Bunu yapmak için egemen sınıfın sebepleri var. Peki bizim haritalara, raporlara, metinlere hapsolmak için geçerli bir açıklamamız/sebebimiz var mı?
Sermayenin “harita” gördüğü topraklarda karış karış gezmedikçe, o haritaları güçlü insani ilişkilerin örüldüğü bir hakikat coğrafyasına çevirmedikçe, ülkenin en ücra köşelerinde ne yaşadığını çok iyi bilen ama çıkışı bulamayan insanları sandık kuyruklarında uğradığımız hayal kırıklıklarının sorumlusu ilan etmek için geçerli bir açıklamamız var mı? Başına geleni en berrak haliyle bilenlerin “bize şu lazım” dediği yerde mücadelenin payımıza düşen eksiğini tamamlayan eşit bir parçası olmadıkça, orada akan hayatın bilgisiyle hemhal olup kendimizde olanı katarak birlikte yol almadıkça varabileceğimiz bir yer var mı?
Köylüler açıkça ifade ediyor: “yeter, altını yetmedi bir taş ocağı eksikti, bizi bitirecekler”. Bağıştaş köyü de çevre köyleri de taş ocağını istemiyor. Bir akşam yürüyüşünde, çeşme başı muhabbetinde kiminle denk gelseniz “istemiyoruz” diyor. Kimse Anagold’un lojistik masrafları azalsın diye yaylasını, merasını feda etmeye “razı” değil. Ama çıkış görünmüyor. Yalnızlık hissediliyor. Sol siyasetin seçimlere razı oluşu ve ayaklarının topraklardan kesilmişliği, sermayenin en temel araçları olan idari sınırların, tescillerin ve oy pusulalarının dünyasında kaybolmuşluğu ile berraklaşıyor. Rıza üretimi tespitinin “nesnesi”ni hep bir başkası, öznesini de mutlak surette hep kendisi olarak görmenin körlüğüne inat İliç yollarında ilerleklerken bir şarkı çalıyor: “Utansınlar senden umut kesenler, Yüreklensin seni yiğit bilenler”



