gününde

Türk-İş : Saaatttımmm – Başaran Aksu

0
AKP hükumeti ile Türk-İş yönetimi arasında yaklaşık bir aydır süren toplu sözleşme final paslaşması nihayet sonuçlandı. Kamu işçisinin 2019-2020 dönemdeki mali ve sosyal haklarını belirleyen anlaşma protokolü, yani “ihanet ve açlık sözleşmesi” dün Türk-İş çatısı altındaki sarı sendika baronları ve bakan tarafından kamuoyuna ilan edildi. İktidarın tamamen himayesi altında olan Hak-İş baronları ise dünkü anlaşmadan daha azına razı olduklarını çoktan duyurmuşlardı. Sosyalistlerin de katkısıyla CHP çizgisine tabiiyeti giderek artan ve sınıf bağımsızlığını büyük ölçüde yitirerek bürokratik bir aparata dönüşen DİSK’in ne dediği ise kimsenin (sadece iktidarın değil işçilerin de) umurunda değil. İmzalanan protokol sadece yüzde 20 enflasyona karşılık olarak kabul edilen yüzde 8 zam nedeniyle sıkıntılı değil. Bu zammın vergi dilimlerindeki artışla birlikte eriyip gideceği ortadadır.
Bu toplu sözleşme tiyatrosu OHAL döneminde KHK ile uygulamaya geçirilen Çerçeve Anlaşma Protokolü’nün artık rutin bir uygulamaya dönüştüğünü göstermektedir. Konfederasyonlara bağlı sendikaların toplu iş sözleşmesi sürecini bağımsız yürütmeleri ve grev hakkı fiilen engellemektedir. Kamu kurumlarında çalışan işçilerin yasal çerçeve içerisinde ya da fiili direnme yöntemleriyle haklarını korumaları ve/veya güçlendirmeleri giderek imkânsız hale gelmektedir. Sendika baronları, üyelerine “Biz ne yapalım, devlet böyle yapıyor bizim kararımız değil.” deseler de hakikat başkadır. Hakikat biraz fazla üyeye sahip sendika yöneticilerinin 90 bin TL, en küçük sendikalardaki yöneticilerin 40 bin TL maaş, iki ayda bir de çift maaş alması; bütün harcamalarını gider olarak gösterebilmeleri, makam tazminatları ve huzur haklarını cebe indirmeleridir. Dört yılda bir yapılan kongrelerde alınan kararlarla milyonluk hizmet bedelleri alan, işçi aidatlarını yağmalayarak servet biriktiren Hak-İş ve Türk-İş’teki sendika baronları devletin himayesinde koltuklarında oturabilmektedir. Dolayısıyla iktidarın her dediğini de yapmak zorundadırlar. Bu durumun en trajik ifadesi Türk-İş Başkanı Ergün Atalay’ın protokol imzalanırken Çalışma Bakanı’na söylediği sözlerdir: “Siz söyleyeceğinizi söylediniz. Benim söyleyecek hiçbir şeyim yok. Sadece protokolün altına imza atacağım.”
Doğru söze ne denebilir ki! Evet, Atalay başta olmak üzere sendika baronlarının işçiye söyleyebilecek hiçbir şeyleri yoktur. Ellerindeki devasa imkanları korumak, biriktirdikleri muazzam serveti yitirmemek için sadece devletin ve siyasal iktidarın dediğini yapmak zorundalar. Metal Fırtına deneyiminden öğrendiklerimizi hatırlayalım. İşçiler Renault örneğinde olduğu gibi daha mücadeleci bir sendikaya geçmeye yeltendiği an iktidarın üzerlerine saldığı polis ordusuyla, gözaltı ve hapis cezası tehdidiyle tekrar sarı sendikaya dönmek zorunda kaldılar. İşçi sendikaları artık birkaç istisna dışında fiilen iktidarın, düzen partilerinin ve holding merkezlerinin kontrolü altındadır. Grev ve direniş örgütleyen, sendikal ilkelerle hareket eden sendika sayısı DİSK’te iki buçuk, Türk-İş’te bir buçuk, Hak-İş’te ise sıfırdır. İşte hakikat budur. İşte biz de bu nedenle uzun bir süredir “Emekçiler krizin faturasını ödemek zorunda kalacak.” diyoruz. Çünkü işçilerin örgütlerine devlet ve patronlar tarafından el konulmuştur, bu örgütler işgal edilmiştir.
İktidar ve patronlar bu durumun sağladığı öz güvenle artık şımarıkça davranmaktadır. Çünkü toplu sözleşme masasının iki tarafında da devletin, AKP’nin, patronların adamları oturmaktadır. İşçinin hiçbir yerde seçilme ve söz hakkı yoktur. İşçiler ne aidat ödediği sendikasında kendi özgür iradesiyle aday olup delege, yönetici olabilir; ne de sağ ya da sol bir parti üzerinden belediye ya da parlamentoda yer edinebilir. İşçilerin sadece seçme hakları vardır ki bu da tartışmalıdır. Zira yurttaşların nihai olarak kendi iradelerini kullanmalarına izin vermeyecek aday ya da listelere oy vermesi seçme hakkını ifade etmez.
İşte bu oligarşik ilişki ağı sayesinde Tüpraş’ta Koç Grubu toplu sözleşme hukukunu ayaklar altına alabiliyor. Tamamen patronların ve AKP iktidarının denetimi altında olan Yüksek Hakem Kurulu tezgahıyla toplu sözleşme süresini iki yıldan üç yıla uzatabilirken ücret zammını da yüzde altıyla sınırlayabiliyor. İşte bu satın alınmış sendikalar sayesinde Arabuluculuk Yasası “Mahkeme önlerinde uzun yıllar sürünmeden işten ayrılır ayrılmaz paranızı alacaksın.” yalanıyla işçilere yutturulabildi, Meclis’ten kahkahalarla geçti. Amaç yüzde doksan beşi borçlu olan işçi sınıfının nakit paraya ihtiyacını bir şantaja dönüştürüp yüz bin lira alacağı olan işçiyi on beş bin liraya ikna ederek masadan kaldırmaktı. Bu başarıldı. Yüz binlerce işçinin alın teri sendika baronlarının onayıyla patronların cebine aktarılmaya devam ediyor. Yine aynı şekilde işçi alacaklarına ilişkin on yıllık zaman aşımı süresi beş yıla indirilerek milyonlarca işçinin beş yıllık alın terinin karşılığı olan ücretler patronlara sermaye birikimi olarak aktarıldı. Aynı sendika baronlarından çıt çıkmadı. Keza aynı şey asıl işe taşeron sokmayı yasal zemine taşıyan, fiili durumu yasalaştıran Kiralık İşçilik Yasası’nda da yaşandı. Bunlar sendikal muhalefetin üzerine konuşmayı sevdiği ama asla hakkını vererek bir mücadele yürütmediği konular. Yine aynı şekilde hileli iflas, iflas, konkordato süreçleriyle Real, Makro, Uzel, Soma Holding ve Bimeks gibi örneklerde işçilerin kıdem, ücret ve ihbar alacaklarına hükumetin kolladığı patronlar ve sarı sendikalar sayesinde çöküldü. Nakliyat-İş gibi iş kolu ayrımı yapmadan bu durumda olan işçilere sahip çıkan bir sendika daha göremedik. Yine aynı mekanizma sayesinde işçilerin sendikalaşma çabaları ya örgütlenme aşamasında ya da direniş sürecinde yapılan saldırılarla kırılıyor. Patron, bakanlık, sarı sendikalar işçilerin haklarını, ücretlerini, geleceklerini adeta yok etmek için kol kola hareket ediyorlar. Yine aynı sendikal yapılardan alınan sessizlik onayı sayesinde 2018 Kasım ayından bu yana bu ülkede tek bir iş yerinde bakanlığa bağlı iş müfettişleri denetim gerçekleştirmiş değil. Bu kesin bir bilgidir. Bu denetlemeyen işyerlerinde 2018 Kasım’dan bu yana 1500’ün üzerinde işçi kardeşimizi iş cinayetlerinde kaybettik, on binlerce işçi kardeşimiz de iş kazalarında engelli hale getirildi.
Sarı sendika, devlet, AKP, patron örgütlerince yürütülen emeği denetleme, bastırma politikası, Tüpraş’la başlayıp Kamu’da dün gerçekleştirilen İhanet ve Açlık Protokolü’yle perçinlenerek devam eden ve gerçek suretini yılın sonuna doğru MESS sürecinde göstererek son biçimini alacaktır.
İşçiler sadece patronlara, AKP’ye, devlete kızarak, tepki göstererek bir adım ileriye adım atamazlar. Aidat ödedikleri halde esir muamelesi gördükleri  mafyalaşmış düzenin çetesi gibi hareket eden sendikal yapıların kontrolünü AKP’den, patronlardan ve devletten geri almanın yolunu mutlaka bulmak zorundadırlar. Ve ne yazık ki bu mücadelede bizlerin de (Umut – Sen) içinde olduğu işçi sınıfı mücadelesinin az sayıdaki kurumları dışında şimdilik yalnız başına verilecek bir mücadele olacaktır. Sadece şimdilik.
Ve bu mücadele şunu gösterecektir. Eski olan kurumların belli bir süre daha ayakta kalacak olmalarına rağmen zaman içinde gerileyeceğini ve yıkılacağını… Ve yeninin kurumlarının bizzat bu gerileme ve yıkımı sağlayan mücadele süreci içinde oluşacağını…
Bu nedenle son kez UYARIYORUZ düşmanlarımız kadar sınıfın dostuyuz diyenleri de.
Ya işçi sınıfı mücadelesinin hakkını verin, sarı ve bürokrat sendikalara dolayısıyla düzene koltuk değnekliği yapmayın. Ya da işçi sınıf bayrağının altında gizlenmeye, gezinmeye son verin.
Hakları gasp edilen Tüpraş işçisinin son yürüyüşündeki pankartta AND OLSUN Ki UNUTMAYACAĞIZ yazıyordu.
Evet unutmayacağız ancak unutmamak yetmez. Önümüzdeki sonbaharla birlikte hesap sorabileceğimiz bir dizilişin zeminlerini inşa etmeye başlayalım. Mücadeleci sendikalar ve sınıf pratikleri arasında esnek de olsa bir iletişim, örgütlenme ve dayanışma ağı kuralım. Havzalar ve iş yerlerindeki öz örgütlenmeleri büyütmeye çabalarken, Kazdağı’ının, Muratdağı’nın sesini Dilovası’na, Şanlıurfa Polçak TÜVTÜRK direnişinin sesini, KHK direnişlerine taşıyan mücadelenin bütünleyen olmasına olanak tanıyan militan, kitlesel bir siyasal, sendikal  güzergahı hep birlikte tanımlayalım, tartışalım, inşa edelim.

Türk-iş Genel Başkanı’nın mikrofonu açık kalınca, gerçek niyetini açığa vurdu, talimat aldığı çalışma bakanına: “Uzasa işi karıştıracaktık, böyle kapattık iyi oldu” dedi.

Korkuları büyük, “iş” karışırsa ilk işlerinden olacak olanlar onlar. İş karışırsa hepsi işinden, koltuğundan, konaklarından, saraylarından olacak…

O yüzden korktukları kadar işi karıştıralım. Bu işsizlik, yoksulluk, zalimlik, yağmacılık üreten zengin düzenini yıkalım…

Onların korktuklarından daha da korkunç olmalıyız…

Sınıfa karşı sınıf.
Zalimlere karşı cesaret.
Share.

Comments are closed.