Terketmediler – Demir Işık Dahi

0

Askeri araca bindiklerinde hala şaşkındılar. Senelerden sonra ilk defa elleri kelepçeli olmadan dışarı çıkıyorlardı. Aracın içinde, ellerini nereye koyacaklarını bilemeden, şaşkın şaşkın etrafı seyretmeye başladılar.

Askerlik şubesindeki işlemler kısa sürmüştü. Görevli asker, “Tamam, artık gidebilirsiniz.” dediğinde birkaç dakika kıpırdamadan askere bakmayı sürdürdüler.

Asker:

– E hadi, gidebilirsiniz dedim ya!

İkisi de bir süre daha sessizce askere bakmaya devam ettiler. Sessizliği ilk bozan Selim oldu:

– Bizim telefon etmemiz gerek.

“50 metre ileride bakkal var.“ dedikten sonra  arkasını dönüp gitti asker.

Askerlik şubesinden çıkarken, senelerden sonra ilk defa yanlarında askerler olmadan, birbirlerine kelepçelenmemiş bir şekilde dışarıda olmanın şaşkınlığını yaşıyorlardı. Neden sonra, istemsizce el ele tutuşmuş olduklarını fark ettiler. Bakkal bir ellerine, bir pos bıyıklarına bakıp duruyordu şaşkın şaşkın. Ellerini bırakıp, telefon etmek istediklerini söylediler, gülümseyerek.

Bakkal:

– Büyük jeton mu küçük jeton mu?

Ahmet:

– Yok, biz bir şey almayacağız, sadece telefon edeceğiz.

Bıkkınlıkla söylendi bakkal:

-Tamam işte ben de onu soruyorum ya! Büyük jeton mu , küçük jeton mu?

Selim dayanamadı, sertçe azarlamaya başladı bakkalı:

– Ne jetonu be adam, jeton ne yahu? Telefon edeceğiz sadece.

Bakkal, biraz da ürkerek, kafasını sağa sola salladı:

-Tövbe estağfurullah, kardeşim, telefon edeceğim demedin mi? İşte bak karşıda telefon kulübesi var. Bu jetonlarla telefon edebilirsiniz.

Ahmet kulübenin içinde ne yapacağını bilemeden, bir elinde telefon avizesi, bir elinde jeton; ankesörlü telefona bakıyordu. Selim’e, karşıda duran lise öğrencisini işaret ederek, “Şu gence soralım bari…” dedi.

– Bakar mısın? Bize yardım edebilir misin?

– Buyur abi, ne vardı?

– Telefon edeceğiz de, nasıl yapacağız, beceremedik bir türlü.

– Git işine be abi, dalga geçecek başka kimse bulamadınız mı sabah sabah?

Sinirlenip uzaklaşmaya başlayan gencin arkasından koşturdular telaşla.

-Dur yahu! Yanlış anladın… on beş yıldır cezaevindeydik… Biz içeri girdiğimizde bu telefonlar yoktu…

Ailelerini arayıp durumdan haberdar etmişlerdi. Yarım saat sonra postaneye bir miktar para havale edecekti Ahmet’in annesi.

Selim, “Şimdi ne yapıyoruz?” diye sordu Ahmet’e.

Caddenin karşısındaki dondurmacıyı işaret etti Ahmet.

– İki karışık, en büyük külahta olsun.

Dondurmalarını keyifle yiyerek, çocuklar gibi neşe içinde postanenin yolunu tuttular. Seneler sonra gökyüzünün altında birer külah karışık dondurma yemiş olmanın tarif edilemez mutluluğuyla girdiler postanenin kapısından içeriye, bu iki eski tutsak.

Postane memuru, paraları sayarken çocuklar gibi gülen, ağzı yüzü dondurma içindeki bu iki pos bıyıklı adama azarlarcasına bakıyordu. Memura aldırmadan, şakalaşıp gülüşerek çıktılar dışarıya. Bir an önce kendilerini memleketlerine götürecek otobüse binmek için yanıp tutuşuyorlardı…

Otogara gitmek için bindikleri takside, yüzlerinde huzurlu bir gülümse, senelerini geçirdikleri şehrin sokaklarını ilk kez seyretmenin mutluluğunu yaşıyorlardı. Özgürdüler…

Koltuğa oturdukları gibi, gerilen sinirlerinin ve yorgunluğun da etkisiyle, uyuyakalmışlardı. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyordu. Ahmet’in çığlığıyla uyanıverdi, Selim. Önce koğuşa baskın olduğunu zannetti. Bütün kasları kavgaya hazır bir şekilde gerilmişti. Neden sonra, otobüste olduğunu hatırladı. Yan koltukta, ayağa kalkmış, deli gibi bağırıyordu Ahmet.  Yolcular etrafına toplanmış, sakinleştirmeye çalışıyorlardı onu.

Telaşla seslendi Selim:

– Ahmet, ne oldu? Neyin var?

– Görmüyor musun Selim? Bu otobüsün şoförü yok!

Selim dehşet içinde otobüsün şoför mahallinin olmadığını fark etti. Ne şoför, ne de şoför mahalli vardı otobüste.

Ahmet’in bağırtılarına gelen muavin:

-Abiler,  saçmalamayın. İki katlı otobüs bu. Şoför aşağıda. Bütün milleti ayağa kaldırdınız. Kurban olayım, inanmazsanız gelin aşağıya kendiniz bakın.

Muavinin peşinden merdivenleri indiler şaşkın şaşkın. Ahmet kekeleyerek özür diledi yolculardan. Utanç ve şaşkınlık içinde oturdular yerlerine. Selim, “Jetonla çalışan telefonlar, iki katlı otobüsler, başka neler değişti acaba?” diye sordu Ahmet’e.

Yolculuk bitene kadar ikisini de uyku tutmadı bir daha. Gözlerini kırpmadan, oturdukları yerde, Selim’in sorusu dönüp durdu kafalarının içinde…

Öğrenciyken Alsancak’ta en sevdikleri kahve artık içkili restoran olmuştu. Orayı arkalarında bırakıp, kordondaki masalardan birine oturup iki çay söylediler. Selim kaşlarını çatmış ileride bir noktaya bakmaya başlamıştı öfkeyle.

– Ne oldu? Hayırdır…

-Bak!

Selimin başıyla işaret ettiği yere baktı Ahmet.

Kocaman, ABD bandralı askeri bir gemi karşılarında duruyordu.

-Hala buradalar.

– Evet, öyle… Ama biz de buradayız.

Çaylarını içtiler. Hesabı ödediler.

Bu iki orta yaşlı, pos bıyıklı adam, vapur iskelesine doğru kararlı adımlarla yürümeye başladılar.

 

*Bu öykü Hüseyin Taşkın’la yapılan röportajdan esinlenerek yazılmıştır. Sevgi ve saygıyla… Terketmeyenlerin anısına…

Demir Işık Dahi

Share.

Comments are closed.