Siyah beyaz fotokopi kağıtları (1) | Demir Işık Dahi

0

İlk fabrikam burasıydı. Daha doğrusu ilk işçilik yaptığım fabrika. Paraya ihtiyacım vardı ve çok uzun çalışmayı düşünmüyordum. Belki bir sene. İlk günün sonunda eklemlerimin hepsi ağrıyor, bütün kaslarım seyiriyordu. Eve zor attım kendimi. Ne zaman uyudum ne zaman yattım hatırlamıyorum. Uyandığımda işe geç kalmıştım. İkinci haftanın sonunda vücudum yavaş yavaş bu ağır tempoya uyum sağlamaya başlamıştı. İş yoğundu ve günde 12 saat çalışma sıradan bir şeydi burada. Tek iyi olan şey yemeklerdi. “Hiç olmazsa yemekler güzel” diyordum içimden çalışırken sürekli. “Hiç olmazsa yemekler güzel.” Üç ayın sonunda en çok dikkatimi çeken şey, her cuma aynı saatte fabrika önüne gelip, servisten inenlere siyah beyaz kağıtlar dağıtan iki kişi oldu. İstinasız her cuma aynı saatte, aynı iki kişi, o kağıtları dağıtıp duruyor, istisnasız her hafta dört kişiden
fazla alan olmuyordu.  Ustama sordum “Ne o kağıtlar, kim bunlar böyle?” ustam “Boş ver. İki
senedir sürekli geliyorlar. Kafamızı bulandırmak istiyorlar. Uzak dur onlardan” dedi. Oldum
olası meraklı bir insandım. Önümüzde ki cuma, ilk iş, bir tanesini alacaktım kağıtların. Servisten
iner inmez kaparcasına aldım kağıdı güleç yüzlü dağıtıcının elinden. Yüzü neşeyle aydınlandı. Ben
beşinciydim, ilk defa, o hafta. Soyunma odasında hızlıca göz gezdirdim kağıda. Çalışma
koşullarımızdan, yasal haklarımızdan, içinde bulunduğumuz koşulları iyileştirmek için birlik olmamız
gerektiğinden söz etmişlerdi kağıtta. Haksız da değillerdi. Yemekler iyiydi ama 12 saatlik çalışmadan
sonra yemek yemeği bile düşünemiyordu insan. Tek aklına gelen biraz uyku, birazcık daha uyku
oluyordu sadece. Öğlen yemek molasında aramın iyi olduğu bir kaç arkadaşa kağıtta ki gibi konuştum. Gözleri korkuyla iri iri açıldı, kuşkuyla sağa sola bakındılar. Tek kelime etmeden yanımdan kalkıp gitmişlerdi. Şaşkın şaşkın işe döndüm. Bu da neydi böyle?

İşe başladıktan bir saat sonra her yanım terden sırılsıklamdı. Acil siparişler vardı ve yarına yetiştirmemiz gerekiyordu. Vücudumun bütün gözeneklerinden ter fışkırtan bir tempoyla, siparişleri bitirmek için soluksuz çalışıyorduk. O sırada ustam seslendi “İnsan kaynakları” dedi. “İnsan kaynaklarından seni çağırıyorlar.” İnsan Kaynaklarındaki ufak tefek kadın “işinize son veriyoruz” dedi. “Ne! Neden?” diye bağırdım. İstemsizce çıkmıştı ağzımdan kelimeler. “Sebep nedir?” “Performans yetersizliği” dedi. O anda terden
donuma kadar sırılsıklamdım. “Merak etme!” dedi kadın; “İki haftalık ücretin kadar ihbar
tazminatın, maaşınla beraber ödenecek. Sen sadece şuraya bir imza at. Sonrada muhasebeye uğra
çıkışını yapsınlar.” İki haftalık ücretli tatil dedim kendi kendime.İki hafta deliksiz uyku. “Tamam”, imzayı attım. Fabrikanın kapısından çıkarken kararımı vermiştim. Nasıl olsa iki haftaya yeni bir iş
bulurdum. Ama bu sefer ki fabrikam sendikalı olacaktı.

İş bulmam iki ay sürmüştü. Amcamın bir arkadaşı aracı olmuş, sendikalı bir fabrikada işe başlamayı
başarmıştım. Günde sekiz saat çalışıyorduk. Dört ayda bir ikramiye de vardı burada. Bir süre sonra
burada ki iş temposunun çok daha ağır ve yoğun olduğunu fark ettim. Saat olarak daha az çalışmama
rağmen, eski fabrikaya göre daha çok yoruluyordum burada. Ama dört ayda bir ikramiyeye değerdi
doğrusu. Hem hedeflediğimden daha kısa sürede ihtiyacım olan paraya kavuşacaktım böylece.
Şikayet etmeye gerek yoktu. Biraz dişimi sıkacaktım. Üçüncü haftanın sonunda yeni ustam; “Bu
akşam hazır ol, Sendika Genel Başkanı konuşma yapacak, onu dinlemeye gideceğiz” dedi. Gerçekten
çok yorgundum. “Hiç halim yok usta. Ben gelmesem, eve gidip dinlenmek istiyorum” dedim. “Sen
daha yenisin göze batma, hem beraber gideceğiz bir şey olmaz” diyerek beni ikna etti. Kapalı spor salonu üye işçilerle hınca hınç doluydu. Ustam beni önlere doğru, en öne kürsünün tam karşısına itti. Ellerimize bir şeyler tutuşturdu görevliler. İşçiler sendikanın ismini söylüyorlar, tezahürat ediyorlar bir
yandan da coşkuyla oldukları yerde zıplıyorlardı. Aslında hoşuma gitmişti bu atmosfer. Birlik olma
duygusu, bu coşku. Garip bir şekilde yorgunluğumu üstümden atmış, enerjiyle dolmuştum. Ben de
zıplamaya başladım onlarla birlikte. Genel Başkan kürsüye çıkmış, bütün salon “en büyük başkan bizim

başkan!” diye tezahüratta bulunuyor,konfetiler dört bir yandan fırlıyordu. Arkamda ki işçinin aniden
üzerime yüklenmesiyle kafamı çevirip ona baktım. Kürsüdeki başkan şimdi arkamdaydı. Sağıma
soluma baktım telaşla. Önüm, arkam, dört bir yanımda başkanlar vardı. Yüzlerce başkanla sarılmıştı
etrafım. Bir an delirdiğimi düşündüm. Sonra gözlerim, ellerimde tuttuğum nesnelere takıldı. Bir
elimde sendika bayrağı, bir elimde sendika başkanının yüz siluetinden bir maske vardı. Bütün işçilere
vermişlerdi bunlardan. Başkan kürsüye çıkar çıkmaz herkes yüzüne geçirmişti maskeleri anlaşılan.

Başkanın konuşmasından pek bir şey kalmadı aklımda. Seçim meydanında ki siyasetçilerin
konuşmalarını hatırlattı bana. Aynı hamaset aynı hitabet şekli. En çok şu cümlelerdi aklımda kalan;
“Dikkat edin… Size siyah beyaz fotokopi kağıtlar dağıtacaklar…. Kafanızı bulandırmak
isteyecekler…Aman ha!.. Uzak durun!..” O güleç yüzlü arkadaş geldi aklıma. Şaşırdım. Eve giderken
düşündüm. Neden öyle söylemişti ki başkan? O zaman bir cevap bulamamıştım.

Devam edecek…

 

Güvenlik-Sen İşçi Meclisi Üyesi, Sio Direnişçisi

Demir Işık Dahi

Share.

Comments are closed.