Sendikaları Sosyalizmin Okullarına Dönüştürebilir Miyiz? – Başaran Aksu

0

Başlıktaki soruyu içinden geçtiğimiz somut hâl ve gidiş içinden düşününce en kestirme cevabımız dönüştüremeyiz olabilir. Ancak biz bu soruya evet yanıtı vermenin olası olduğunu düşünüyoruz. Sendikalardaki verili durumu merak edenler önceki iki yazıya bakabilir. Verili durum önemli, çünkü neyi değiştirmeye çalıştığımız, karşımızda nasıl bir yapı ve tarih var, bunları doğru tespit ve analiz edemezsek, bu tespit ve analizler üzerinden bunları eleştiremezsek sendikaları dönüştürebilmenin yollarını bulmak mümkün olmaz.

Sınıf mücadelesi penceresinden bakmayınca sendikalar bir kulüp, dernek, oda gibi özellikler sergileyen düzen araçlarıdır. Sınıf mücadelesi penceresinden bakınca da sendikalar uzlaşı araçlarıdır. Çalışma ilişkileri içerisinde düzen üretirler. Egemenlerin düşünceleriyle sarıp sarmalanmış kadrolar, yöneticiler eliyle yönetilirler.

İşçi sınıfının devletler kurduğu ya da devletleri yıkma potansiyeli taşıdığı dönemin oldukça uzağındayız. Ancak bugünkü sendikal yasa ve yapıları o dönem gerçekleştirilen işçi sınıfı mücadelelerine borçluyuz. Kapitalistleri zaten egemen oldukları devlet düzeninde sendikalara mecbur eden nesnelliğin tarihine ve analizine burada girmenin anlamı yok. Tartışmamız bu tarihin şeklen bile olsa bilindiğini varsayıyor. Şunu söylemek yeterli bugün işçi sınıfı hareketinin en güçsüz olduğu, ideolojisinin en zayıf ve ışıksız olduğu dönemde bile sermaye sınıfının sendikal yapılara ihtiyaç duymasının nedeni geçmişte olanın gelecekte de olacağının bilgisine sınıf hafızaları gereği sahip olmalarından ve bunun güncelliğini hissediyor olmalarındandır. Dolayısıyla emeğin kontrolü ve denetim altında tutulması sermaye devletinin tüm kurumlarının (yargı, yasama, yürütme ve zor aygıtları) temel motivasyonu, varoluş gerekçesidir. Tam da bu yüzden devletin bu alandaki uzantısı olan sendikaların kontrolü, denetimi sermaye sınıfının hakimiyeti açısından hayatidir. Sendikaların düzen üreten araçlardan düzeni yıkacak mücadeleleri besleyen birer okula dönüşmesi ise siyasal mücadeleyle ekonomik demokratik mücadeleyi bütünleştirmiş devrimci işçilerin önderlik pratiklerini gerektirir. Sınıf mücadelesi ile işçi hareketi arasındaki ayrımın farkında olmak sendikalist bir çizgi ile devrimci, sosyalist çizginin arasındaki ayrımların farkında olmayı gerektirir. Yoksa tüm sendikal mücadele biçimlerinin yeni sendika bürokratları yaratmak dışında tek bir sonucu olmaz. Komünist bir toplum için mücadele eden her işçi sendikasının demokratikleştirilmesinin stratejik öneminin de farkında olan işçidir. Madde madde devam edelim…

Durum:
1-) Hak-İş Konfederasyonu üyesi olan tüm sendikalarla birlikte sarı sendikalardır. İşveren, devlet ve artık devletle bütünleşmiş siyasi iktidarın bir aparatıdır. İşçilere işverenlerin yaptığı zulmün parasını da işçilere aidat olarak ödeten yağma kurumlarıdır bunlar. “Gerici” sendikalarda bile çalışmak denilen o meşhur ilke bu yapılar için geçerli değildir. Bu sendikalar bir şirketin insan kaynakları gibi çalışırlar. Siyasal iktidar ve devletin yapısında aşağıdan müdahalelerle önemli dönüşümler gerçekleşirse Hak-İş üyesi yapıların sendikalaştırılmasına dönük bir çaba belki gündem yapılabilir.

2-) Türk-İş Konfederasyonu’na üye sendikalar arasında Tümtis ve Deriteks dışındaki yapılar sarı, bürokratik yapılardır. Büyük oranda gerici sendikalardır. Dönüştürülme potansiyeli zor da olsa taşırlar. Bazı sendikaların önemli mücadele gelenekleri olması Hak-İş çizgisine benzeşmelerini frenlemekteyken bazı sendikaları da o işkolunda sınıf çizgisinde olan rakip dişli bir sendika varsa onları “mecburen” sendika gibi görünmeye ittiği görülebilir.

3-) DİSK Konfederasyonuna üye sendikaların zaten çok azı toplu sözleşme yapma yetkisine sahip. Üye sayısının neredeyse yarısı CHP ve HDP belediyelerindeki işçilerin yukarından üye yapılmasıyla büyümüş Genel-İş Sendikası’na ait. Belediye sendikaları genel olarak işverenle kavga etmekten ziyade işverene ricacı olmak gibi bir çizgiyle çalışır. Hak-İş Hizmet İş Sendikası’nın AKP ile ilişkisinin biçimi ile Genel-İş’in CHP-HDP ile ilişkisinin biçimi aynıdır. Kuşkusuz pratik ve fikri farklılıklar vardır. Genel-İş kıdem tazminatı fonuyla ilgili eylemler yapar, ki zaten bu CHP’nin değil AKP’nin istediği bir uygulamaya karşı yapılır, CHP’de kıdemin fona devredilmesine şimdilik karşıdır. Mesela Şişli Belediyesi’nde geçtiğimiz ay gündeme gelen eylemlerde üretilen çözüm ve çözme tarzı belediye sendikacılığının vesikası sayılabilir. Taşeron işçiliği kaldırma iddiasındaki CHP’nin belediyelerinde bu yönde tek bir adımın atıldığına rastlamadık. HDP’de karşı taşeron çalışmaya. Ancak her iki partinin kendi yönettiği belediyelerde bu yönde atılmış tek bir adımının olmaması, sendikanın bu sorunun çözümüne dair somut bir politikasının olmaması manidardır. Aslında her iki partiyi de büyütecek, tüm taşeron işçiler açısından seçenek haline getirecek somut bir çözüm şu olabilirdi. Her belediyenin kurduğu Belediye İktisadi Teşebbüsleri (B.İ.T) yani şirketleri var. Özel şirketlerde bulunan tüm taşeron işçiler belediye şirketlerine aktarılabilir ve işçilere belediyelerde kadrolu olarak çalışan kamu işçilerinin tüm hakları verilebilir. Bu AKP ve MHP belediyelerindeki ve kamudaki tüm taşeron işçiler için mücadeleye zorlayıcı bir örnek haline gelmiş olur. Takdir edersiniz ki bunu ne CHP ne HDP ne de Genel-İş ister çünkü kimse sistemi zorlamak, karşısına almak gibi rahat bozan işlere bulaşmak istemez. Çünkü işgal edilen konumların sunduğu konfor onların idarecilik yeteneklerini kullanarak taşeron işçilerin bir şekliyle susmasını, susturulmasını sağlamaları sayesinde kazanılıyor. O yüzden Şişli Belediyesi’nin kendi işletmesinde çalışan bini aşkın temizlik işçisi “işten atılmamanın garanti edilmesi” “kazanımıyla” özel taşeron şirkete aktarıldı. Genel-İş’in sendikacılığı bin taşeron işçinin aidatının kaybedilmemesi için özel şirket taşeronuna razı olmak biçiminde ortaya çıktı. Aynı şey şimdi İzmir Büyükşehir’de ve ilçe belediyelerinde gündeme getiriliyor. “Şişli Çözümü”nü örnek alıyor diğer belediyelerde ne de olsa Şişli’de o çözüme razı olan sendika İzmir’de de hayır demeyecek.

İşçilerin haklarını geliştirme mücadelesinde ve genişletirsek sınıf mücadelesinde kural sendika yöneticisinin Don Kişot’luklarına güvenmemektir. Peygamber de olsa Lenin de olsa sendika yöneticisi işçilerin öz yönetim ve öz denetim araçlarınca denetlenmez ise dönüşür ve mutlaka satar. Her kim ki işçilere ben sizin için dövüşürüm, kavga ederim, haklarımızı ben geliştiririm siz kenarda durun karışmayın diyorsa o mutlaka haindir (ya da olacaktır) ve satacaktır. İşçi mücadelesinde ortak program, ortak ilkeler ve komite, konsey, meclislerin kararlarına güvenmek dışında bir seçenek mutlaka dışlanmalıdır.

Öneriler:
1-) Her işyerinden sendikanın tüzük gereği yasal temsil mekanizmaları dışında doğrudan işçilerin oluşturduğu, işçilerin çalışma düzenine uygun karar ve yönetim organları olarak Komite ve Meclislerin oluşumu şarttır. Komite ve Meclisler hem devlete ve işverene karşı işçilerin fiili özyönetim organı hem de sendikacıların pratiklerini denetletme organlardır. Güvenilir, hırsızlık yapmayacak sendika yöneticisi işçilerin denetimini kabul eden ve tanıyan kişidir.

2-) İşçileri işverenler din, milliyet, yöre, mezhep, ırk, cinsiyete göre ve ücret ve kariyer farklılıklara göre bölerek rekabeti kızıştırarak yönetmeye çalışırken, komite ve konseyler bu parçalanmayı aşıp işçi kimliğinde ortaklaşmayı sağlama araçlarıdır. Mevcut halde sendika seçimlerinde oluşan listeler bu ayrımları derinleştirip yeniden üreterek işçileri burjuvazinin istediği tarzda bir daha bölmek dışında bir sonuç üretmemektedir. Bu bölünmenin aşılması mücadelede birlik ve bütünlüğün sağlanması sonucunu doğur. “Sendikacılık” denen şimdi yağmacılığa dönüştürülmüş “mesleğin” erbapları, sanki karanlık maddeyi bulmaya çalışan bilimcilerin uğraştığı türde bir zorluk içinde cebelleşiyorlarmış tribini işçiye yayma pratiklerinin foyasını ortaya çıkarmaya hizmet eder bu birlik ve bütünlük. Sendika yöneticiliği zor ve akıl gerektiren bir uğraş değil komite ve meclislerin kararlarını harfiyen yerine getiren bir işlevde olmalıdır. Üstelik geri çağırma hakkı tüm sendika yöneticileri için kural olmalıdır. Kongre toplama için geçerli beşte bir delegenin imzası bir yöneticinin geri çağırılmasının uygulanması için de geçerli olmalıdır. Rotasyon kural olmalıdır. Bir birimde 2 dönemden fazla sendika yöneticiliği yapılmamalıdır. Eskiden 2 yılda bir olan kongre süreçleri giderek 3 ardından adeta bir kural olarak dört yıla çıkarılmıştır. Tekrar 2 yılda bir kongre yapılması için mücadele edilmelidir.

3-) KESK’te uygulanan profesyonel çalışma biçimi işçi sendikaları için de geçerli olmalıdır. KESK’te şube yönetimlerinde profesyonel çalışma yoktur. Genel merkez yöneticileri ise göreve gelmeden hangi maaşı alıyorsa sendika yöneticiliğinde de aynı maaşı alır. İşçi sendikalarında bizim eh buna da razıyız diyebileceğimiz sınır ilke ise şudur. Sendika genel merkez yöneticisi sendikanın o iş kolunda gerçekleştirdiği toplu sözleşme sonucu en yüksek maaşı alan işçinin maaşından bir kuruş fazla ücret alamaz. O işçinin aldığı ikramiye sınırının dışında ikramiye alamaz. HAK-İŞ ve TÜRK-İŞ’te sendikacılar dört yıllık görev sürelerinin sonunda “Hizmet Bedeli” dedikleri astronomik paralar alıyor. Bu paranın bazı sendikalarda 2 Milyon TL’yi bulduğu söyleniyor. İşçi aidatlarının sendikacıya sermaye birikimi olarak aktarılması anlamına geliyor. Bu garabetin sendika dünyasından kazınması mücadelesi için bu parayı alanların teşhir edilmesi gerekir.

4-) Sendikalardaki soygunun esası astronomik maaşlar değildir. Esası örgütlenme gideri, uluslararası toplantı gideri, eğitim gideri, harcırah, temsil ağırlama, konaklama vb gibi kalemler üzerinden olmaktadır. Genelde sendika yöneticileri maaşlarına dokunmamaktadırlar. İşçi kira, eğitim, çocuk, sağlık, mutfak, giyim, sigara, eğlence harcamaları için tüm maaşını harcarken, sendikacı bu konuda sınırsız özgürlüklere sahiptir: kendisinin ve ailesinin, yakınlarının, arkadaşlarının tatil, yemek, içki, araç, yakıt, giyim, şoför, çay, kahve ve benzeri tüm harcamalarını bir gider kalemi kılıfına sokarak, “faturalandırarak” sendika aidatlarından kemirmektedir. Bu nedenle işçi aidatlarının harcanmasının kontrolü için denetim kurulu gibi soygun ortağı ve aklayıcısı mekanizmaların yetmediği açıktır. İnternet ve bilişim çağı Şeffaf Denetim İlkesinin sendikalarda da uygulanmasına olanaklar sunmaktadır. Mesela Birleşik Metal Sendikası’nın tüm yönetici ve çalışanlarının maaş bordolarını sendikanın genel merkez binasının giriş panosunda görmek mümkün. Bu BMİS’in olumlu geleneği. Bu olumlu geleneğin geliştirilerek başka öncülüklerle sınanmasında fayda var.
Sendikalar maaşlar ve diğer harcama kalemlerinin de hem sendikaların sosyal medya araçları aracılığıyla, hem de iş yerlerindeki sendika panolarında asılmasında işçilerin denetimine sunulmasında fayda var. Bir sendikanın böyle adımlar atmasının diğerlerini zorlayıcı, dönüştürücü sonuçları olacaktır.

5-) İşyeri Temsilcileri mutlaka seçimle belirlenmelidir ve temsilcilerin iş güvenceleri garanti altına alınmalıdır. Sendikalarda iş yeri temsilcilik mekanizmasındaki seçim uygulamasını hakkıyla uygulayan sendika sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir. Sendika yönetimlerini ele geçirmiş mafyöz şebekeler iş yeri temsilcilerini kendileri atamaktadırlar, seçim yapılmış gibi göstermektedirler. Bazı sendikalar seçilmiş iş yeri temsilcilerini işverenin ya da sendika yönetiminin aleyhine tutumlar içinde görürlerse derhal temsilcilik görevinden almaktalar; hatta işverenle işbirliği halinde işçinin iş akdini sona erdirme uygulamasına gidilmektir. Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası Şubesinde Kadıköy Belediyesi İşyeri Temsilcisi’nin başına daha yeni geldi bu temsilcilikten alınma uygulaması. Hak-İş Liman-İş Sendikası’nın Gemlik Şube Başkan ve yöneticilerinin ve iş yeri temsilcilerinin de bulunduğu 11 kişinin sendikal görevlerinden alınması ve iş akitlerine son verilmesinden de daha geçenlerde bahsetmiştik. Ne yazık ki sendikalarda bu tür örnekler çok yaygın.

6-) Toplu Sözleşme süreçlerinin işçilerin doğrudan temsil ve denetimine açık bir biçimde işletilmesi zorunludur. Toplu Sözleşme süreçleri ki bu sürecin işleyişi ve takvimi ayrı bir kanunla düzenlenmiştir. Sendika şebekelerinin sihirbazlık hünerlerini gösterdikleri ana zemindir. Toplu sözleşme yapmanın çok büyük bir yetenek, uzmanlık, birikim vb gerektirdiği, işçilerin toplu sözleşme sürecini yönetemeyeceğine dair bir anlayış tüm sendika üyelerinde sürekli yeniden üretilir. Esas satışın yapıldığı zemin de burasıdır. Oysa toplu sözleşme dediğimiz o işyerinde işçilerin tümünün ortak çıkar ve haklarının önce korunması sonra geliştirilmesi zeminidir ve her işçinin mutlaka fikrinin katılmasını gerektirir. Toplu sözleşme içeriği işçinin ücret, mesai, kıdem, izin süreçleri, ikramiyeler, kumanyalar, iş sağlığı, iş güvenliği ve güvencesi, işveren ve temsilcilerinin dayattığı çalışma düzenleri, mobing, taciz gibi süreç ve uygulamalarla ilgili karar ve söz söyleyebileceği bir alandır. Dolayısıyla komite ve meclisler toplu sözleşme süreçlerine aktif müdahale eder ve sendika yöneticilerinin önüne tüm işçilerin onayından geçmiş taslağı ve kırmızı çizgileri koymakla mükelleftirler. İşverenle yapılacak toplu sözleşme görüşmelerine İş yeri temsilcilerinin sendika yöneticileriyle birlikte müzakereci olarak katılması zorunludur. Yine işçiler arasından sadece toplu sözleşme sürecinde sendika yöneticisi ve temsilcilerinin tutumlarını denetlemek üzere gözlemci statüsünde en az üç işçinin katılması zorunlu hale getirilmelidir. Yine tüm toplu sözleşme sürecinin scobe, twitter, facebook gibi sosyal medya araçlarının sunduğu olanaklarla başından sonuna kayda alınması ve işçilerin bu süreci canlı bir şekilde izlemesi sağlıklı olandır. Yine işverenle müzakerenin sonucunun işçilerin kararına sunulması çoğunluk eğiliminin uygun yollarla saptanması da zorunlu olmalıdır.

SGK’ya kayıtlı yaklaşık 15 milyon işçinin, 6 Milyon kayıt dışı çalışanın, 3 buçuk milyon göçmen işçinin çalıştığı emek piyasasını yüksek işsiz sayısı ile düşününce 30 milyon civarında bir rakama ulaşıyoruz. Ev emeği ve emekli sayısını ve kamu emekçilerini katınca kırk milyonluk bir proleterleşme zemininden söz ediyoruz. İşçi sendikalarına üye sayısı ise komik: 1 milyon 4 yüz bin bunların ancak 150 bini doğru düzgün toplu sözleşmelerden yararlanıyor. Geri kalan alan şirketlerin insan kaynakları departmanı olarak faaliyet gösteren sarı bürokrat mafyöz yapılarca ele geçirmiş durumda. 150 bin zeminine ayak basıp, 40 milyonluk proleterleşme zemini düzen karşıtı bir hatta mücadele ve örgütlenmeye çağırmak ve bu yolda sorumluluk almak tek tek iş yerlerinden bu yapılarla boğuşan işçilerin sorumluluğu değildir. Bu hattı birleşik emek hareketi halinde inşa etmek, yaratmak için yola koyulacak giderek sermaye düzeninin karşısında işçi sınıfının eşitlik, özgürlük düzenini yani sosyalizmi çıkararak yolu nihayete erdirmesini sağlayacak olan devrimci siyaset ve harekettir. Ya küçük-büyük sendika koltuğu Ya Sosyalizm.

Başaran Aksu

Share.

Comments are closed.