SENDİKACI DEĞİL MAFYA, AİDAT DEĞİL HARAÇ – BAŞARAN AKSU

Beş yıl önce Yıldırım Koç Sendikalarda Yolsuzluk Yapmanın El Kitabı adlı bir kitap yayınlamış, ardından da Türk-İş yönetimi kitabın dağıtımının engellenmesi için mahkemeye başvurmuştu. Mahkeme ise kitabın dağıtımında bir sakınca görmemişti. Kitap içerisinde sendikaların muhasebe departmanlarına ait somut yolsuzluk-usulsüzlük belgeleri bulunuyordu. Türk-İş’in itiraz dayanağı da belgelerin gayri resmi yollarla elde edilmiş olduğuna dairdi. Uzun yıllar sendikal bürokrasinin içinde yer alan, oldukça güçlü bürokratik kastların oluşumunda tartışılmaz bir katkısı olan Koç’un emeklilik günlerinde vicdanen işçileri hatırlayarak böylesi bir katkı da bulunması bile önemlidir.

Taşeron işçileri kadroya almayan ve almayacak olan AKP, onların sendikalara üye olma yolunu açıp aidatlarını sendikacıların cebine akıtmak için Kamu İşveren Sendikası ve Yüksek Hakem Kurulu aracılığıyla işçi sendikalarını sahte bir toplu sözleşme düzenine mecbur bıraktı. Çalışma Bakanlığı tarafından açıklanan son verilere göre Hak-İş’i 600.000; yine Hak-İş’e bağlı olan Hizmet-İş’i 200.000 üyeye taşıyan bu kirli tezgâh oldu. Hak-İş’e bağlı bu sendikaların örgütlenmesi ise bizzat bakanlıklar, valilikler ve AKP il teşkilatları üzerinden sağlandı. Erdoğan’ın AKP’de gözlemlediği ve çare aradığı metal yorgunluğunu bu sendikacı takımında da keşfetmesi mümkün değil tabi ki.

Konumuz sendikalarda işçilerin aidatların değerlendirme biçimleri. Büyük madenci yürüyüşünün önderlerinden o zamanki Genel Maden İşçileri Sendikası Başkanı Şemsi Denizer, Jaguar’ı ve gece hayatıyla çok tartışılmıştı. Sonrasında Türk-Metal Sendikası’nın başkanlığı üzerinden holding patronu olan, ardından da Ergenekon davası sanığı olan Mustafa Özbek’in durumu ile karşılaştırılınca Denizer’in pratiği bir taşralı masumluğu olarak bile görünebilir.

20170910_191821

Ömrü hayatında devlet, işverenler, hükümetler, muhalefet partileri, aydınlar, uzmanlar cenahından sendikalardaki yolsuzluklar, usulsüzlükler, astronomik ücret ve harcamalarla ilgili kamuoyunun gündemine taşınan bir tartışma, açıklama, eleştiriye rastladım diyen birileri varsa bizimle paylaşmalarından memnun oluruz. Görmedik, duymadık, okumadık.
Devletin bu alana dönük sorumluluğu “İşçi ve İşveren Sendika ve Konfederasyonlarının Denetimine İlişkin Tüzük” yazımıyla tamamlamış. Bir buçuk sayfalık, beş altı maddelik basit ve denetimi sendika iç organlarına bırakmış bu “tüzük” ile her ay milyarlarca işçi aidatının aktığı sendikaları denetlemek asla mümkün değil.

İşçilerden her ay alınan aidatın (brüt bir yevmiye) normal koşullarda işçinin işveren karşısında konumunun güçlendirilmesine harcanması gerekir. Bunun için eğitim, örgütlenme, grev fonlarının güçlendirilmesi ve işçilerin sosyalleşme olanaklarını zenginleştirmeyi hedefleyen harcamaların artırılması gerekir. Sendika denetim kurullarının da bu harcama kalemlerindeki her kuruşun hesabını kongrelerde aidatı ödeyen işçilere vermesi gerekir. Ancak ülkemizde buna harfiyen uyan sendika sayısı bir elin parmaklarını geçmez. İşçi aidatını işçinin sermaye karşısındaki mücadelesinin ihtiyaçlarına ve etiğine göre harcayan Türk-İş’e bağlı iki sendika; DİSK’te ise kağıt üzerindeki sendikalar dışında üç sendika sayabiliriz.

İşçi aidatlarının sendika bürokratlarınca gasp edilmesinde sarı sendikalar ile bürokrat sendikalar arasında marj farkları var. Örneğin sarı Hizmet-İş sendikası ya da Liman-İş sendikası ile DİSK Tekstil sendikası arasındaki aidat gasp etme farkı aidat veren işçi miktarıyla doğru orantılıdır.

On binlerce üyeye sahip yıllardır hiçbir grevi, hiçbir örgütlenme çalışması, eğitim çalışması olmayan sendikalar var. Soma katliamının ardından Maden-İş örneğinde gördüğümüz gibi sendikaya üye on binlerce maden işçisi bırakın toplu iş sözleşmesinin şartlarını tartışmayı, 301 işçi ölene kadar toplu sözleşme kitapçığını dahi görmemişti.

AKP kendisinden önce kurulmuş bu çarkı daha da geliştirip işbirlikçilik düzeyini yükselttiği sendikacılardan oluşan bu sistem sayesinde asgari ücreti en düşük orandan belirleyebiliyor. Ya da aynı Hak-İş’i şişirdiği yollarla büyüttüğü Memur-Sen Konfederasyonu sayesinde kamu emekçilerine enflasyonca bir ay sonra yutulacak bir zammı büyük kazanımlar sağlamış gibi pazarlayabiliyor. Ancak bu sendikacıların aldığı astronomik maaşlara dair AKP’lilerin ağzından tek bir kelime duyamazsınız. Erdoğan eski Hak-İş Başkanı Salim Uslu’ya vekillik ve bakanlık önerince Uslu’nun başkanlık konumunu terk etmek istemediği ve bundan yakındığı anlatılır. Malum paranın yüzü sıcak.

Petrol-İş, Yol-İş, Hava-İş, Liman-İş, Türk-Metal, Maden-İş, Hizmet-İş gibi sendikalardaki genel merkez yöneticilerinin aldıkları maaşları biliyorum. En asgarisi 20.000 TL. En yükseği 85.000 TL. İki ay da bir de çift maaş alıyorlar. Yöneticiler bu maaşları büyük ölçüde harcamıyor. Zira altlarına sendika tarafından tahsis edilen bir araç var. Aldıkları sigara, yedikleri balık, içtikleri, kahve, giyindikleri ceket, yurt içi ve yurt dışında yaptıkları tatil, kaldıkları otel… Her şey örgütlenme ve eğitim gideri olarak fatura ediliyor. Maaşlar dışında sendikanın aldığı taşınmazlar, kırtasiye, matbaa, yemek, tanıtım vb. harcamalarını temin eden şirket ve kişiler üzerinden sağlanan sendikacı gelirleri de söz konusu.
Bizce sendika yöneticisinin maaş ücret tavanını iş kolunda yaptığı toplu sözleşmeye göre en yüksek ücreti alan işçinin maaşının bir kuruş üstünde olamaz. İkramiye sınırı da toplu sözleşme sınırını aşamaz. (En son genel kurulunda birkaç DİSK genel merkez yöneticisinin öneri ve nezaretinde Güvenlik-Sen’in üyelik aidatıyla ilgili “net asgari ücretin yüzde 1’idir” olan tanım “brüt bir yevmiye” olarak şevkle ve hınçla değiştirlmişti.)

Hak-İş ve Türk-İş’in bazı sendikalarında dört yıllık görev süresi sonunda “hizmet ödeneği” adı altında milyarı aşan tazminatlar cebe indiriliyor. Her sendikaya çöreklenen şebekeler işçiler arasından bu şatafatlı dünyaya talipler devşirmekte hiçbir güçlük çekmiyor tabi ki. Yıllar için kurulmuş, yetkinleştirilmiş bir düzenek var karşımızda. Üye işçiler arasında yanlışlıkla ya da bilmeden bu hırsızlıkları dile getiren, eleştiren olursa da hızlıca “mankurt” ilan edilip derdest ediliyor ya da işten atılması sağlanıyor.

Devlet, AKP, işverenler bu düzeneğin ayakta kalması için her türlü çabayı sarf ediyor. İşçinin bastırılmasını sağlayan bir mekanizmanın parasını işçiye aidat olarak ödeten bir sistemi neden bozsunlar? En az aylık 20.000 TL ücret almaya başlayan bir sendika yöneticisi o koltuğu hangi gerekçeyle bıraksın?
AKP, devlet ve işverenlerin suskunluğunu anlıyoruz. Peki muhalefet neden susuyor? CHP neden susuyor? HDP neden susuyor? Sosyalistlerin bir kesimi neden bu yapılarla uzmanlık ya da yöneticilik üzerinden ilişkilenmekte beis görmüyor? Bu konu bir devlet sırrı mıdır? Bu konu da bir sendikal Omerta mı söz konusudur.? Türk-İş, Hak-İş, Memur-sen ve diğer sendika yönetici maaşları ne kadardır? CHP’nin önemli bir örgütsel girişim olarak yapılandırılan Emek Büroları’nın bu konu da bir girişimi söz konusu mudur?
Karl Marx sendikaları “sosyalizmin okulu” olarak değerlendirmek gerektiğini söylüyordu. Peki şimdi giderek birer “kapitalizm okulu”na dönüştürülen bu yapılarla ilişki biçimlerini yeniden sorgulamanın zamanı değil midir?

Aziz Çelik, Nuran Gülenç ve Fikret Başkaya geçtiğimiz günlerde tartışmaya başlangıç sayılabilecek önemli yazılar yazdılar. Devrimcilerin sendikalar için ortak ilkeler, ortak programlara ihtiyacı var. Bu alandaki çürüme ve aşınma giderek solun işçilerle zaten çok zayıf olan sınıf bağlarını tamamen yok etme ihtimalini beraberinde getiriyor. Soma işçilerini patronlar ve dayı başlarıyla beraber özel ocaklara süren yüksek maaşlı “sosyalist” sendika ağalarıydı. Şimdi bir daha Maden-İş’te doğrudan işveren temsilcileri sendika yönetimine getirildi. Lastik-İş’i soyup soğana çeviren “solcuların” tahribatı sayesinde şimdi asla değişmeyecekmiş gibi görünen bir yönetim yapısı oluştu. Bank-Sen pratiğinin geçmişi ayrıca tartışılmalıdır. Geçtiğimiz ay Genel-İş üyesi işçiler sosyal medya üzerinden yöneticilerin maaşları konusunda Yıldırım Koç’un kitabında kullandığına benzer belgeler paylaştılar, Genel-İş yönetimi bu durumu açıklığa kavuşturmalıdır. Parayla yakın zamanda tanışınca şaşkaloz olan yöneticilerin ibretlik pratiklerine tanık olduğumuz Devrimci Turizm-İş’in varacağı yer şimdiden bellidir. Çürümedir. Şimdi itiraz edilmezse, müdahale mekanizmaları geliştirilmezse zaten yüzde 10’u sendika üyesi olan, o yüzde 10’un da zaten yüzde 1’i doğru düzgün sendikalara üye olan işçilerle ilişkilenme olanaklarımız daha da azalacaktır.

Söyle bir eleştiri de söz konusu: “İşçinin sendikadan başka örgütü yok. Sendikaların bu yönlerini eleştirmek işçilerde zaten sermaye ve devletin ideolojik yollarla oluşturmaya çalıştığı sendika düşmanlığını pekiştirir. İşçiler sendikalardan uzak durur.” Bu kocaman bir yalandır. Aldatmacadır. Ülkemizde sahici sendikal örgütlenmelerin sınırı bellidir, yok hükmündedir. Bunun en büyük nedenlerinden biri ise sendikaları hırsızlardan, yolsuzlardan, patron adamlarından temizleyecek, sendikacıların oluşturdukları işçi aidatlarını haraca çeviren mafyöz şebekelerle mücadele eden özyönetimci bir devrimci sınıf pratiğinin olmamasıdır.

Başaran Aksu

Vegaste