Ana Sayfa Yazı Savaş düzeni - M. Görkem Doğan

Savaş düzeni – M. Görkem Doğan

Pazartesi günü Tayfun ağabeyin cenazesinin ardından Kartal’a Tekin ağabey’in cenazesine geçecek gücü kendimde bulamadım. Cumartesi günü patlamadan sonra İstanbul’dan İnşaat İşçileri Sendikasındaki arkadaşlara ulaşamadıkları haberini almıştım. Ankara 5 Noluya sığınmıştık, kan grubu negatif olanların bir faydası vardı, ben hala gördüğüm patlamanın bu kadar çok ölüye sebebiyet verebileceğine inanamıyordum, bir işe yaramış olmak için Serdar’ın adını elimizdeki hastane listelerinde arayacakken Aysun alanda İnşaat İş yelekli bir naaş gördüğünü söyledi, listelere bakmadım, birbirlerinden hiç ayrılmazlardı.
Şakirin Camiinden Haydarpaşa’ya geçip BTS şubeyi ziyaret ettik. KESK grevlerinin öncü müfrezesi BTS’nin lokalinin bulunduğu artık treni olmayan tren garı ne yazık ki şimdi bir taziye yeri. KESK grev ilan ettiğinde geleneksel olarak saat 00.00’dan itibaren trenleri durdurarak açılış salvolarını ateşleyen BTS ilk darbeyi AKP tren yollarında sözleşmeli istihdamı yaygınlaştırıp, trenciliği bitirdiğinde yemişti. En son darbe ise cumartesi günü geldi, bu küçük ama kararlı müfrezenin emektar militanları ve onların aileleri KESK içinde en ağır hasarı aldı. KESK hizmet üretimini durdurduğunda demiryolu ulaşımında grevin hissedilmesi artık daha az mümkün.
Cumartesi akşam Başaran ile Mürsel Ankara’ya ulaştı, Mustafa ağabeyin adli tıpta naaşları teşhis etmesine eşlik ettiler, ben dönüş yolundaydım ve ne yazık ki haklıydım. Erol, Serdar, İsmail, Tekin ve Tayfun artık kurulması ve büyümesi için ter akıttıkları sendikanın mücadelesinde yaşayacaklardı. Bu mücadele onların yokluğunda çok daha zor olacak. İnşaat İşçileri Sendikası doğrudan eyleme dayalı ama hukuki araçları ıskalamayan tarzıyla, aygıt adamlarının değil fiilen çalışan inşaat işçilerin doğrudan yönetiminde olmasıyla çok önemli bir mücadele deneyimi biriktiriyordu. Sendika da bu süreçte epey hızlı gelişmekteydi. Kuşkusuz bu çabalar sürecektir ama kayıpların yeri doldurulamaz, Serdar gibi proleter devrimcilere adım başı rastlanmıyor.
Sınıf savaşı sıkça kullandığımız bir kavram, kavramı biz sıkça kullanıyoruz burjuvazi fiilen uyguluyor ve kavramın adını ağzına bile almıyor. Benim yakından bildiğim yukarıdaki iki örnekte işçi sınıfı hareketine ağır hasar verdiler. Yanlış anlaşılmasın 10 Ekim katliamının sorumlusunu soyut bir sermayedar sınıfı olarak göstermeye çalışmıyorum. Kuşkusuz fail Saray kontrgerillasının (hafif bir ifade kullanırsak) kolaylaştırıcılığında ve Türkiye’de özellikle AKP döneminde Orta Doğuyla paralel olarak gelişen selefi cihatçılık anlayışı dolayımında IŞİD bağlantılı Adıyaman kökenli gruptur. Bununla birlikte yüzlerce insan yerlerde canıyla uğraşırken gaz bombası atan sermaye devletinin güvenlik aygıtı refleks olarak sınıf tavrını ortaya koymuştur. İstifa edecek misiniz sorusunu duyunca gevrek gevrek sırıtan vatandaş da öyle. Televizyonlarda istihbaratçı Mahir Kaynak’ın manipülatif kim fayda sağlıyor sorusunu büyük bir bilgelikmiş gibi tekrarlayan şebekleri yanıtlıyorum, bu hakikaten önemli bir soruysa, BTS ve İnşaat İşçileri Sendikasının zayıflamasından sermaye sınıfı fayda sağlıyor.
Zor bir mücadele dönemine kurumsal ve moral yönden yıpranmış olarak gireceğiz. Esas kötü haber şu dünyada sonu görünmeyen bir kriz ortamına paralel olarak yerleşik siyaset düzeyinde otoriterleşme ve yurttaş haklarının her düzeyde budanması norm haline gelmekte. Buna sağ popülist çizgiden başlayarak faşizan karaktere kayabilen siyasal akımların her yerde görüldüğü de eklenmeli. Mezhepçilik coğrafyamız özelinde bu sorunun bir veçhesi. Dolayısıyla Reis’in siyaseten etkisizleşmesi (ki muhtemel gözüküyor) bu otoriterleşmede bir çarpan etkisini ortadan kaldırsa da genel eğilimi tersine çevirmeyecek. Kaçak Saray’da değil de yeniden Çankaya’da oturmaya hevesli bir cumhurbaşkanının döneminde de emek ve demokrasi güçlerinin yasal mitinglerine canlı bomba saldırıları olabilir. Reisten kurtulduktan sonra liberal hukuk devleti fantezisinin güvenli sularına ulaşamayacağız. Çünkü (gene en yüksek soyutlama düzeyine dönersek) burjuvazi bu yeni konjonktürün şartlarından ötürü acımasız bir sınıf savaşını, adını hiç ağzına anmadan, elden bırakmayacaktır.
Bırakmayacaktır çünkü bu kötü haberlere toplumsal adalet ve özgürlükler mücadelesi lehine kimi önemli derin değişimler eşlik ediyor. Türkiye’de HDP gibi bir parti altı milyon oy alabiliyor ve bunun içinde genç seçmenlerin oranı daha yüksek, dünyanın her yerinden seksenlerin neoliberal hegemonyasının yerle yeksan oluşunu simgeleyen haberler alıyoruz. İşçi havzalarında pıtrak gibi direnişler gelişiyor ve sosyal medya bunların kamuoyuyla buluşmasını çok kolaylaştırıyor. Türkiye son dönemde toplumsal mücadele ve direnişler açısından kesinlikle önemli bir deneyim biriktirmiş durumda. Kendiliğindenciliğe inansam, ekonomizmden muzdarip olsam umutlu olmak için pek çok gerekçe sayabilirim.
Oysa 10 Ekim Cumartesi’den sonra, birinci patlamayı duyup, ikinci patlamayı yüz metreden de olsa bizzat gördükten sonra, arkadaşlarımı kaybettikten sonra ve şimdi hastanelerden, Fahri ağabeyden, Fatih’ten, Kurtuluş’tan iyi haberler beklerken bile aklın kötümserliğine daha çok kapılıyorum. Çünkü Türkiyeli sosyalistler olarak, Türkiye Kürdistanı dışında “savaş düzeninde” değiliz. Toplumsal karşılığının ne olduğu meçhul siyasal aygıtları kollama adına toplumsal gerçeklikten uzak durmanın, butik toplumsal faaliyetlerimizin reklamını yapmanın, ya da iş bulamadığı için polis olan sağcı gence havai fişek atmanın sınıf savaşı kapsamında değerlendirilebilecek politik faaliyetler olduğunu pek düşünmüyorum. Rutin basın açıklamalarını, artık ikrah ettiren Tünel Taksim yürüyüşlerini ve benzerlerini saymıyorum bile. Bizim ciddi bir politik tartışmaya, bunun sonucunda oluşmuş birleşik (ne kadar birleşilebiliyorsa) bir siyasal zemine, bu zeminin üstüne oturabileceği, Roza’nın deyimiyle, devrimci reformlar (hiç değilse) talep eden net bir politik programa ve bu programı sokakta örgütsel bir gerçekliğe çevirebilecek bir iradeye ihtiyacımız var.
Son saydığım en kolayı; aygıtlarının hakimiyetini yitirecekler endişesiyle yüzünü tam boy altı milyona dönmekten imtina edenlerle ciddi bir politik tartışma yürütmek ne yazık ki mümkün olmuyor. Bir politik tartışma olmayınca da bir araya gelişler zayıfların kendini kollamak için yan yana dizilmesine, doğa belgesellerinde aslanların kokusunu alan ceylanların o bildik görüntüsüne dönüyor. Sonuçta çakallar insanlarımızı öldürüyor, kurumsal ve moral olarak geri gidiyoruz, öyle ki sarayı tepeleyecek kendimiz dışındaki güçlere bile bakar oluyoruz. Bu kritik dönemi böyle bir siyasi sorumsuzlukla heba edemeyiz. Çünkü bedeli ağır oluyor, çünkü bedeli ağır oldu, çünkü bedeli Serdar’ın bütün bedenini, Fahri ağabeyin dalağını parçaladı. Şerefsizin biri gevrek gevrek sırıttı, ben ağlamamak için kendimi zor tuttum.

İlgili İçerikler

Son Eklenenler