gününde

‘Sarı yelekliler’ hareketini 4 yıl önceden gören Fransız teorisyen Christophe Guilluy: “Yeni bir sınıf savaşı, modern köle isyanı yaklaşıyor” – Oğul Tuna

0

2014’te yayımlanan “La France périphérique” (“Periferik Fransa”; periferik: merkezden uzak, taşra, kırsal bölgeler) kitabıyla Fransa’daki merkez-çevre ilişkisini teorileştiren 54 yaşındaki coğrafyacı-yazar Christophe Guilluy; “yeni bir sınıf savaşının” ve “modern köle isyanı”nın eşiğinde olduğumuzu söylüyor. 2016’da yayımlanan diğer kitabı “Le Crépuscule de la France d’en haut” (“Fransa’da Elitlerin Alacakaranlığı“)’nın İngilizceye çevrilmesi vesilesiyle verdiği bir dizi mülakatta; Brexit’in, Trump’ın seçilmesinin ya da sarı yeleklilerin ardındaki motivasyonun, unutulmuş kitlelerin elitlere kendilerini hatırlatarak demokratik çağrıda bulunmak olduğunu söylüyor.

Christophe Guilluy, “La France périphérique”te kurduğu merkez-çevre teorisiyle 2014’te adını duyurmuş, kitabı bir günde 13.000 nüsha satmıştı. Yıllar sonra Guilluy’nin ismi, “sarı yelekliler” hareketinin Fransa’nın tüm şehirlerini etkisi altına almasıyla tekrar hatırlandı. “Le Crépuscule de la France d’en haut”nun İngilizce tercümesi “Twilight of the Elites” (“Elitlerin Alacakaranlığı”), Yale Üniversitesi Yayınları arasından yeni çıktı. Yazarın eserleri henüz Türkçeye çevrilmedi.

Guilluy, 11 Ocak 2019’da spiked dergisine verdiği mülakatta “periferik Fransa”yı şöyle açıklıyor: “’Periferik Fransa’, işçi sınıfının Fransa genelindeki coğrafî dağılımı demek. 15 yıl önce, işçi sınıfının çoğunluğunun, aslında, Paris, Lyon, Toulouse ya da Londra ve New York gibi büyük küreselleşmiş şehirlerden çok uzakta yaşadıklarını fark ettim.”

“Bugün bir iş sahibi olsalar da yarın kaybedeceklerinin ve yenisini bulamayacaklarının farkındalar”

“Teknik olarak, küreselleşmiş ekonomi modelimiz iyi işliyor, fazlaca refah üretiyor. Fakat bu modelin işlemesi için nüfusun çoğunun işlerliğine ihtiyaç yok. Bedenen çalışan işçilere ve hatta büyük şehirlerin dışındaki küçük işletme sahiplerine de aslında gerek duyulmuyor. Ama bu model etrafında bir toplum üretemezsiniz. Sarı yelekliler, bu bölgelerde yaşayan işçi sınıfının isyanıdır. Bunlar genelde çalışan, ancak oldukça az miktarda, ayda 1000 ila 2000 euro kadar kazanan insanlar. Bazıları, eğer çalışmıyorlarsa, çok fakir olabiliyor. Diğerleri ise bir aralar orta sınıfa mensuptu. Hepsinin ortak yönü, artık çalışacak bir işin bulunmadığı bölgelerde yaşıyor olmaları. Bugün bir iş sahibi olsalar dahi yarın bunu kaybedebileceklerinin ve başka bir şey bulamayacaklarının farkındalar.”

The Guardian’da kitabının çevirisi hakkında çıkan inceleme yazısında değinildiği gibi, Guilluy, periferideki unutulmuşların, Fransa nüfusunun %60’ını oluşturduğunu tahmin ediyor ve bu bölgedeki şehirleri “orta ve küçük büyüklükte, güzel olmayan, sanayi sonrası atıkların toplandığı ve unutulmuş kırsal araziler” olarak açıklıyor. Fransa’nın -ve diğer dünya ülkelerinin- son 40-50 yılda geçirdiği dönüşüm sonrası, periferideki refah, yaşam standartları ve altyapı erimiş; işsizlik, yoksulluk ve güvensizlik baş göstermiş ve buraların halkında büyük şehirlerin izlediği siyasetten kopuşlar başlamış. Bu sebeple, diyor Guilluy, seçimler sırasında ya oy kullanmadılar ya da sağ popülistleri, korumacıları ve Marine Le Pen’in göçmen karşıtı programını benimsediler.

“Metropoller Orta Çağ şehirlerine döndü”

Guilluy’ye göre Fransa’nın asıl büyük sorunu göçmen ve mültecilerin yığıldığı banliyöler değil; fakat merkezdeki ekonomik dinamiklerden uzak düşen, izole edilmiş kitlelerin bulunduğu periferi. 2014’teki çalışmasında da bu durum düzeltilmediği takdirde Fransız Sosyalist Partisi’nin çökeceğini ve Le Pen’in aşırı sağcı partisi Ulusal Cephe’nin yükseleceğini öngörmüştü. Nitekim François Hollande’ın, kimilerine göre oldukça başarısız geçen, cumhurbaşkanlığı dönemi sonunda Sosyalist Parti, tarihinin en büyük yenilgisini alarak %7.4 oy oranında kalmış; Marine Le Pen’in de yeni cumhurbaşkanı olmasına ramak kalmıştı.

“Bütün büyüme ve hareketlilik, insanların taşınamayacağı büyük şehirlerde yaşanıyor. Şehirler, özellikle yükselen ev fiyatları sebebiyle erişilmez konumda. Bugünkü büyük şehirler, Orta Çağ’ın kalelerle korunan kentlerine benziyor. Paris’in yakında şehre giren insanlardan para alacak olması yeterince komik, sanki Orta Çağ’da işini halletmen için bir kasabaya giriş ücreti ödemen gerekmiş gibi.” diyor Guilluy ve ekliyor: “Şehirler de kendi aralarında oldukça eşitsiz bir hâl aldılar. Paris ekonomisi, idareci ve kalifiye personel gerektiriyor. Ayrıca işçilere, daha da çok inşaat endüstrisi ve catering gibi alanlarda göçmen işçilere ihtiyaç duyuluyor. ‘Periferik Fransa’, Fransız halkının çoğunu kuşatmış durumda.” Guilluy’ye göre; toplumdaki bu kırılmada en büyük suç “büyük sermaye”ye ait değil. Çünkü “burjuvanın önceki nesilleri; nefret ve şiddetten uzak, tasasız, gösterişsiz iktidarlarının ardından koştu, güç ve para karşılığında sustu. Üst sınıfın, kendilerine de hizmet eden ekonomi politikalarını 30 yıl boyunca desteklediler.”

Aktörlerin, elitlerin, medyanın, entelektüellerin ve “boboların” ikiyüzlülüğü

Fransız yazar bu noktada “bobolara” saldırmayı ihmal etmiyor. “Bougeois-bohème” kelimesinin kısaltması olan “bobo”; çok yüksek olmasa da düzenli gelir sahibi, diplomalı, kültürel faaliyetlerden yararlanmasını bilen ve sola oy veren insan topluluğunu ifade ediyor. Orta sınıftan çıksalar da belirli bir ekonomik sınıf oluşturmayan; ırkçılık karşıtı, çevreci, kadın hakları savunucusu, liberallik taraftarı bu insanlar, zamanla merkezde (Paris) ve merkezî şehirlerde üst sınıfla ittifaka gittiler. Bu sebeple, Guilluy, “bobolar, ikiyüzlüdürler” diyor: “Küreselleşmeye karşı çıkarlar fakat onunla asla mücadele etmezler, çünkü küreselleşmeden faydalanmasını bilirler. Farklılıkları överler; fakat çocuklarını özel okullara yollarlar; işçi sınıfının yaşadığı yerleri ‘otantik’ bulurlar ama artan emlak fiyatlarıyla bu sınıfın çöküşüne katkıda bulunurlar.”

Bobolar oldukça “cool” göründükleri için “sanki sınıf savaşımı yokmuş gibi bir tablo çizdiklerinden” yakınıyor Guilluy. Sarı yelekliler hareketinin siyasî olduğu kadar kültürel olduğunu savunan yazar, toplumun önde gelen kesimlerini de suçluyor: “En çağdaş ve ilerici sosyal hareketler ve gösteriler kısa sürede ünlüler, aktörler, medya ve entelektüeller tarafından destek buluyor. Fakat aslında bunların hiçbiri sarı yeleklileri onaylamıyor. Bu hareketin ortaya çıkışı kültürel müesses nizamda psikolojik şok tetikledi. Aynı şoku, Britanya elitleri de Brexit oylaması sırasında deneyimlediler ve üç yıl sonra hâlâ yaşamaktalar. Brexit de kültürle ilintiliydi bence. Orada AB’yi terk etme sorusundan çok daha fazlası vardı. Pek çok seçmen, siyasal seçkinlere kendilerinin de var olduklarını hatırlatmak istedi. Fransız halkı da sarı yeleklileri aynı amaçla kullanıyor: ‘Biz de varız’ demek için. Aynı fenomeni, dünyanın dört köşesindeki popülist isyanlarda görmekteyiz.”

“Sarı yelekliler durdurulamaz, devrim yakın, modern köle isyanı yaklaşmakta”

Guilluy, “Devrim yakın” diyerek uyarıyor: “Şimdiki müesses nizam nihayetinde yıkılacak; fakat bunun sebebi bazı kati olaylar olmayacak. Onun yerine, işçi sınıfının sosyal ve kültürel olarak merkezden yavaş süren kopuş süreci bu yıkımı gerçekleştirecek.” Brexit ve Trump’ın seçilmesi bizi çoktan bu sonuca getiriyor, diyor; “yeni bir tür sınıf savaşı” önümüzde ve “modern köle isyanı” yaklaşmakta.

Fransa’daki akademik camiada, veriler üzerinde seçici davranması ve basit yaklaşımı sebebiyle eleştirilere maruz kalan Christophe Guilluy, yaklaşan yeni dünya için reçeteler de sunuyor. “Elitlerin kontrolü kaybettiklerini fark etmeleri gerek… Yeni dünya konuşmasını bilen siyasetçilerin değil; fakat işçi sınıfına dayatılan günlük sosyal güvensizliğin, ayrımcılığın ve ötekileştirmenin sonunda kurulacak.” Partisiz, öndersiz ve her yerde kendiliğinden türeyen sarı yelekliler hareketinin bu özellikleri sebebiyle çok yeni olduğunu ve siyasal elitlerin baş edemeyeceklerini söyleyen Guilluy, “burjuvanın yeni bir kültürel devrime ihtiyacı var, özellikle de üniversitede ve medyada” diyor. “İşçi sınıfına hakaret etmeyi ve sarı yeleklilerin aptal olduğunu düşünmeyi bırakmalılar. Kültürel saygı, temel nokta: Kültürel entegrasyon sağlanmadan hiçbir ekonomik ya da politik entegrasyon başarılamayacak. Bundan sonra ise, elbette, ekonomi hakkında daha farklı düşünmemiz gerek. Bu da neoliberal dogmaya son vermek anlamına geliyor. Artık Paris’in, Londra’nın ve New York’un ötesinde düşünmemiz lazım”.

Medyascop

Share.

Comments are closed.